BATI İLE RUSYA ARASINDAKİ SOĞUK SAVAŞ VE TÜRKİYE

0
BATI İLE RUSYA ARASINDAKİ SOĞUK SAVAŞ VE TÜRKİYE
BATI İLE RUSYA ARASINDAKİ SOĞUK SAVAŞ VE TÜRKİYE - Beytullah Demircioğlu
Sayı : - Ocak 2015

2014 Dünya gündemi açısından savaşlar, çatışmalar, siyasi gerginliklerle dolu bir yıl olarak geride kaldı. Suriye’de iç savaş dördüncü yılını geride bırakırken IŞİD terör örgütünün eylemleri ve etkinliği 2014’de gündemi en çok meşgul eden gelişmelerin başında geldi. İsrail’in Gazze’ye saldırıları, Mısır’da darbe karşıtlarının yargılanması, Irak, Afganistan, Ortadoğu ve Afrika ülkelerinde yaşanan çatışma ve saldırılarla Batı Afrika ülkelerinde 6 binden fazla insanın hayatını kaybettiği Ebola salgını, yıla damga vuran diğer olaylar oldu.

Ortadoğu’da Arap baharının ardından siyasette söz sahibi olmaya başlayan Müslüman Kardeşlerin bölgenin otoriter rejimleri tarafından şeytanlaştırılması sürecini yılın dikkat çeken gelişmeleri arasında saymak mümkün.

Avrupa ile Rusya arasındaki soğuk savaşın Ukrayna krizinden sonra günden güne derinleşmesi yılın dikkat çekin bir başka gelişmesi idi. Ukrayna hükümetinin Avrupa Birliği ile yapacağı ortaklık anlaşmasını askıya alması üzerine başlayan protestolar kısa sürede siyasi krize dönüştü. Hükümet yanlıları ve karşıtları arasında yaşanan gerilimle başlayan süreç Rusya’nın Kırım’ı ilhakı ile son buldu.   Başta AB ve ABD olmak üzere uluslararası kamuoyu Kırım’ın ilhakına sert tepki gösterdi. Rusya’ya yaptırım kararı alan AB’ye karşı Moskova da Rus gazını Avrupa’ya aktarması düşünülen Güney Akım projesini iptal etti.

Amerikan Senatosu’nun CIA’in işkence programına ilişkin tüyler ürperten raporu ve Pakistan’da, Pakistan Talibanı’nın okul katliamını geçen yılın dış politika gündeminde öne çıkan gelişmeler arasında saymak mümkün.

Yılın öne çıkan gelişmelerini kısaca hatırlattıktan sonra yılın son ayında dış politika gündemini meşgul eden diğer gelişmelere ve olayların perde arkasına bakalım dilerseniz.

İçeride ve dışarıdaki kimi çevrelerin “Türkiye’nin yalnızlaştığı” söylemini ağızlarına sakız ettiği bir dönemde Türkiye’ye gelen yabancı ülke liderlerinin sayısındaki artış dikkat çekmeye devam ediyor. Hristiyanların ruhani lideri Papa Francis’in ardından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden, İngiltere ve İtalya Başbakanları, Katar Emiri başta olmak üzere Ankara pek çok dünya liderini ağırladı.

Irak ile başlatılan yeni dönem ve Kuzey Irak yönetimi ile siyasi ve ticari işbirliğini geliştirmeye yönelik atılan adımlara geçen ay gerçekleşen ziyaretlerle yenileri eklendi. Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun Yunanistan ziyareti ile Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun İran ziyaretini geçen ayın yoğun diplomasi trafiğinde altı çizilmesi gereken oldukça önemli ziyaretler arasında saymak mümkün.

Hiç kuşkusuz bunlar arasında Rusya Devlet Başkanı Putin’in ziyaretinin ayrı bir önemi olduğu daha ziyaret gerçekleşmeden önce sıklıkla vurgulanıyordu, nitekim de öyle oldu.

Rusya’dan alınan doğalgazda yapılan yüzde 6’lık indirim teklifi, Mersin Akkuyu Nükleer Santrali konusundaki çalışmalar, ticaret hacminin 100 milyar dolara çıkarılması hedefi, Güney Akım Projesi’nin Türkiye’den yeni boru hatlarıyla geçirilmesi projesi Putin’in Türkiye ziyaretinin öne çıkan sonuçları arasındaydı.

Türkiye ile Rusya arasında varılan anlaşmaların etki alanının sadece Türkiye ya da Rusya ile sınırlı kalmayıp küresel ekonomileri de etkileyecek mahiyet arz etmesi bu ziyaretin yankılarının uzun süre gündemde kalmasına neden oldu ve öyle gözüküyor ki önümüzdeki dönemde de bu ziyaretin sonuçları konuşulmaya devam edilecek.

