Ârifin Târifi Mârifetullah

0
Ârifin Târifi Mârifetullah - Sadık Dânâ
- Sayfa : 22

İbrâhim Hakkı Erzurûmî -kuddise sirruh- hazretleri buyurur ki:
Ârifin, mevlâsı ile arası iyi olduğu için halk ile de arası iyidir. Ârif cismini ve canını mevlâsına adamış, herşeyini ona verip kendisi aradan çıkmıştır. Bu sûretle Allah’a yakınlık mertebesine ermiş ve rahata kavuşmuştur. Ârifin kalbine mârifet nuru indiği için onda dünyaya âit hiçbir arzu kalmamıştır.
Ârifin dili, Allah’ın zikriyle meşgul; kalbi O’nun sevgisiyle dolu; sırrı O’na sonsuz açıktır. Ârifin kalbi uyumaz, dünyaya meyli kalmaz. Çünkü gönlü muhabbet âleminden lezzet almış, aşk derdiyle dolmuştur ve kalbinin Allah’ın bakış yeri olduğunu bilmiştir. Allah’ın gayrısını atıp yükseklere çıkan, yakınlık havasını koklayan, üns ve huzur meclisine varan gönül, Hak’tan nasıl gâfil olup halka meyleder?
Âlim söylediklerinin aşağısında, ârif onların üstündedir. Ârif mârifetullahtan başka söz etmez, susması en iyi sözdür. Ârif Allah’a yaklaştıkça halktan uzaklaşır. Ârif yalnız Allah’a ihtiyaç arzeder. Onun için ihtiyaçlarını kimseye söylemez. Ârif Allah’a karşı zelil olduğu için halk kendisini sever.
Zâhidin ibâdeti alâka iledir, Ârifinki zevk iledir.
Zâhid âhireti ister, Ârif Mevlayı ister.
Zâhid nefsi iledir, Ârif Allah iledir.
Zâhidin zikri dili ile, Ârifinki kalbi ve canı iledir.
Zâhidin kalbi sebeplerledir, Ârifin rûhu Allah iledir.
Mü’minin bakışı Allah’ın nuru ile, Ârifin bakışı Allah iledir.
Mü’min Allah’ın ipine tutunur, Ârif Allah’a tutunur.
Mü’min Allah’ın zikriyle mutmain olur, Ârif Allah’la mutmain olur.
Halk nefsine bağlı, nefs ise ilâhî kapının perdesidir. Ârif cismini rûhuna, rûhunu da Allah’a feda etmiştir. Zâhid nefsiyle halka bakar düşman kesilir üzülür. Ârif mevlâsı ile yaratıklarına şefkat dolu gözlerle bakıp rahat eder.
Ârif kalbiyle huzurdan gitmez ve rûhu ile Allah’tan başkasını görmez. Ârif odur ki, hiç bir iş ve faaliyet onu Allah ile meşgul olmaktan alıkoyamaz ve bir an bile Allah’ın huzurundan ayrılıp gâfil olamaz. Ârif odur ki, kendisi susar ve Hak onun sırlarından söyler. Ârif odur ki hiç bir şeyle üzülmez. Her ne olursa sevinir, üzüntüsü kalmaz.
Ârif Allah’ı tâzimde dikkatli, O’na hürmet etmede titizdir. Farzlarını kılmak ve yasaklarından sakınmakla O’na olan derin saygısını gösterir. Ârif odur ki, Allah’ın sırlarını ehli olmayana, anlamayana açıklamaz. Sevinç ve acılarını kimseye söylemez.
Âbidin kuvveti su ve ekmekte, Ârifin kuvveti Allah’ı anmakladır.
Gâfilin kıblesi altın ve gümüş, Ârifin kıblesi ise rahîm olan Allah’ın sonsuz nurudur.
* * *
Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin ârif hakkındaki sözleri:
– Fâsıkın yüzüne ancak ârif olan kişi güler.
Evet, ârif ona Allah’ın emrettiklerini emreder, yasak ettiklerini de yasaklar. Ayrıca fâsıktan gelebilecek ezâ ve cefâlara da tahammül eder, katlanır. Bütün bunlara ise ancak Allah Teâlâ ve tekaddes hazretlerini tanıyanlar, yani ancak ârifler kâdir olabilir. Zâhidler, âbidler ve müridler ise buna katlanamazlar.
