ANNELER HÂCER OLMADIKÇA GÖNÜL KÂBESİ YIKIK KALIR

0
ANNELER HÂCER OLMADIKÇA GÖNÜL KÂBESİ YIKIK KALIR
ANNELER HÂCER OLMADIKÇA GÖNÜL KÂBESİ YIKIK KALIR - Ahmet Sacit Ekerim
Sayı : - Ocak 2015

Çoraklaşmış, insanlığın ruh dünyası adeta bir çöle dönmüş; kumları insanları ve de insanlığı yutuyor. Bitmek bilmez yangınlar irfan dünyamızı yakmaya, imanımızdaki depremler gönül kabemizi yıkmaya devam ediyorlar. Neden şehvetinde boğulan insanlık, başka bir yol bulamaz kurtuluş yurduna. ‘Neden? Enînler ve elemler çağımızda gökleri inletir durur.’ Çünkü Anneler Hâcer olmadıkça Gönül kabesi yıkık kalır. Şefkatte, fedâda, sorumluluk ve hakkı edâda zirve olmadıkca ana; kalp kâbesini imar edecek nesiller gelmez hayata.

İnsanlık âleminin gönül yarası büyüktür. Şehvetin kulu, servetin kölesi olan kara kalpli, merhametsiz ruhların açtığı devasa bir yara. Hatırla ey dost, meleklerin yüreğini kanatan haberleri. Tuvalet borularına atılıp, üzerine sifon çekilmiş bebekleri, evde unutulup aylar sonra hatırlanan yavruları, dalından koparılıp, organları satılan tazecik yürekleri. Nasıl bir anne yapar bunu, nasıl bir baba, nasıl bir insan bu? Hiç insan tanımadılar mı? Nasıl bir anlayışın sonucu bu?

Anneler Hâcer validemiz gibi mütevazı, mütevekkil ve yürekli, Meryem anamız gibi iffetli, Âsiye annemiz gibi cesur ve şefkatli, Hatice anamız gibi cömert ve sehavetli olmadıkça; her şeyden öte Allah’ı sevip korkmadıkça, çözülmeyecek bir kördüğüm bu.

Düşündükçe utanıyorum meleklerden, miraçda sürekli ağlayan yüzünü Hz. Peygamberin (s.a.v) güldürdüğü Âdem babamızdan, mubarek eşi Havva validemizden utanıyorum. Böyle mi olacaktı insanlık, böyle mi olmalıydık? Kaçırılıp yıllar sonra kemikleri bulunan yavrucukların acılarını unutamayan, yıllar boyu kıvranan, tutuşan ebeveynin yüreğinin enginliği kadar utanıyorum. Ya utanmayanlara ne demeli? Hayâ imandandır, hayâ insandandır demek yeter mi? Belki de cehennemin yaratılmış olmasına şükretmeli…

Anneler Meryem olamadıkça yıkık kalacak gönül kâbesi. Şehvette boğulan karanlık ruhsuzlar Yaradanı bulmadıkça; yürek harabeleri, ahlak yıkıntıları altında çok nesil zayi olup gidecek. Uçsuz bucaksız karanlık dehlizlerde erdemler yok olacak. Zafer insanlığın değil Onun en büyük düşmanının olacak. Nefis tahta oturacak insanlık kara bahta.

Rasulullah’ın (s.a.v.) dilinde anne Allah’ın rahmetinin mikyasıdır. Esir kadını göstermemiş miydi Allah’ın en sevgili kulu? “Allah sizi işte yavrusunu delicesine bir arayışla arayan; bulunca, velicesine bir kavrayışla tutup bağrına basan şu kadının çocuğuna olan sevgisinden daha fazla sevmektedir, O’nun rahmeti bu annenin merhametinden sınırsız, ölçüsüz daha fazladır’ dememiş miydi?1

“Hiç böyle evladına sahip çıkan bir kadın onu ateşe atar mı?” diye sormamış mıydı? Nerde böyle anneler, Anadolu’ya ismini veren analar neredeler? Ya bu gün yavrularının maneviyatlarını yıkanlar, hayatlarını yakanlar, seküler dünyanın cenderelerine atanlar?