Malum, Ukrayna krizinden bu yana Batı dünyası ile Rusya arasında yeniden alevlenen soğuk savaş hızla derinleşiyor. Batı, hem Ukrayna’dakiyenilginin rövanşını alma hem de Rusların Kırım’ı ilhak modelini hâlâ arka bahçesi olarak gördüğü kimi bölgelerde de uygulama niyeti karşısında şimdiden tedbir alma gayretinde.

Batı dünyası Rusya’ya karşı başlattığı soğuk savaşta ekonomik kartlarını devreye sokmuş durumda. Ekonomik abluka başta olmak üzere Batı sahip olduğu tüm unsurlarla Rusya ekonomisi üzerine yükleniyor.

Bu soğuk savaşta Batı’nın elindeki en etkili silahlardan bir diğeri petrol fiyatları üzerinde oynama ve spekülasyon yapma kabiliyeti. Bu çarkı enerji gelirleriyle dönen Rusya ekonomisine darbe vuran oldukça etkili bir silaha dönüşmüş durumda. Petrol fiyatlarının 110 dolarlardan 60 doların altına inmesi Rusya ekonomisini oldukça sarsmış bulunuyor.

Rusya lideri Putin ise Batı’nın bu ekonomik kuşatmasını Türkiye başta olmak üzere bazı ülkelerle aşma gayretinde. Rusya bir taraftan Türkiye ile olan ticari ilişkilerini geliştirirken diğer taraftan Türkiye’nin önünü açan, enerji transferi noktasında kilit ülke konumuna getiren stratejik adımlar atıyor. Nitekim Bulgaristan üzerinden Avrupa’ya doğalgaz akışını sağlayan Güney Akım projesini iptal edip yerine “Türk Akımı” adının verileceğini duyurduğu yeni bir projeyi devreye sokması, “Putin yönetimi, Avrupa’ya giden doğalgaz boru hattının vanasını Türkiye’ye teslim ediyor” diye yorumlandı uluslararası çevrelerde.

Rusya’yı köşeye sıkıştırmak isteyen Avrupa ülkeleri Moskova’ya nefes aldıracak tüm adımlardan rahatsız. Dolayısıyla Türkiye ile Rusya arasındaki bu yakınlaşma AB’de bir hayli tedirginlik meydana getirdi. Nitekim Putin’in ziyareti sonrası Ankara’ya akın eden Avrupalı liderlerin gündemindeki en önemli konuların başında bu yakınlaşmadan duyulan kaygı vardı.

Bundan sonra Batı ile Rusya arasındaki bu soğuk savaşın nereye doğru evrileceği ve Türkiye’nin bundan nasıl etkileneceği sorusu önümüzdeki günlerin de konusu olacak kuşkusuz. Petrol fiyatlarındaki düşüşün önlenemeyişi Rus ekonomisine çok ciddi bir darbe vurmuş durumda. Petrol fiyatlarının düşüşünden Türkiye elbette ciddi bir avantaj elde ediyor. Ancak Türkiye’nin en önemli ihracatçısı durumundaki Rusya’daki ekonomik kriz ve bu krizin iki yıl süreceği beklentisi Türkiye’deki pek çok sektörü etkileyecek nitelik arz ediyor.

Bu noktada, Rusya’nın Batı’ya karşı açtığı savaşta Türkiye’yi bir koz olarak kullanmasının Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerini nasıl etkileyeceği sorusu gündemdeki yerini koruyor. Bu meyanda siyasi analizlerde hem “Türkiye’nin böylesi bir rekabette taraf olmaya hazır olup olmadığı sorgulanıyor hem de “Putin’in, Avrupa’ya giden doğal gaz borularının vanasını gerçekten Türkiye’ye vermek istediğinden emin miyiz?” sorusu dillendiriliyor.

Velhasıl, Avrupa medyasının başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere Türkiye hükümetine yönelik kara propaganda ve içeri destekli algı operasyonları göz önüne alındığında Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinde kritik günlerin yaşanacağını tahmin etmek zor değil. Özellikle paralel yapıya yönelik 14 Aralık operasyonlarının ardından Avrupa Parlamentosu’ndan gelen eleştiri dolu mesajlara, gerek Cumhurbaşkanı Erdoğan gerekse hükümet çok sert karşılık verdiler. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın; “Türkiye Avrupa Birliği’nin önünde kapı kulu değildir. Türkiye azarlanacak, kendisine gündem belirlenecek bir ülke asla ve asla değildir.” açıklamalarından da anlaşılacağı üzere Türkiye-Rusya ve Avrupa Birliği üçgeni arasında oldukça hareketli ve kritik günlerin bizleri beklediğini söylemek mümkün.