Ârifler nasıl merhamet etmesinler ki, onlar, rahmet, tevbe ve îtizâr mertebesindedirler.
Ârifin ahlâkı Allah Teâla ve tekaddes hazretlerinin ahlâkı cümlesindendir. O, şeytanın, nefsin ve hevânın elinden günahkârı kurtarmak için çalışır. Sizden biriniz, evlâdını bir kâfirin elinde esir olarak görse telâşlanmaz mı? İşte ârif de böyledir. Onun nazarında bütün insanlar evlatları mesâbesindedir. Onlara Allah’ın emirlerini ve yasaklarını bildiren lisanla hitap eder. Sonra kendilerini kedere sevkedecek şeyleri bildirdiği ve duyurduğu için onlara acır. Onlarda Allah Teâlâ hazretlerinin fiillerini görür. Hüküm ve ilim kapısından kaza ve kaderin çıkmasını bekler. Fakat bunu gizler ve halka, emir ve nehyden olan hükümle hitap eder. Sır, özden olan yani mârifetullah ilmi ile hitap etmez.
Sarsılmaz îman sahibi olan ârif, kalbi, özü ve mânâsı ile diğer insanlardan ayrıdır, uzaktır. O, öyle bir mertebeye vâsıl olmuştur ki, kendi üzerine gelen her husûsu defetmeğe muktedir olamaz. Çünkü o her türlü güç ve kuvvetten soyulmuş olarak Allah Teâlânın huzuruna atılmış, bırakılmıştır. Ne var ki, o bu mertebeye ulaştığı zaman, kendisine dört bir yandan hayırlar yağar.
Gene buyuruyorlar:
– Mü’min dünyada gariptir. Zâhid de âhiretle ilgili hususlarda gariptir. Ârif ise Allah Teâlâdan başka herşey yanında gariptir.
Gene buyuruyorlar:
– Ârif kişi, kalbini dünyalıktan ve insanlardan temizlediği zaman sanki maddî varlığı ortadan kalkar. Bedenî menfaat endişelerini hissedebilecek duygusu ortadan kalkar. Âfet ve musîbetler vukuunda kendisinin içinde hiç bir değişiklik meydana gelmez. O esnada kendisinin varlığı ile yokluğu birdir, aynıdır. Kendiliğinden asla bir şey temenni etmez, istekte bulunmaz. Hiç bir şeye harîs olmaz. Ârifler, Hâlık -teâlâ ve tekaddes- hazretlerinin nazarında nasıl değerleri olmasın ki onlar, O’na vâsıl olmuşlar, herşeylerini O’nun yolunda fedâ etmişler, canlarını, mallarını, ruhlarını gene ulu izzete hîbe etmişlerdir. Her işlerini Hakla, Hakkın rızâsı yolunda yürütmüşler, Allah’ın has kulları olmuşlar ve ârifler lâkabını almışlardır.
Ârif demek lügat mânâ­sın­da bilen olduğuna göre, en evvel bilinmesi zarûrî olan Allah Teâlâ ve tekaddes hazretleridir.
Âriflerin Hak nazarındaki değerini halk tabakası idrâk edemez. Çünkü kendileri için iç âlem, kalb, ruh, gönül âlemleri kapalıdır. Halk zümresi dış ibâdetler ve şekiller üzerinde dururlar. Basîretleri açılmadığı için yalnız baş gözleri ile görürler. Hakîkatı çözemezler, anlayamazlar. Âriflerin iç zenginliğini ve Allah katındaki değerlerini bilemedikleri için, onlardaki o ilâhî tecellîlere yabancıdırlar.
