ATEŞTEN KORUYUN NE DEMEK?

0

Erhamü’r-râhimîn olan Yüce Mevlâ şöyle buyuruyor: “Ey îmân edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. Onun başında, acımasız, güçlü; Allah’ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve emredildiklerini yapan melekler vardır.”1

Burada dikkat çeken ilk şey, böyle bir uyarının özellikle îman edenlere seslenilerek yapılmış olmasıdır. Sanki her birimize şöyle sesleniliyor; “Ey mü’min, nefsini ve neslini ateşten koru!” Tabiatıyla bu koruma, her birimizin hususi gayretleriyle ve toplum olarak birlikte alacağımız tedbirlerle mümkün olacaktır.

Âyette, işin ciddiyetini idrak etmemiz için ateşin şiddeti ve başındaki meleklerin haşmeti hatırlatılmıştır.

Bu âyet-i kerîme nâzil olduğunda ashâb-ı kirâm; “Yâ Rasûlallah! Kendimizi ateşten koruyabiliriz, ya ehlimizi nasıl koruyacağız?” diye sordular. Rasûlullah (s.a.v);

“Onlara Allah’a kul olmayı, itâat ve ibâdeti emredersiniz. Allah’a isyân etmekten ve günah işlemekten de sakındırırsınız. İşte bu onları korumaktır.”2 cevâbını verdiler.

Âyet-i kerîmeyi şöyle anlayabiliriz: Rabbimiz bizi ikaz ediyor. Kâfirler için hazırlanan ateşe,3 ilâhî îkazlara kulak asmayanların da maruz kalacağını haber veriyor. Fırsat elde iken bu azaptan korunmak üzere tedbirler alın, buyuruyor. Peygamberimiz (s.a.v) de bu tedbirlerin nelerden ibaret olacağını öğretiyor.

Buna göre hadîs-i şerîfin manasını şöyle açıklayabiliriz: Önce Allah’a kul olduğunuzu unutmayın. Kulluğun gereğini yerine getirin. Ki bunlar da, emirlerine uymak ve yasaklarından sakınmak sûretiyle Allah’a itaat etmektir. İbadetleri aynı şuurla îfâ etmektir. O’na isyan etmekten sakınmaktır; günahta ısrar etmemektir. Sözünüzün tesirli olması için bunları öncelikle kendiniz yapmalısınız. Ancak bundan sonra aynı esasları aile fertlerine öğretmeli, tatbik ederek alışmaları için sabırla takip etmelidir.

Hadîs-i şerîf aynı zamanda, bunu yapabilenlerin “yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten” korunmuş olacağı müjdesidir, diyebiliriz. Bunun aksi âyet-i kerîmede bildirilen akıbete adım adım yaklaşmak olur. Nitekim İslâm âlimleri; “Kıyamet günü en şiddetli azabı çekecek olanlar, ailesi ile ilgili sorumluluklarını yerine getirmeyenlerdir.” demişlerdir.

Âyet-i kerîme, emr-i bi’l-marufun aile fertlerinden ve yakın akrabadan başlamak üzere yapılması gereğine delalet eder. Bu îtibarla ortada İslâm’a aykırı bir durum varsa; bir emir açıkça çiğneniyorsa veya bir yasak ihlâl ediliyorsa bu, usûlü çerçevesinde düzeltilmelidir. Eğer evladımız, yanlış inanç, hal ve hareketleriyle cehennem yolunu tutmuşsa, yaptıklarının kendisini ebedî hüsrana götüreceğini anlatarak buna engel olmalıdır.

Bizler, elbette evladımızı istikbale hazırlamaya çalışacağız. Geleceğe dair planlar yapacağız; bunları ne kadar ciddiye aldıklarını takip edeceğiz. Ancak hepsinden önemlisi, evladın ebedî saadetini düşünmektir. Onların cehennem yakıtı olmamaları yönünde çaba harcamaktır.

Burada şunu belirtmek isteriz; “kendinizi ve ailenizi ateşten koruyun” emri, namaz, oruç, zekât ve hac gibi günün/senenin belli zamanlarıyla mahdut ve mukayyet değildir. Bilakis müstemirdir; süreklilik arz eder. Dolayısıyla teyakkuz hâlini son nefese kadar muhafaza etmeyi gerektirir.

