ABD’NİN ORTADOĞU HESAPLARI VE TÜRKİYE

0

Dünya gündeminde yoğun geçen bir ayı geride bıraktık. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın merakla beklenen ABD ziyareti, Başkan Donald Trump ile gerçekleştirdiği ilk yüz yüze görüşmenin sonuçları Türkiye açısından dış politik gündemin en önemli konularından biriydi...

Irkçı söylemleriyle, özellikle de İslam dünyası ve Müslümanları rencide eden uygulamalarıyla tepkileri üzerine çeken ABD Başkanı Donald Trump’ın ilk yurt dışı ziyaretini, Suudi Arabistan’a gerçekleştirmesi, ağırlanma biçimi, Riyad yönetimi ile yaptığı 550 milyar dolarlık silah ve alt yapı anlaşmaları dış politik gündemin en çok yorumlanan konularından bir başkasıydı…

Fransa’daki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aşırı sağcıların kaybetmesi, Avrupa Birliği’nin geleceğine yönelik kaygılananların yüreğine bir nebze de olsa su serpti Emmanuel Macron’un seçim zaferi…

Cumhurbaşkanlığı seçimlerini yaşayan bir başka ülke ise İran’dı. Muhafazakârların kaybettiği seçimde, reformistlerin adayı ve eski cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin yeniden kazandı.

15 Temmuz başarısız darbe girişiminden bu yana Türkiye ile Almanya arasındaki yüksek tansiyon ve mevcut sorunlara yenilerinin eklenmesi devam etti…

İngiltere’de 22 kişinin feci şekilde can verdiği terör saldırısı gündemin önemli gelişmelerindendi. 50’den fazla kişinin de yaralandığı saldırıdan sonra, akıllara İngiliz istihbaratının yaptığı uyarılar geldi. Türkiye’deki terör saldırılarından önce vatandaşlarını uyaran İngiltere, Manchester’daki saldırı karşısında çaresizliği yaşadı. Bu saldırı DAİŞ’in fiziki yapısı kaldırılsa da gölgesinin kalmaya devam edeceğini ortaya koydu…

Geçen ayın dış politikada öne çıkan gelişmelerinin başlıkları böyleydi. Bu ayki değerlendirmemizde ağırlıklı olarak Türkiye-Amerika ilişkileri özelinde önümüzdeki süreçte Ortadoğu’yu neler bekliyor sorusu çerçevesinde Trump yönetiminin Ortadoğu stratejisini değerlendirmeye çalışacağız.

 Türkiye ABD İlişkisi Bağlamında Ortadoğu?

Türk-ABD ilişkileri son yılların en sancılı günlerini yaşıyor, bu yadsınamaz bir gerçek. Obama döneminde bu sancı zirve yapmıştı denebilir. Yeni başkan Donald Trump döneminde, gerilen ilişkilerin yumuşayacağı yönünde temkinli bir iyimserlik söz konusu idi. Trump’ın, özellikle kuzey Suriye’de Obama döneminde terör örgütleriyle kurulan ilişkiyi sonlandırabileceği beklentisi az da olsa vardı. Ama bu beklenti de boşa çıktı. Trump yönetimi de Türkiye’nin itirazlarına rağmen PKK terör örgütünün Suriye’deki uzantılarıyla işbirliğine devam dedi. Hem de terör örgütüne ağır silahlar verilmesini onaylayarak bu ilişkiyi daha da derinleştireceği mesajıyla birlikte…

Başkan değişmişti ama Amerika’nın, Türkiye’yi son derece rahatsız eden kuzey Suriye politikası değişmemişti. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “virgül değil, nokta mesabesinde olacak” dediği zirveden Türkiye yine bir takım sözler, vaatler alarak ayrılmak zorunda kalmıştı. Amerika, terör örgütüne verdiği silahların Türkiye’ye karşı kullanılmayacağını, verdiği silahların takipçisi olacağını bir kez daha tekrarladı Ankara’ya. Türkiye ise bundan sonra sözlere değil icraata bakılacağını, Sincar ve Karaçok hava operasyonları gibi terör örgütüne karşı müdahale hakkının saklı olduğunu söyledi…