 

 

Işid, Irak ve Suriye Krizinin Geleceği

Irak ve Suriye’deki iç savaş Ortadoğu gündeminin ana eksenini oluşturmaya devam ediyor. Her iki ülkenin geleceğine ilişkin belirsizlik de sürüyor. Gerek Irak’ta gerekse Suriye’deki IŞİD’in etkinliği bazı bölgeler haricinde genel olarak kırılabilmiş değil.

Suriye’deki iç savaşın sona erdirilebilmesi için öne sürülen çözüm yolları da tartışılmaya devam ediyor. Bu noktada gündeme gelen formüllerden bir tanesi NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen’e ait. Krize çözüm olarak Bosna modelini öneren Rasmussen, Suriye’nin etnik, dini ve mezhebi olarak kantonlara ayrılmasının düşünülebileceğini dillendiriyor. Rasmussen; “Bu mükemmel bir çözüm değil ama Bosna’da uygulandığında savaş durdu” diyor.

Yine bu meyanda gündeme gelen bir diğer çözüm formülü BM Suriye Özel Temsilcisi De Mistura’nın Suriye’de ‘dondurulmuş bölgeler’ teklifi. Plan, hem rejim hem de muhaliflerin Halep’ten başlayarak belirlenmiş bazı bölgelerde ateşkes ilan etmesini öngörüyor. Suriyeli muhalifler Esed rejiminin daha önce varılan ateşkes anlaşmalarını ihlâl ettiğini hatırlatarak De Mistura planına tepki gösteriyor.

Çözüm olarak önerilen formüller de gösteriyor ki Suriye’nin kriz öncesi bütünlüğünü koruyabilmesi çok zor gözüküyor.

Irak’ta benzer bir durum hakim. Irak’ın parçalanmadan tek parça kalabileceğine ilişkin umutlar neredeyse tamamen ortadan kalkmış durumda. Maliki’in mezhepçi politikalarından müşteki Irak Sünnilerinin Maliki’nin gidişinin ardından çekinceleri giderilmiş değil. Bu sağlanamayınca ülkenin önemli bir bölümünde hâkimiyetini sürdüren IŞİD ile mücadele etkisiz kalıyor. IŞİD’in etkinliğinin kırılmasında Sünni aşiretlerin oynayacağı rol hayati öneme sahip. Ancak Sünni aşiretler IŞİD’e karşı mücadeleye destek vermeleri karşılığında bazı taleplerinin karşılanmasında İbadi yönetiminin de yetersiz kaldığı düşüncesinde.

Irak’ta IŞİD ilerleyişinin ardından ülke gündemindeki en önemli konu Musul’u IŞİD’den geri almak için yapılması planlanan operasyon.

Bağdat ve ABD yönetiminin planı, Irak ordusuna destek veren Şii milislerin yanı sıra, Peşmerge ve Sünni aşiret güçlerinden oluşan ‘Sahva Birlikleri’ benzeri bir gücün de IŞİD’e karşı savaşması. Ancak IŞİD’in Irak’ın Sünni bölgelerinden çıkarılması planı karşısında temel bir sorun duruyor; Sünni bölgelerde yaşayan kesimlerin önemli bir bölümü, Maliki’nin ayrılmasından sonra göreve gelen Haydar İbadi hükümetine de güvenmiyor.

Sünnilerin, Maliki yönetiminde uzun süre devam eden mezhepçi politikalar ve hak ihlalleri tamamen ortadan kalkmadan ve bu yönde somut adımlar atıldığını görmeden IŞİD karşıtı operasyona destek vermesi mümkün gözükmediğinin altı çiziliyor siyasi analizlerde. Bu IŞİD gerçeğinin Irak ve bölge gündemini daha uzun sürece meşgul edeceği anlamına geliyor…

Batı ve Ufuktaki “Filistin Devleti”

Ortadoğu gündemindeki önemli konulardan biri de Filistin Devleti meselesi. Son dönemde Avrupa’dan Filistin’e yönelik olumlu sinyaller gelmesi dikkat çekmeye devam ediyor. Bu noktada geçen ay Avrupa’dan gelen önemli adımlardan bir tanesi Avrupa’nın en büyük ikinci mahkemesi olan Lüksemburg merkezli Avrupa Adalet Divanı’nın Hamas’ı terör örgütü listesinden çıkarma kararı alması oldu. Mahkeme kararının gerekçesi olarak, Hamas’ı terör örgütü olarak suçlayacak yeterli delilin bulunmaması gösterildi.

