ÇAĞIMIZ SELEFİLİK EHL-İ SÜNNET

0

İslam dünyası belâ ve musibetlerle imtihanın fazlasıyla bulunduğu dönemlerinden birini yaşıyor. Ortadoğuda kan ve gözyaşı devam ediyor. Coğrafyamızdaki bu sancı yeni bir doğumun habercisi midir?

Kalplerimizi ve kafalarımızı karıştırmak için uygulanan haricî saldırıların zirveye ulaştığı çağımızda, duru bir iç dünyası inşa etmek zorundayız. Kafamızda da kalbimizde de taşların yerine oturması, huzur ve sükunet arayışımıza tekabül ediyor. Ehl-i sünnet kavramı günümüzde aktüel bir değer kazanmıştır. Mezhep çatışmalarının alevlendiği coğrafyamızda düşmanlarımızın tahmin edemeyeceği farklı bir duruş sergilemeliyiz. Karşımıza çıkan sorunların çözümleri kendi medeniyetimizde fazlasıyla bulunmaktadır, yeter ki arayalım.

Ehli sünnet denilince hicrî üçüncü yüzyılda temelleri atılmış, İmam Eş’arî (ö.324/936) ve Matüridî (ö.333/944)’nin sistemleştirdiği itikadi disiplinden söz ediyoruz. Bu iki alimin de yaşadığı dönem üçüncü hicri yüzyıldır.

Kelam tarihi bize İslam’ın ilk iki yüzyılında kader, Allah’ın sıfat ve fiilleri gibi itikadi konularda yoğun tartışmaların yaşandığını, birçok itikadî mezhebin kurulduğunu ancak üçüncü yüzyılın sonu itibariyle ehl-i sünnetin tam hakimiyeti ile bu tartışma ve arayışların nihayetlendiğini belirtir. Tefsir, Hadis ve Fıkıh ilimleri de üçüncü yüzyılda kemâl döneminlerini yaşamışlardır. Şia dışındaki Ehl-i sünnet dışı akımların çoğu tarih sahnesinden çekilmiş, Mutezile, Allah’ın sıfatları ve ahirette görülmesi gibi bazı görüşleri ile İsnâ aşeriye şiası içinde yaşamayı sürdürmüştür.

Ehl-i sünnetteki câzibe ne idi ki efkâr-ı umumiyenin temayülünü celbetti? Oryantalistleri ehl-i sünnetin yükselişini iktidarların yanında durmasına bağlamaları fotoğrafın tamamını temsil eden bir çıkarım değildir.

Kitab ve sünnetin en mühim maksadlarından biri maslahatü’l-müslimîndir. Müslümanların maslahatının sürdürülebilirliği iktidarda kimin bulunacağı sorusundan önce gelir. İktidardan yana olmak ya da muhalefetten yana olmak şeklinde tutum geliştirmek bizi Kitab ve Sünnetin genel maksadlarından uzaklaştırmamalıdır.

Ehl-i sünnetin asıl vasfı iktidarların yanında yer almak değil, müslümanların salâhı ve yeryüzünün salâhının yanında yer almaktır. Bizim medeniyetimizde ehl-i sünnetin eğitimsel ve psikososyal bir karşılığı her zaman olmuştur. İmam Eşari ve Matüridî’nin çeşitli konulardaki görüşleri pek bilinmediği ve üzerinde durulmadığı halde bir konudaki müşterek tavırlarının altı çizilir ve bu tavır kimlik inşa edici bir unsur olarak yaşatılır. Kıbleye dönüp namaz kılanı tekfir etmemek, müslümanım diyenin kılına bile dokunmamak. Sünnî İslam toplumlarında yedisinde yetmişine toplumun maşeri vicdanının en derin katmanlarında bu duygu hakimdir. Ehl-i sünneti, tarihin bir döneminde zirveye taşıyan da belki bu duygu olmuştur. Hadimü’l-haremeyn Yavuz Sultan Selim’in 1517’de hilafeti ve İslam birliğini tesis etmesiyle birlikte ehl-i sünnet, salâhın fesâda ğalibiyeti gibi bir zirveyi yakalamıştır.