Bu noktada gündeme gelen ve sorgulanan esas meseleye gelinecek olursa;

Amerika, müttefiki Türkiye’nin yoğun ısrarına rağmen neden bir türlü terör örgütü PKK’nın Suriye uzantısı PYD’yi desteklemekten vazgeçmiyor? Vazgeçmek bir yana onu ağır silahlarla donatıyor. Trump yönetimi neden eleştirdiği Obama’nın Suriye stratejisinin devamı niteliğinde adımlar atıyor? Türkiye’de siyasi analizlerde en çok cevabı aranan sorulardı bunlar. Bu çerçevede birçok gerekçeyi sıralamak mümkün. “Trump, neden Obama’nın Ortadoğu stratejisini devam ettiriyor?” sorusuyla başlayalım.

Ne yapacağı öngörülemeyen ve hiçbir dış politika vizyonu olmayan lider olarak takdim edilen ABD’nin yeni başkanı Donald Trump, sadece Suriye politikasını değil Amerika’nın tüm dış politikasını Obama bakiyesi askerlere ve İsrail’in çıkarları odaklı siyaseti benimseyen Neo-Con kadrolara teslim ettiği için ABD’nin Suriye ve Ortadoğu stratejisinin devam edeceğini söylemek mümkün.

Neo-Conların Ortadoğu stratejisi neyi öngörüyor?

Amerikalı Neo-Conların “âkil adamı” olarak bilinen Bernard Lewis izlenmesi gereken Ortadoğu stratejisini Ortadoğu’daki ülkelerin etnik ve mezhebi ayrılıklara göre bölünmesi gerektiğini söyleyerek özetlemişti bu stratejiyi taa 1970’lerde. Daha sonrası yıllarda da Lewis bu tezini tekrarlayarak geldi. Mesela, 1992 yılında Foreign Affairs’de yayımlanan “Ortadoğu’yu Yeniden Düşünmek” başlıklı makalesinde Ortadoğu’da bir “Lübnanlaşma” süreci öngördüğünü dillendirmişti. Aslında bir öngörüden değil uygulamaya da konan bir stratejiden bahsediyordu Lewis.  İlerleyen yıllarda da Lewis’in şürekâsından bir diğer Neo-Con, ABD Barış Enstitüsü ve Wilson Merkezi araştırmacılarından Robin Wright, “Yeniden çizilmiş bir Ortadoğu haritasını hayal etmek” başlıklı makalesinde 5 Ortadoğu ülkesinin nasıl 14’e bölüneceğini haritalar eşliğinde, Ortadoğu’nun kurtuluşunun etnik ve mezhebi olarak ayrıştırılmasıyla mümkün olduğuna dünyayı ikna etmeye çalışmıştı…

2003’de Irak’ın işgali ve Arap Baharı diye anılan süreçten sonra yaşananlara bakıldığında Neo-conların Ortadoğu’ya ilişkin dillendirdiği “Lübnanlaşma” öngörüsünün tahakkuk ettiği görülmektedir. Bu süreçte kimi zaman yıllardır bir devlet olma hayaliyle tutuşan Ortadoğu’daki Kürt halkına hep umut aşılandı. Bir Kürt devleti hayali diri tutuldu. Onun zemini hazırlandı.  Irak ve Suriye’deki Kürtler, ABD’nin açtığı alan sayesinde bugün bu hayale çok daha yakın hissediyorlar kendilerini…

ABD’nin, Irak’ı işgaliyle başlayan süreçte Şii İran’ın önünün açılmasını da tesadüfi diye okumak mümkün mü? ABD, yeşil ışık yakmasa İran, Irak’ı adeta kendi vilayeti haline getirebilir miydi? İranlı yetkililer bugün dört Arap başkentinin kontrolünün kendi ellerinde olduğunu söyleyip güç gösterisinde bulunuyorsa unutulmasın ki bu, “Büyük Şeytan” dedikleri Amerika’nın onlara alan açması sayesinde gerçekleşmiştir.