En ziyâde dışlarla meşgul olurlar. Mesela şu zat dâimî oruçludur, şu zat geceleri şu kadar rekat namaz kılıyor. Filan zatın elinden hiç Kur’ân düşmüyor, devamlı hatim ediyor diye o zatlara çok büyük pâyeler verirler.
Hâlbuki ârifin zâhiren az gibi görünen ibâdeti, halkın çok ibâdetinden sırasına göre daha değerlidir. Mesela ashâb-ı kirâm -radıyallahu anhüm ecmain- hazerâtının zâhiren ibâdetleri belki azdı. Fakat Allah Teâlâ ve tekaddes hazretlerini o kadar sevmişler, bilmişler ve teslim olmuşlar idi ki, herhangi bir musîbet, felâket anında tefvîz-i umur eder, büyük bir gönül zenginliği içinde Allah’a teslim olurlar, en ufak bir keder duymazlardı. Canlarını, ruhlarını, mallarını seve seve Hakkın yoluna fedâ ederler ve bu hareketlerinden büyük bir zevk duyarlardı.
Ârif halkın arasına karışır, giyime kuşama fazla ehemmiyet vermez. Halkı celbetmek, şöhret yapmak için fesâhat ve belâgata da önem vermez. Tenhaları sever, hizmet gâyesiyle kalabalık arasına da girer. Husûsî dualar tertip etmez. Kur’ân’ın duâ âyetlerini okumayı tercih eder.
Zâhidle ârif arasındaki fark pek fazladır. Kıyasa ölçüye gelmez. Her zâhid ârif olmadığı gibi her âlim de ârif değildir. Fakat ârif-i billah olanlar aynı zamanda âlim ve zâhiddirler.
Büyük mürşidler işin ehemmiyetine binaen hep eserlerini kalb, gönül âlemi üzerine te’lif ve tasnif etmişler ve hep bu mevzûlar üzerine konuşmuşlardır. İçlerinde fıkıh ilmine âşinâ olanlar dahî, şeriat mevzûlarının açık olan kısımlarını fakihlere havale etmişlerdir.
“Âlimin uyuması ibâdettir” sözünden maksat, ilmi ile âmil evliyaullah hazerâtıdır. Zâhiren, âriflerin nafile namazları, oruçları az gibi görünür ise de, onlar açlığı kendilerine şiar edinmişler, yememişler, içmemişler, ancak muhataplarını memnun etmek gâyesiyle yemişler içmişlerdir. Nafile namazlarına da eksiksiz olarak devam etmişler, boş vakitlerinde gönüllerini hep Rablarına bağlamışlar, bir an olsun huzurdan ayrılmamışlardır. Rablarının sıfatlarından bir kısmı Zâtına terakkî ederek, merhamet deryası olmuşlardır. Hatta en âsî kullara bile acımışlar, ıslâhları için geceleri göz yaşı dökmüşlerdir.
Ârifi sıdk ile ziyâret edenin irfanı artar, gönlünde Allah sevgisi tecellî eder.
Ârifin tam târifini yapmak imkânsızdır. Onların tam değerlerini Hak Teâlâ ve tekaddes hazretleri bilir. Çünkü O, onları sevmiş ve kendini onlara sevdirmiştir.
* * *
Mârifetullah vecd ilmidir.
Mârifetullah şevk ilmidir.
Mârifetullah aşk ilmidir.
Mârifetullah bir tattır. Ancak Hâlık -teâlâ ve tekaddes- hazretleri, bu büyük nîmeti dilediğine, sevdiğine tattırır. Bu tatma şahsa göre değişir. Bazı kimseler azıcık tadar, bazıları da doyuncaya kadar, bazıları da yetecek kadar tat alır. Bazılarına da sonuna kadar verilir, isterse aklı gitsin, isterse dağlara düşsün.
Bir hadîs-i şerîfte buyurulmuştur:
“Dünyada muhakkak bir cennet vardır. Onu bulan kimsede cennet arzusu kalmaz. O cennet de mârifetullahtır.”
Altınoluk Sohbetleri 1 s: 46-53

 

Yorum Yazın

Facebook