Günümüzde ortadoğu coğrafyasında yükselen reaksiyoner akımlar ehl-i sünnet disiplininin ehemmiyetini tebarüz ettirmiştir. Müslümanım diyenin kılına dahi dokunulmaz, bir müslümanın doksandokuz hatası bir iyi tarafı varsa, iyi tarafı üzere ona muamele edilir. Ehl-i sünnet zihinsel ve amelî bir disiplindir. Bu disiplinin gençlere aşılanması ve yaşatılması zorunludur.

Kelam araştırmaları Matüridi ve Eşari mezhebi dışında Selef mezhebinden de söz ederler. Selef çizgisi-mezhebi kitâb ve sünneti detaylarına inmeden kabul etmek ve teslim olmaktır. Selef mezhebi Sahâbe ve Tâbiin neslinin övgü ile zikredilmesi gereken tutumunun adıdır. 2024 yılında hilafetin kaldırılmasının yüzüncü yılı idrak edilecek. Batılı güçler bunu bir yıldönümü olarak kutlar mı bilemeyiz? Bilebildiğimiz hilafetsizliğin ve başsızlığın müslümanlara faturasının ağır olduğudur.

İslam’ın hilafetsiz yıllarında selefî akımlar ön plana çıkmıştır. Kur’an’a dönme ve ilk nesillerin yaşadığı gibi bir İslam yaşama söylemi ile gençleri sürükleyen bu akımların analiz edilmesi ve iyi anlaşılması gerekir. Kanaatimize göre günümüz selefî akımları tarihsel bir çizginin devamı değildir. Zaten selefilik erken dönemde kurulmuş bir mezhep de değildir. Selefiliği sistematik bir mezhep, tutum ve tavıra dönüştüren İbn Teymiye((ö. 728/1328) ve talebesi İbn Kayyım el- Cevziyye (ö. 751/1350)’dir. İbn Teymiyye naslara bağlılığı ve tevhid duyarlılığını öne çıkarmış bir alimdir. İslam dünyasında selefî çıkışlar her dönemde yaşanmakla birlikte selefilik belirli bir yöntemi geleneksel olarak yaşatan bir tutum ve akım olmamıştır. İnşâî bir akım olmaktan ziyade tepkisellik taşıyan ve ilk dönemlerin ruhunu ihyâ amacı güden bir hareket olmuştur. İhyâ ameliyesinin nasıl yapılacağı hususunda görüş birliğine varılmış bir yöntem geliştirilememiştir.

Üç Selefilik

Günümüz selefîliğini kanaatimize göre üç gurupta mütalaa edebiliriz. Sünnî selefîlik, entellektüel selefilik, hâricî selefîlik. Sünnî selefilik denilince Hz. Peygamber’in manevi otoritesini ve mucizelerini reddetmeyen, sünnet malzemesini tartışma konusu etmek yerine yararlanma cihetine giden cemaatlere denir. Bu guruplarda Kur’an ve sünnete bağlılık katsayısı yüksek olmakla birlikte “ehl-i sünnet”, bir söylem olmaktan çıkmış ve yerini “tevhid” söylemine bırakmıştır. Bu isimlendirme değişikliği fikir, üslup ve meşreplerdeki farklılaşmanın da işareti olmuştur.

Sünni selefilik kontrol dışı güç kullanımından yana değildir. Cihad sadece fitneyi ortadan kaldırmak için yapılır. Fitne insanların imansız ve dinsiz ahirete gitme riskinin belirmesidir. Toplumun dinine ve ahiretine yönelik zararlı bir cereyan varsa fitne var demektir. Sünni selefilikte iktidar için cihad yapılmaz, fitneyi ortadan kaldırmak için gerektiğinde cihad yapılır. Mesela müslüman gençleri komünistleştiren nihilistleştiren akımlarla savaşılır. Sünni selefiliğin bir diğer özelliği de devlet kültürüne sahip olmalarıdır. Kurulmuş bir devlete hemen karşı çıkmazlar, duruma bakarlar. İslamın yaşanırlığı ile ilgili bir risk varsa harekete geçerler.