ABD’nin Ortadoğu’daki her müdahalesi sonrası Şiilerin önünün açılması, Kürtlerin bağımsızlık vaadiyle alan kazanmalarının sağlanmasının, evet hem Şiileri hem de Kürtleri mutlu ettiği, umutlandırdığı muhakkak. Ama ABD sayesinde ortaya çıkan bu konjonktür başka bir şeye daha neden oldu. O da diğer bölge halkları ve sünniler nezdinden hem Şiilere hem de Kürt halkına yönelik öfkeyi tavan yaptırdı. Yani ekilen fitne tohumları, Ortadoğu coğrafyasında, Batı emperyalizmi açısından son derece verimli ürünler verdi. İslam dünyası birbirini yemeye, kendiliğinden çözülmeye, parçalanmaya başladı. Bugün, Suriye’nin, Irak’ın tek parça kalacağına acaba kaç kişi inanıyor? Suriye’de, Irak’ta üç mü, yoksa dört mü devlet çıkacağı yönünde toto oynanıyor. Bölge ülkeleri birbirlerini yemek için servetlerini, batılı silah şirketlerini ihya ederek tüketiyorlar. Acı ama gerçek bu…

İşte son 15-20 yıllın özeti niteliğindeki bu süreç aynı zamanda, “Amerika, müttefiki Türkiye’nin tepkisine rağmen neden terör örgütü PYD’yi destekliyor?” sorusunu da önemli ölçü açıklıyor. Çünkü ABD’nin bölgedeki stratejik hedefleri arasında bir Kürt devleti kurmak vardır. Yine bu meyanda, malum Türkiye’nin sürekli dillendirdiği bir husus var, ABD’nin o çok önemsediğini söylediği terörle mücadele konusunda. Türkiye, “Sorun DAİŞ ise bir terör örgütüne karşı diğer terör örgütünü kullanmak yerine, gelin beraber temizleyelim bölgeyi tüm terör örgütlerinden” diyor. Ama, ABD yönetimi bu temizliği Türkiye ile yapmak istemiyor. Çünkü, derdi terör örgütü değil. Bölge, kullanım süresi dolan DAİŞ’ten temizlenecekse bunu seküler kimliğiyle ve bölgedeki islami hareketlerin panzehiri olarak takdim edilen terör örgütü PYD ile yapmayı çok daha tercih edilebilir buluyor ABD. Çünkü, Trump’ın ABD dış politikasını teslim ettiği İslamofobik, Neo-Con çevre, Türkiye’nin islami kimliğiyle, Irak ve Suriye’de kalıcı olmasından, daha da önemlisi İslam dünyası üzerinde etkili bir rol üstlenmesinden endişe ediyor, bunu asla istemiyor.

 Sonuç olarak bölgenin haritası yeniden şekillendirilirken, ne ABD ne de Rusya, Kürt kartını hem birbirlerine bırakmak hem de diğer bölge ülkelerine karşı kullanabilecekleri bu kullanışlı kozu ellerinden çıkarmak istemiyor.


“Bağımsız Kürdistan” Hayali Gerçekleşecek mi?

Peki günün sonunda Kürtler o çok hayalini kurdukları bağımsız bir Kürdistan’a kavuşurlar mı? Bu konuda Kürtler de çok emin değiller doğrusu. Çünkü geçmişte birçok kez Batı tarafından kullanılıp atılmış olduklarının unutmuş değiller.

