Bahar Öyle Bir Kışa Döndü ki…

0
Bahar Öyle Bir Kışa Döndü ki…
Bahar Öyle Bir Kışa Döndü ki… - Beytullah Demircioğlu
Sayı : 394 - Aralık 2018 - Sayfa : 58

Zulüm Katmerlendi…
Bahar Öyle Bir Kışa Döndü ki…

İslamcısı, liberali, solcusu, bugün Arap dünyasında ideolojileri her ne olursa olsun rejim ve yönetim muhalifi tüm kesimlerin tarihlerinin en sancılı günlerini yaşadığını söylemek abartı olmasa gerek. Arap baharını kışa döndürmeyi başaran otoriter, despot yönetimler bugün eskisine nazaran çok daha güçlüler. Bir diğer ifadeyle despotluğun zirvesindeler.
 Halklar, geçmişte yaşadıklarına nazaran çok daha zulüm ve baskı altındalar. Sıradan vatandaştan iş adamlarına, siyasetçisinden insan hakları aktivistlerine, hatta din adamlarına varıncaya kadar, yönetimlere karşı sesini yükselten, seslerini yükseltmeleri şöyle dursun despotik yönetimlere biat etmeyen herkesin en ağır şekilde cezalandırıldığı bir süreç yaşanıyor birçok Arap ülkesinde. Muhaliflere yönelik bu cezalandırma ya yargı gibi bir araç kullanılarak ya da gazeteci Cemal Kaşıkçı cinayetinde olduğu gibi insanın kanı donduran cinsten vahşice olabiliyor.
Arap coğrafyasındaki mevcut konjonktürü İsrailli gazeteci Edy Cohen’in tespiti çok iyi özetliyor aslında. Cohen’in, Filistinlilere karşı sergilediği insan hakları ihlalleri konusunda ülkesine yönelik eleştirilere, Fransız televizyonundan cevap verirken dillendirdikleri oldukça manidar. Diyor ki Cohen; “İsrail, Filistin’in Müslüman Kardeşlerine, Arap yönetimlerin, muhaliflerine yaptıklarına nazaran çok daha insaflı davranıyor. Mısırlıların, Müslüman Kardeşleri boğduğu kadar biz boğmuyoruz. Abdulfettah Sisi benden çok daha ileri düzeyde siyonisttir!”
 İsrailli gazetecinin bu sözleri önemli ölçüde hakikati yansıtıyor. Çünkü Mısır’da olduğu gibi bugün Arap coğrafyasının pek çok yerinde halklar en az işgal altındaki topraklardaki Filistinliler kadar zulüm ve baskı altındalar…
Gelin Arap Baharı sonrası diktatör yönetimlerin nasıl eski güçlerinin ötesine geçtiklerine, bu süreçte etkili olan amillerin neler olduğuna bakalım. Adı Müslüman bir liderin nasıl Siyonist’ten öte siyonistleştiğine… Diktatörlerin nasıl kutsallaştırıldığına, bu kutsallaştırmada,  hatta yer yer ilahlaştırmada din adamlarının, medyanın rollüne… Mekke ve Medine gibi İslam dünyasının en kutsal mekânlarının despot yönetimler için nasıl aklama yeri haline getirildiğine… Kraldan daha fazla krallaşanları velhasıl Arap coğrafyasının bugünki içler acısı hali pürmelaline biraz daha yakından bakalım…
Önce yakın tarihe kısa bir göz atalım. Ortadoğu halklarının özgürleşme hayaliydi Arap baharı. Yıllardır enselerinde boza pişiren despot yönetimlerden kurtulup demokratikleşeceklerdi. Kendi kendilerini yöneteceklerdi. Ama olmadı. Buna izin verilmedi.
Başta Batı dünyası Ortadoğu halklarının özgürleşmelerinin kendi çıkarlarına olmayacağını gördü ve bu süreci akamete uğratacak adımlar attı.
Bölgenin zenginleri olan Körfez ülkeleri ise bu süreci baltalayan bir diğer odak oldu. Özellikle Suudi Arabistan ve BAE bu noktada hayati rol oynadı. Evet, Mısır’da iktidara gelen Müslüman Kardeşler, yönetimde kaldıkları bir yıl içerisinde tecrübesizliklerinin de etkisiyle bazı hatalar yaptılar ama onların askeri bir darbeyle devrilmelerinin arkasında önemli oranda Körfez ülkeleri vardı.
Arap Baharının, kışa döndürülmesinin ardından bölge yönetimlerinin alternatifi olarak görülen tüm siyasi oluşumlar en başta islami partiler, hareketler inanılmaz bir şeytanlaştırma operasyonuna tabi tutuldular.  
Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn ve Mısır’ın başını çektiği Arap Baharı karşıtı ekseni belirlediği ortak stratejisi şuydu; “Hüsnü Mübarek döneminde Müslüman Kardeşlere çok toleranslı davranıldı, başımıza bunlar geldi” diyen bu eksenin yöneticileri, bundan sonra hangi tonda olursa olsunlar tüm “İslamcılara” nefes aldırılmama kararı aldılar. “İslamcılar” şeytanlaştırılacak, halkların gözünde itibarsızlaştırılacak, kriminalize edilecekti. Ta ki rejimlerin alternatifi olma ihtimalleri sıfırlansın. Bir daha özgürleşme hayali kurmasınlar.
Arap Baharı karşıtı eksenin bu stratejisi gerçekten çok katı bir şekilde uygulandı. Özellikle Müslüman Kardeşler bir taraftan terörize edilirken (bu süreçte IŞİD terör örgütünden alabildiğince yararlanıldı) diğer taraftan siyasetçisinden sıradan insanına binlercesi tutuklandı. İdama, ömür boyu hapislere mahkûm edildiler. İslamcısı, liberali binlerce muhalif, ülkelerini terk etmek zorunda kaldı. Türkiye ve Katar gibi ülkelere sığındılar. Seslerini yükselten herkesin vatan haini, terörist ilan edildiği bu süreçte zamanla içerideki muhalifler gibi yurt dışındaki muhalifler de hedef tahtasına kondu. Tabȋ onlara kucak açan ülkeler de.  
Çünkü yurt dışına kaçmak zorunda kalan Arap entelijansiyanın çalışmaları içeriyi de etkiliyordu. Uluslararası medyada seslerinin duyuranların yanı sıra özellikle internet ortamında yayın yapan alternatif haber kanalları, liderleri yerden yere vuran siyasi komedi programları despot yönetimlerin medyasından çok daha fazla ilgi görmeye başladı. Velhasıl El-Cezire’nin yanı sıra bir de diasporadaki Arapların medyası çıkmıştı bela olarak. Arap baharının yeninden filizlenmesinden o denli korkuyorlardı ki aykırı ses çıkartan herkesin susturulması için gayret sarf ediliyordu. Muhalif bir isim olarak görülmeyen Cemal Kaşıkçı’nın bile tehdit odağı görülüp tasfiye edilmesi işte bu korkunun bir tezahürüydü.
Bir taraftan, içeride-dışarıda aykırı sesler her türlü yol kullanılarak susturulmaya çalışılırken diğer taraftan da yurt dışında milyon dolarlık PR çalışmaları yapılıyor, uluslararası yayın organlarında muhaliflere ve onlara kucak açan ülkelere karşı kara propaganda yaptırılıyordu. Bu arada diasporadaki alternatif medyaya karşı ellerinin altındaki medyanın yanı sıra binlerce kişiden oluşan ekipler kuruldu. Sonraları adları “sivrisinek” diye anılan trollerin en önemli işi despotik liderleri yüceltmek, muhalif tüm isimlere ve ülkelere karşı haysiyet cellatlığı yapmaktı…