Hz. Peygamber’in manevi otoritesini ve mucizelerini inkar edip, hadislerini de kamuoyu önünde tartışma konusu yapma sureti ile tebarüz eden akım, entellektüel selefilik hareketidir. Bunlar Hz. Peygamber’in hadislerini ve İslami olan her şeyi de tartışma konusu yaparlar. Oryantalizmin etkisi altında bir söylemleri vardır. Batının ürettiği bilimsel bilgiyi müslümanların da üretmesi gerektiğini savunurlar. Onlara göre İslam dünyası krizdedir ve bu kirizin nedeni harici sebeplerden ziyade dahili sebeplerdir, müslümanlardır. Cemaleddin Efgani ve Muhammed Abduh entellektüel selefiliğin ilham kaynağı olmuştur.

Günümüz entellektüel selefiliğinin örneklerinde ehl-i sünnet disiplini büsbütün zayıftır ve “mezhepler üstü” olma vurgusu vardır. Mesela ehl-i sünnet ile ehl-i şiayı ümmetin maslahatı için yakınlaştırma ve birleştirme gayreti dikkat çeker. Tasavvuf disiplinine olan mesafe, selefi cemaatlarin hepsinde korunmuştur. İslamın daha çok teorik yanı ile ilgili bir aksiyonerlikleri vardır. İtikadi ve ameli mezhepleri birbirine yaklaştırma gayretleri bu aksiyonerliğin küçük bir bölümüdür.

Aslında entellektüel selefiliği de kendi içinde ikiye ayırmak lazımdır: Sosyal entellektüel selefilik, liberal entellektüel selefilik. Modern çağda küresel sermayenin oluşturduğu dengesizliklere, gelir adaletsizliğine atıf yaparak dünya sosyal forumu gibi sosyalist tabanlı kuruluşlarla müslümanların işbirliğine gitmesi ve tüketim dernekleri tabanlı sosyal bir atılım yapmasını savunanlar birinci gurubu oluşturmaktadır. Cemaatlerin müslümanları sürüleştirdiğini, düşünce özgürlüğünü daralttığını savunan ve öncelikle kişilik sahibi bireyler yetiştirme düşüncesini söylem edinen akım liberal entellektüel selefiliktir. Bunlara göre Müslümanlar yerellikten uzaklaşmalı, modern araçları kullanmalı ve dünya ile yarışa girerek az gelişmişlikten kurtulmalıdır. İlginç olan şey, liberal entellektüel selefilerin yerelleşmeye mesafeli dururken sosyal entellektüel selefilerin mesafeli durmamasıdır.

Entellektel selefilik Kur’an merkezli bir hareket olduğunu seslendirir. Kendi çizgileri de yoruma dayalı olmasına rağmen İslam geleneği içinde oluşan yorumların dine dönüştürüldüğü iddiasındadırlar. Batı dünyasının emperyal üstünlüğü ve bu durum karşısında müslümanların durumu, düşünce dünyalarının mihverini teşkil eder. Batıya karşı savunmacı ve Kur’an merkezliliğin arkasına saklanmış gizli bir dünya merkezlilik göze çarpar. Çünkü Batı medeniyeti karşısında duyulan ezilmişlik hissi müslümanlardan duygusal planda kopmaya neden olmuştur. Hep “ah şu müslümanlar” diye söze başlarlar. Kanaatlerine göre müslümanlar anlaşılmaz insanlardır ve batı insanı inancı farklı olmasına rağmen etik olarak müslümanların ortalamasından üstündür. Çağdaş giyimli bir kadın ya da erkekle karşılaştıklarında nezâket panik atağı yaşarlar. Sakallı, bol giyimli erkek müslümanları ya da çarşaflı hanım müslümanları gördüklerinde içlerinden onlara karşı itici bir duygu kopar gelir. Hz. Peygamber’in 21. yüzyıldaki ümmetinden duygusal olarak kopuştur yaşadıkları, adı konulmamış bir müslüman sevgisizliğidir ortaya koydukları. 21. asır müslümanından “itizâl” hareketidir düşündükleri.

Entellektüel selefilik müslümanların harici selefilik kadar ciddi bir sorunudur. Çünkü harici selefilik dış dünyada otoriter yapılara karşı bir kaos oluştururken entellektüel selefilik zihinlerde “kaos” gönüllerde “kopuş” oluşturmaktadır. Vahye dayanıldığı iddiasıyla rivayet kültürüne savaş açılmaktadır. Oysa rivayet kültürünün yerine vahiy getirilmiş olmamakta, eleştiri getirilen geleneksel yorumların yerine fiziksel olanı yüceltmeci, dünya merkezli ezilmişlik odaklı yorumlar getirilmektedir.