2006 yılında Hamas lideri Halid Meşal’i ağırladığı için Türkiye’yi ağır bir biçimde eleştiren Avrupa’dan böyle bir kararın çıkmış olması oldukça önemli. Karar, İsrail ve ABD Kongresi ve Ortadoğu’daki kimi rejimler de şok etkisi yaptı demek yanlış olmaz.

11 Eylül saldırılarının ardından dünya genelinde başlayan İslam karşıtı dalga sırasında Hamas’ı terör örgütü listesine alan AB kararı, 13 yıl sonra Avrupa Adalet Divanı tarafından iptal edilmiş oldu.

Avrupa Adalet Divanı’nın bu kararının yanı sıra geçen ay Avrupa Parlamentosu’nun da Filistin’in devlet olarak prensipte tanınması yönündeki karar tasarısını kabul etmesini yine oldukça önemli bir gelişme olarak not etmek gerekir…

Filistin gündemine ilişkin çok daha önemli gelişme ise hiç kuşkusuz Ürdün koordinasyonunda hazırlanan ve 2017 sonuna kadar Filistin topraklarındaki İsrail işgalinin sonlanmasını isteyen Filistin karar tasarısının BM Güvenlik Konseyi’ne resmen sunulması oldu.

Tasarıda, İsrail’den 2017 sonuna kadar, işgal ettiği Filistin topraklarından çıkarak 1967 öncesi sınırlara çekilmesi, başkenti Doğu Kudüs olan Filistin devletinin kurulması ve İsrail ile barış içinde birlikte yaşaması isteniyor.

Ürdün tarafından daha önce Konsey üyelerine dağıtılan tasarıda, çekilme için son tarih olarak Kasım 2016 yer alıyordu. Müzakereler sonucu bu tarih 2017 sonuna alındı.

Tasarıda, iki taraf arasında barışın sağlanabilmesi için uluslararası bir konferans düzenlenmesi fikrine de olumlu bakıldığı vurgulanıyor.

BMGK’da oylamaya sunulmasının zaman alabileceği düşünülen tasarı üzerinde müzakerelerin sürebileceği kaydediliyor. Ancak ABD’nin tasarıyı desteklemeyeceği biliniyor…

Peki, İsrail yönetimini bir hayli rahatsız eden Filistin lehine gelişen bu süreci, Filistin devletinin tanınması yolunda kimi Avrupa devletlerinin sembolik de olsa bir takım adımlar atmasını nasıl okumak gerekiyor? Bütün hukuksuzlarına rağmen her ne pahasına olursa olsun İsrail’in yanında duran Batı dünyası bu pozisyonundan geri adım mı atıyor? Devran dönüyor mu yoksa? Batı Yahudi lobisi fobisini yeniyor mu? Sorularını akıllara getiriyor tabi ki.

Bunu söylemek için çok erken. Ancak bölgede iki devletli çözüm fikrinin Batı’da çok daha geniş bir taban bulmaya başladığı yadsınamaz bir gerçek…

Tunus Tarihinin İlk Özgür Cumhurbaşkanlığı Seçimi

Ekim ayında genel seçimlerin yapıldığı Tunus’ta halk bu kez, Zeynel Abidin Bin Ali’nin devrilmesinden bu yana ilk kez doğrudan cumhurbaşkanını seçmek için sandık başındaydı. İkinci tur seçim yarışı Baci Kaid Sibsi ile Munsif Marzuki arasında geçti ve yarışın favorisi olarak gösterilen Baci Gaid Sibsi cumhurbaşkanlığı yarışında ipi göğüsleyen isim oldu. Sibsi, son parlamento seçimlerini kazanan Nida Tunus partisinin üyesi. Daha önce Merzukiye destek veren İslami çizgideki Nahda Partisi, seçimi boykot etmeyeceğini açıklayarak seçimde belli bir adaya destek vermeyeceğini duyurmuştu.

Seçim, Tunus halkının ülkelerinin 1956’da Fransa’dan bağımsızlığını ilan etmesinden bu yana ilk defa cumhurbaşkanını özgür ve adil bir seçimle iş başına getirecek olma özelliğini taşıyordu. Ülkenin şu ana kadar iki cumhurbaşkanı oldu. Ülkeyi demir yumruk en katı laiklik anlayışı ile yöneten Habib Burgiba ve Zeynel Abidin Bin Ali. Munsif Marzuki de Bin Ali’nin devrilmesinin ardından bu görevi geçici olarak üç yıl yürütmüştü.

Yorum Yazın

Facebook