Gençlerin nefsânî duygularını kamçılayarak onları mânevîyattan uzaklaştıran haricî tesirler ortada iken, hiçbirimiz “mahallede yangın varsa bana ne” deme lüksüne sahip değiliz. Hadîs-i şerîfte belirtildiği üzere “hepimiz çobanız ve güttüklerimizden sorumluyuz.”4 Ve sorumluluk alanlarımız birbiriyle iç içe. Ferdî anlamdaki mesuliyetimiz, cemiyet hayatından tamamen bağımsız ve alâkasız olmadığı gibi, sosyal hayatta giderilemeyen pürüzler de şahsî hayata tesir ediyor...

Diyebiliriz ki, bu âyet-i kerime her zaman gündemimizde olmalı, hatta gündemin ilk sırasında tutulmalıdır. Çünkü bize, dünya yolculuğunun ebedî hüsrana varan bir yürüyüş olmaması adına alınacak tedbirleri hatırlatıyor. Bunun için önce kendi yaşayışımıza bakmamızı, sonra aile fertlerinden başlamak üzere yakın çevremizle ilgilenmek gerektiğini bildiriyor.

Bu âyet-i kerîme ile onu açıklayan hadîs-i şerîf, gereğini tutanların ahireti için kurtuluş reçetesi, dünyaları için huzur kaynağıdır.

Dipnotlar: 1) Tahrîm sûresi, 66/6. 2) Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, XXVIII, 156. 3) Bkz; Bakara sûresi, 2/24; Âl-i İmrân sûresi, 3/131. 4) Bkz; Buhârî, Ahkâm, 1.

Tuz Fazlası

Bakara sûresinde şöyle buyruluyor: “Tâlût askerlerle beraber (cihad için) ayrılınca: Biliniz ki Allah sizi bir ırmakla imtihan edecek. Kim ondan içerse benden değildir. Eliyle bir avuç içen müstesna, kim ondan içmezse bendendir, dedi. İçlerinden pek azı müstesna hepsi ırmaktan içtiler...”5

Bu âyet-i kerîmenin tamamını okuduğumuzda, insana her vesîleyle imtihan olunduğunu hatırlatan bir ibret levhası görüyoruz. Çünkü âyetin devamında, nehirden, avucuyla veya herhangi bir kapla kifayet miktarı değil de ağzını dayayıp kanasıya içenlerin, “Bizim Câlût’a ve askerlerine karşı koyacak gücümüz yok.” dedikleri bildiriliyor. Allah’ın huzuruna varacaklarına inanarak verilen emre itaat edenlerin ise “Nice az sayıda bir birlik Allah’ın izniyle çok sayıdaki birliği yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.” dedikleri haber veriliyor.

Tefsirde belirtildiğine göre bu imtihanın sebebi, niyeti samimi olanla; olmayanın belli olması ve ihlâssız olanların hâlis mü’minler arasından ayrılmasıdır. Çünkü bozuk niyetlerle araya karışanlar yüzünden îman edenler arasında zaaf belirtileri görülür. Ve bu da topyekün mağlubiyeti getirir.

Burada nehirden içenlerle içmeyenler dünyaya ve insanlara misaldir. Çünkü dünyalığın ihtirasla talebinden sakınan kişi, selâmete kavuşur. Muhterislerin ise iştihası arttıkça artar. Bu sebeple dünya tuza benzetilmiş ve “kim daha fazlasını isterse susuzluğu artar.” denilmiştir. Nitekim hadis-i şerifte; “Âdemoğlu’nun iki vâdi dolusu altını olsa üçüncüsünü ister.”6 buyrulmuştur.

Şunu belirtmek isteriz; İslâm’da servet sahibi olmak kerih görülmemiş, bilakis “Kuvvetli mü’min zayıf mü’minden hayırlıdır.”7 buyrulmuştur. Burada zemmedilen husus, “itaat ve teslimiyeti ölçmek üzere kifayet miktarı alınmasına izin verilen bir nimete, inatla el uzatmaktır. İşte, normal şartlarda harareti teskin eden suyun, içtikçe susuzluğu artırması da bu sebepledir.

Dipnotlar: 5) Bkz; 2/249. 6) Buhârî, Rikak, 10. 7) Müslim, Kader, 34.

Yorum Yazın

Facebook