SÖZÜMONA DİN ADAMLARININ ZULME PAYANDA OLUŞU
Bu noktada en dramatik olan ise din adamlarının ve dini mercilerin kullanılması idi. Aslında Ortadoğu coğrafyasında dini mercilerin siyasi otorite tarafından suiistimal edilmesi alışıla gelmiş bir durumdu. Ancak bu suiistimal, bugün olduğu kadar hiç alenileşmemiş, bu denli zirve yapmamıştı.
Despotik yönetimlerin halklarına karşı sergiledikleri tutumu eleştiren yüzlerce din adamı hapislere atılırken, onlara biat eden sözüm ona din adamları ise sadece biat etmekle kalmadılar. Kimileri çok daha ileri gitti. Ya korkularından ya makam ve mevkii uğruna biat ettikleri darbecilerin, diktatörlerin icraatlarını, zulümlerini din adına meşrulaştırma mercii haline dönüştüler. İslamcısından liberaline muhaliflerin şeytanlaştırılma sürecine onlar da ellerinden gelen katkıyı vermekten çekinmediler. Kimi din adamları bu süreçte gerçekten çok ama çok kötü bir sınav verdiler.  
Bu kötü sınavın en kötüsünü ise İslam dünyasının en kutsal şehrinin en kutsal mabedinin en üst düzeyli sorumlusunun vermesi oldu. Kabe-i Muazzama’nın baş imamı,  Mescid-i Nebevi İşleri Genel Başkanı Dr. Abdurrahman es-Sudeysi, Amerika’da bulunduğu sırada; “Suudi Arabistan ve ABD dünyanın iki kutbu. Allah’a hamdolsun dünyayı birlikte yönetiyorlar” şeklinde bir açıklamada bulunduğunda İslam dünyası büyük bir şok yaşamıştı.
Kâbe’nin baş imamının, Amerika’dan dünyaya siyasi mesajlar verirken tezkiye ettiği ülkenin İslam dünyasının kanını emen bir ülke olması garabetinin ötesinde tam bir ihanet olarak okundu ve haklı olarak çok yoğun şekilde eleştirildi. Şimşekleri üzerine çeken Sudeysi yoğun eleştirilere aldırış etmeksizin siyasetin göbeğinden konuşmayı, şimşekleri üzerine çekmeyi ondan sonra da sürdürdü. Kâbe minberini, dünyanın Kaşıkçı cinayetinin azmettirici olarak gördüğü veliaht prens Muhammed bin Selman’ı temize çıkarmak için kullandı. Hem de ne kullanış. Aralarında Kâbe imamlarının da olduğu yüzlerce din adamını içeriye tıkan veliaht prens Muhammed bin Selman için Allah Teâla’nın her yüz senede bir gönderdiği “Müceddidi” dedi. Tüm Müslümanlara gönderilmiş bir hediye olarak tanımladı. Veliaht prens hakkındaki iddiaları komplo olarak niteleyen Sudeysi, bu iddiaların hakikati yansıtmadığını, veliaht prense yönelik uluslararası bu saldırılarının asıl hedefinin “kutsal topraklar ve İslam dünyası” olduğunu ileri sürdü.
Evet, Kâbe-i Muazzamanın minberi daha önceleri de Suud kraliyet ailesinin fertlerini yüceltmek için kullanılmıştı. Ama ilk kez bir Kâbe imamı bir kraliyet ailesi ferdini, hem de dünyanın bir cinayetin azmettirici olarak gördüğü ferdini, Müslümanların dinini tazelemek için gönderilen bir “müceddid” olarak tanımlıyordu.
Kâbe imamı Abdurrahman Sudeysi’nin, ya korkudan ya kendi kişisel menfaatleri doğrultusunda İslam dünyasının en kutsal mekânını, bu denli hoyratça kullanması, bir anlamda dini suiistimal etmesi çok büyük tepkilere neden olsa da aslında Sudeysi gibiler istisna değildi Ortadoğu coğrafyasında. Daha nice din adamı kılıklı isimler otoriter rejimleri meşrulaştırırken söyledikleriyle, savunduklarıyla gerçekten, pes, bu kadar da olmaz dedirttiler.
Mesela bir başka Suudlu din adamı Abdulaziz el-Riis’in, lidere mutlak itaatin gerekliliğini vurgularken söyledikleri insana küçük dilini yutturacak cinstendi. Otoriter rejimlere yönelik aykırı seslerin önüne geçmek adına diyordu ki Suudlu din adamı Abdulaziz el-Riis:  “Kral olsun, devlet başkanı olsun yönetici bir lider televizyon ekranında yarım saat zina etse, içki içse dahi bize düşen ulu-l emr olarak yine de ona itaat etmektir.”