Anneler Musa bebeği geleceğin muhterem peygamberini kuçaklayan Âsiye anne olmadıkça gönül tahtına hep şeytan oturacak. Cadı hikâyeleri gibi üvey anne masallarıyla büyüyecek çocuklar ve Müslümanlar altın nesil hayalleriyle avunacak. Ah dost, Anne dediğin bir yavru için kendi bebeği olmasa bile ölümü göze almalı. Firavunun karşısında da olsa ahlak ve edeb hatırına kıyama kalkmalı.

Hatırla ey dost; Nil’in sularına timsahların yılanların arasına kayık gibi tahta beşiğiyle Musa bebeği bırakan kadını; bebek katili bir zalimin elinden yavrusunu, üstün bir ilhamla kurtaranı. Derin sulara, timsaha, pitona rağmen Allaha ısmarlayarak bebeğini, uzaklaşan çiğerpâresine eşşiz bir hüzün ve tevekkülle bakanı. Ne timsah, ne yılan ne kıtaları yutan nil dokunmadı o bebeğe, çünkü onun üzerinde annenin duası, Mevlanın koruması vardı. Ya bu asırda yavrularını firavundan daha zalim uyuşturucuya, sınırsız şehvete, alkole, extaziye teslim edenler; duasızca, ışıksızca nursuzca. Nilin dokunmadığı bebekleri onlar yutarken seyredenler. Ey dost her kişinin bir zaman bebek olduğunu unutma.

Asrın yetimleriyiz anamızı yitirdik. Çok koştuk, durmadık birbirimizi bitirdik. Hatice anamızın vefası, sınırsız dipsiz sevdası yetişseydi. Hira’dan inen gül Muhammed’in (s.a.v) evlatları gibi gül olur muyduk? Güler miydik acaba? Anneler Hatice olmadıkça kem talih değişmez. Ellerimiz yürekten birbirine bitişmez.

O halde gel ey dost yeniden “Anne” yi konuşalım. Yüreği sevgide derya, cesarette dağlar gibi, kerem ve çömertlik deyince yağmuru kıskandıran anayı. Adı Âmine, Havva, Meryem, Asiye, Hatice, Fatıma olan müstesna güzellikleri. Analar Ümmü’l-Kura Mekke gibi Medine gibi bağrı yanık, kucağı açık olamadıkça bir millet dirilmez. Zira cennet ayakları altında kalan; bir ruh yüceliğidir. İşte o dur; çocuğu değil geleceği doğuran, medeniyetleri büyüten, nennisi zikir, nasihatı fikir olan.

Özlediğimiz anneye ve bütün gerçek annelere bir sözüm var: Cennet sizin güzelliğinizi kıskanıyor. Dağlar gölgenizde kalıyor. Güller ışığınızla büyüyor… İşte Rehberimiz Efendimiz bu manada cennetin dört yüce kadınını, dört mukaddes anneyi anlatıyor: Cennet kadınlarının en üstünleri Meryem, Hatice, Fatıma ve Âsiyedir.2

Dipnotlar: 1. Müslim, Sahih, c.4, h.2109 «لَلَّهُ أَرْحَم بِعِبَادِهِ مِنْ هَذِهِ بِوَلَدِهَا» 2. Ahmed bin Hanbel, c.5, s.113 قَالَ: « أَفْضَلُ نِسَاءِ الْجَنَّةِ أَرْبَعٌ: مَرْيَمُ بِنْتُ عِمْرَانَ، وَخَدِيجَةُ بِنْتُ خُوَيْلِدٍ، وَفَاطِمَةُ ابْنَةُ مُحَمَّدٍ، وَآسِيَةُ ابْنَةُ مُزَاحِمٍ «

Yorum Yazın

Facebook