Harici selefilik “tevhid” söyleminin tepkisel bir aksiyona ve eyleme dönüştüğü yapılanmalardır. Batı emperyalizminin müslüman coğrafyada kaynakları sömürmesi bir yana belirli bir yaşam tarzını da dayatması “tevhîdî bir duruşu” tetiklemiş ve reaksiyoner akımların doğmasına neden olmuştur. İlkokuldan üniversiteye varıncaya kadar batılı eğitim sisteminin belirli bir yaşam tarzını dayattığını ve haram olduğunu söyleyen ve bu tepkiselliklerini tedhiş eylemleri ile hayata geçiren Nijerya kökenli örgütü harici selefiliğin tipik bir örneği olarak gösterebiliriz. Harici selefilikte dikkat çeken en önemli nokta kontrol dışı güç kullanımıdır. Dünyada 200 kadar devlet bulunuyor. Kurulmuş devletlerin belirli bir miktarının tanıması ve desteği olmadan yeni bir devlet kurulamıyor. Herhangi bir devlet hudutları içinde iç ve dış güvenliği sağlayan asker ve polisin dışındaki tüm silahlı unsurların “terör” kapsamında değerlendirilmesine hukuki sonuçları bir yana sosyolojik bir yasa olarak bakmak gerekiyor. Bu bağlamda tanınmış bir devlete ait otoritenin kontrolü ve bilgisi dışındaki tüm güç kullanımlarının terör damgası yemesi doğal bir sonuçtur. İslam cihad fıkhı sanayi devrimi öncesi zamanların izlerini taşımaktadır ve güncellenmesine ihtiyaç bulunmaktadır. Bu fıkıh, tek tetik ya da atışla binlerce insanın ölümüne yol açabilen modern silah sanayii sonrası şartları için yeniden ele alınmak zorundadır.

Harici selefiliğin kontrol dışı güç kullanımında dikkat çeken bir başka husus da İslam’daki mürtedin hükmü ile ilgili geliştirilen tutumdur. Mürted, İslam’a girdikten sonra dininden dönen anlamına gelmektedir. İslam fıkhının mürted ile ilgili hükümleri Hz. Ebubekir zamanında yaşanan irtidat olaylarında sahabenin icmaı ile şekillenmiştir. “Ben Allah’tan başka ilah olmadığına, benim Allah’ın rasulü olduğuma şehadet edinceye, namaz kılıp, zekat verinceye kadar insanlarla savaşmakla emrolundum” (Buhârî, İman, 16) hadisi de yeni kurulmuş bir İslam devletinin üniter yapısının tehdit altında olduğu bir ortamda rivâyet zemini bulmuştur. Hz. Peygamber zamanında vukubulan sahabe icmaı devlet otoritesinin tesisi ve toplum düzeninin sağlanması içindir. Harici selefi akımların pratiğe döktüğü irtidat fıkhı yeniden ele alınmalıdır. Hz. Peygamber sadece cihad sünnetini uygulamamış, aynı zamanda gerektiğinde heyetler göndererek barış görüşmelerinde bulunma sünnetini de göstermiştir. Cihad sünneti, barış sünneti ile birlikte uygulanırsa anlam taşır.

İslam dünyasının karşılaştığı sorunların çözüm potansiyeli kendi iç dinamiklerinde saklıdır. Ehl-i sünnet disiplininin eğitim boyutlu ve sosyokültürel değeri vardır. Harici selefilik müslümanların sessiz çoğunluğundan fiziksel bir kopuşa tekabül ederken, entellektüel selefilik zihinsel bir kopuşa tekabül etmektedir. Fiziksel kopuş bir sorunsa çözümü zihinsel kopuş değildir. Nazarî ve amelî bir aksiyon olan ehl-i sünnet disiplininin, 21. yüzyıl müslümanına getireceği maslahatları yeniden keşf etmek sağlıklı bir yoldur.

Yorum Yazın

Facebook