“Ulu-l emr” yani yöneticiye itaat meselesi otoriter rejimlerin uleması tarafından en çok suiistimal edilen bir konu olarak karşımıza çıkıyor Arap coğrafyasında. Yani Suudlu din adamı Abdulaziz el-Riis bu konuda istisna değil. Mesela Suudi Arabistanlı din adamı Ali Malki, Mısır’dan Muhammed Said Reslan, Talat Zahran, Mahmut Radvani, Kuveyt’ten Salim Tavil, Birleşik Arap Emirliklerinden Muhammed bin Gays, Besim Yusuf, Suriye’den Bedreddin Hassun gibi otoriter rejimlerin uleması olarak gösterilen din adamlarının en çok gündem yaptıkları konudur Ulu-l emre itaat.
 “Ulu-l emr”e itaatin şer’i bir gereklilik olduğunu söyleyen bu isimler ancak “Ulul emr” dedikleri Abdulfettah Sisi gibi darbeci liderlerin tankla iktidara geldiğini görmezler. Halkın oyuyla seçilmiş ulul emre darbe yaptığını zikretmezler.
 Bu noktada Mısırlı sözüm ona din adamı Muhammed Said Reslan ve Talat Zahran gibi isimler çok daha ileri giderek darbe karşıtı gösterilere katılanların öldürülmesinin vacip olduğu fetvasını verecek kadar da zıvanadan çıkabilmişlerdir. Hatta otoriter rejimlerin âlimlerine göre ulu-l emr, yani kral ya da devlet başkanın, ülke menfaati için halkın üçte ikisini katledebilme hakkına sahiptirler.
“Ulu-l emr” meselesi öyle temel kaide de değildir onlar için. Kendi ulu-l emirlerine, zalim de, fasık da olsa mutlak itaati şart koşarlarken başka ülkelerin ulu-l emirlerini dillerine dolamaktan çekinmezler. Bu noktada en çok dillerine doladıkları ülkelerin başında da Türkiye ve Katar gelir. Tutarsızlık temel kaidedir yani. Suriye müftüsü Bedredddin Hassun Yemen’de ölen çocuklar için timsah gözyaşları dökerken Suriye’de yüzbinlerce insanı, çocuğu katleden Beşar Esed’e itaatin “farzı ayn” olduğu fetvasını verebilmiştir. Hiç kuşkusuz bunlar istisnai örnekler ama istisna olsa da Arap coğrafyasının yüz kızartan bir realitesi olarak karşımıza çıkıyor ne yazık ki.
Toparlayacak olursak Arap Baharı sonrası otoriter rejimlerin eski güçlerinin çok daha ötesinde güçlenmiş olduklarının altını bir kez daha çizelim. Bu güçlenmeye pek çok amil etki etmiştir. Kaba güç bu amillerin başında gelmektedir. Ordu, emniyet ve yargı üçgeni ile yürütülen demir yumruk politikalarıyla halklar sindirilmiştir. Onca insan hakları ihlallerine rağmen emperyalist ülkeler menfaatleri gereği mazlum halkların yanında değil rejimlerin yanında durmuşlardır ve hâlâ onların yanında duruyorlar.
Bu süreçte kimi din adamı kisvesi taşıyanların Batılı emperyalistlerin menfaatçi yaklaşımlarını sergileyerek otoriter rejimlerin cürümlerini aklayan duruşları, yine medyanın, ve sözüm ona kimi entelektüellerin otoriter rejimler karşısında yamulmaları Arap coğrafyasındaki bugünki karamsar tablonun ortaya çıkmasında önemli bir rol oynamıştır.
Bu karamsar tablo aşılabilir mi, nasıl? Sadece Arap coğrafyasının değil tüm İslam coğrafyasının önündeki en büyük soru bu olsa gerek. Bu karamsar tablo tüm İslam coğrafyasını da derinden etkiliyor çünkü. Etkilemeye devam edecek gibi de gözüküyor. Dolayısıyla bu çarpık düzenin böyle gitmesi mümkün değil. Ama bu çarpık düzenin önüne nasıl geçileceği konusunda bir tahminde bulunmak o kadar da kolay gözükmüyor ne yazık ki!