Bu çerçevede, İngiliz basınının Ortadoğu uzmanlarından The Independent gazetesinin yazarı Robert Fisk’e kulak verelim. “ABD’nin, Erdoğan’ı öfkelendirecek şekilde Kürt gruplara verdiği destek, hem Suriye’nin hem Irak’ın bölünmesine yardımcı oluyor.” diyen Fisk, bu durumun böyle devam edemeyeceğini belirtiyor. Peki neden? Yine kendisinden dineleyelim:

“Bunun tek sebebi Kürtlerin ihanete uğramak için doğmuş olmaları değil. Görevdeki manyak (Donald Trump) azledilse bile Amerikalıların ihanetine uğrayacaklar. Tıpkı Kissinger günlerinde Saddam’a karşı ihanete uğradıkları gibi. Asıl sebebi, çılgın liderin (Trump) varlığında ya da yokluğunda Türkiye’nin öneminin Kürtlerin devlet isteğine her zaman için ağır basacak olması. İkisi de Sünni ve dolayısıyla kaçınılmaz olarak Kürtler terk edilmesi gerekene kadar ABD için ‘güvenli’ müttefik.

Terör örgütü YPG’nin hâmiliğini üstlenen Amerikan Dışişleri Bakanlığı’ndaki en yetkili isimlerden biri olan Jonathan Cohen’in “YPG’ye olan ilişkilerimiz geçici, taktiksel ve ‘al-ver’e dayalı” sözlerini nasıl okumak gerekiyor?  Türkiye’nin ABD’nin nezdindeki öneminin teyidi, Kürtlerin de yeniden yüz üstü bırakılacağı şeklinde mi yoksa Türkiye’nin kaygılarını gidermeye yönelik bir atraksiyon mu? Ne dersiniz?

Toparlarsak, küresel güçlerin bölgesel stratejileri için kullandığı Kürtler günün sonunda yeniden yüzüstü mü bırakılacaklar yoksa bu kez şeytanın bacağını kırıp devletlerine kavuşacaklar mı? Siyasi analizlerde pek çok şey yazılıp çiziliyor bu soru çerçevesinde. Peki bu konuda Ortadoğu halklarının nabzı nasıl atıyor?

El-Cezire’nin fenomen programcılarından ve sosyal medyada 12 milyon takipçisi olan Faysal Kasım’ın kendi programı öncesi yaptığı anketine bakalım. Kasım, izleyicilerine soruyor; “Kürtlerin bir devlete kavuşacağına inanıyor musunuz? Yoksa küresel güçler onları bölgesel stratejileri için kullanmaya devam mı edecekler?”

Ankete katılanların sayısı on bin civarında. Sonuç ise, Arap dünyasının %21’i Kürtlerin bir devlete kavuşacağına inanıyor. %79’u ise Kürtlerin bir kez daha yüz üstü bırakılacaklarına.  Batı emperyalizmi, Kürtleri bir kez daha yüz üstü bırakır mı bırakmaz mı bunu zaman gösterecek. Ancak şurası bir gerçek ki bir Kürt devleti kurulsa dahi bu devlet ne onları huzura kavuşturacak ne de bölgeyi. Bu bir kehanet olmasa gerek…


Trump’ın Suudi Arabistan Ziyareti ve “Tavşana Kaç Tazıya Tut” Taktiği

Ülkesinde derin Amerika ile başı fena halde dertte olan başkan Donald Trump’ın ilk ziyaretini Suudi Arabistan’a gerçekleştirmesi çok konuşuldu. İslamofobik kimliğiyle maruf Trump’ın gerek Suudi Arabistan’da ağırlanma biçimi gerekse silah ve alt yapı hizmeti satışını öngören ve toplamda 550 milyar dolarlık anlaşmalara imza atması çok konuşuldu ve eleştirildi.

Eleştirilerin önemli bölümünde ırkçı, İslam düşmanı kimliği ön plana çıkan Trump’a bu denli şaşalı bir ağırlama yapılması vardı. 110 milyar dolarlık bölümü hemen 270 milyarlık bölümü ise tedricen olmak üzere 280 milyar dolarlık silah alım anlaşması ise eleştirileri tavan yaptırdı. Hava taşımacılığı, sağlık,  altyapı ve teknoloji, gibi alanlarda yapılan anlaşmalarla Trump 550 milyar doları cebine koyarak Suudi Arabistan’dan İsrail’e doğru giderken Arap kamuoyunda yoğun bir tartışma yaşanıyordu.

Trump’ın, Körfez ülkelerinin İran korkusunu kullanarak (Bu korkunun ortaya çıkmasının en önemli müsebbibi yine ABD’dir) milyar dolarlık silah satması sonrası ya Trump fikir değiştirip İran ile uzlaşma yoluna giderse, o da Obama gibi Körfez ülkelerini arkalarından vurursa sorusunu gündeme getirdi. Aynı şeyi Obama da yapmıştı çünkü. İran fobisini kullanarak o da Suudi Arabistan’a 120 milyar dolarlık silah satmış, onu diğer Körfez ülkeleri takip etmişti. Obama daha sonra İran ile ilişkileri normalleştirme yoluna gitmişti. Peki ne yapacağı öngörülemeyen Donald Trump’ın benzer bir şeyi yapmayacağının garantisi var mı sorusu haklı olarak gündeme taşındı.

Ziyaretin eleştirilen diğer yönü ise siyasi hedefleriydi. Trump’ın neo-con ekibi tarafından planlandığı söylenen ziyaretinin ilan edilen hedefi terörle mücadele ama onun da ötesinde İran fobisini kullanarak Körfez-İsrail işbirliğinin tesis edilmesi ve genel anlamda da Arap dünyası ile İsrail ilişkilerinin normalleşmesi vardı.  İsrail’in işgal altındaki topraklardaki siyasi duruşundan en ufak bir geri adım atmadan, Arap dünyası ile ilişkilerinin normalleşeceği yönündeki izlenim Arap kamuoyunda çok sert eleştirileri de beraberinde getirdi.

Filistinliler, Trump’ın Suudi Arabistan ziyaretinin faturasının kendilerine çıkartılacağından son derece endişe ettiklerini dillendiriyorlar bu yüzden. Körfez ülkelerinin haleti ruhiyesi o denli bozuk ki işgal devletine baskı yapacak durumda olmadıkları belirtiliyor. Körfezin pek çok ülkesi için önceliğin Filistin değil, Şii yayılmacı politikasını sürdüreceği mesajını veren İran’ın durdurulması olduğu ifade ediliyor. Filistin direnişinin en önemli aktörlerini İsrail gibi onlar da terörist diye nitelendirebiliyor nitekim.

Sonuç olarak ortaya çıkan görüntü İslam dünyası açısından gerçekten son derece üzüntü verici. ABD istediği gibi oynuyor İslam dünyası ile. İran’ın önünü açıyor, Arap dünyasına, “İran geliyor korkusu” salıyor, milyarlık silahlar satıyor, kanı emiyor. İran, ABD’nin önünü açmasını fırsata dönüştürmeye çalışıyor. Fırsat bu fırsattır diyor. Dört Arap başkenti yetmez diğer başkentleri de ele geçireceğiz naraları atıyor. Kendi ulusal çıkarlarını genişletmek uğruna İslam dünyasında kendisine yönelik öfkeyi umursamıyor. Olan ümmetin mazlumlarına oluyor. ABD, tavşana kaç tazıya tut diyerek ümmetin kanını emiyor. Sürekli İslam dünyasını nasıl birbirine yediririz diye kafa yoruyor. Hepsi İsrail hedefleri için. Tüm İslam ümmeti İsrail karşısında boyun eğdirilmeye çalışılıyor. Ama biz bunu göremiyoruz. Görüyoruz ama yine de oyuna geliyoruz. Nereye kadar bu oyuna gelmeye devam edeceğiz?

Yorum Yazın

Facebook