Arap-İsrail Normalleşmesi Normal mi?
Birçok Arap ülkesi ile İsrail arasında uzun zamandır yürüyen normalleşme sürecinin bir hayli ivme kazandığı görülüyor. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Umman, aşırı sağcı İsrail Kültür Bakanı Migi Regev’in Abu Dabi ziyaretleri, İsrail ulusal marşının Arap başkentlerinde çalınması vs. şimdiye kadar nispeten gizli kapaklı yürütülen normalleşme sürecinin iyiden iyiye alenileştiğini gösteriyor. Netenyahu’nun “Arap ülkeleri İsrail ile barışmak için yarış halinde”  sözleri de durumu özetliyor zaten.  
Arap dünyasının, işgal devleti İsrail ile ilişkilerini bu denli ilerletmesi, yani bu normalleşme normal mi? Mevcut yönetimlere bakarak evet normal. Çünkü Arap Baharı sonrası birçok Arap ülkesi yönetimi ile İsrail’in bir hayli ortak kaygısı oluştu. Suudi Arabistanlı gazeteci Daham Anzi’nin söylediği gibi bu yönetimlerin birçoğu kendilerini İsrail ile aynı mevzide görüyorlar artık. İran, Hamas, Müslüman Kardeşler hatta dolaylı da olsa Türkiye ve Katar algıları söz konusu Arap yönetimleri ile İsrail’i birbirine yakınlaştırıyor. İsrail televizyonuna konuşan Suudi gazeteci Daham Anzi bu yakınlığı şöyle açıklıyor “Netenyahu’nun, veliaht prens Muhammed bin Selman’a sahip çıkması oldukça önemli. Zaten Suudi Arabistan ile İsrail aynı mevzideler, İsrailliler, Türklerden de İranlılardan da Suudi Arabistan’a daha yakınlar.”
Bu ifadeler Suudlu gazetecinin kişisel görüşleri olarak görülebilir ancak bu görüşün yöneticiler nezdinde de önemli oranda kabul gören bir görüş olduğunu söylememiz gerekiyor. Arap Baharı sonrası ortaya çıkan konjonktür bir çok rejimi ABD ve İsrail’in kucağına biraz daha itti. ABD Başkanı Donald Turmp boşuna söylemiyor “Biz olmasak iki haftada yıkılırlar” diye.

 

Yorum Yazın

Facebook