Cennet Alışverişi

0
Cennet Alışverişi - Osman Nuri Topbaş
- Sayfa : 32

Cenâb-ı Hak biz âciz kullarını yoktan var edip sayısız varlıklar arasında insan, insanlar arasında ehl-i îman, ehl-i îman arasında da Rasûl-i Ekrem (a.s.) Efendimiz'e ümmet kıldı. Hiçbir bedel ödemediğimiz hâlde, tamamen lûtf-i ilâhî ile bu muazzam nîmetlere nâil olduk.
Evet, dünyaya bir bedel ödemeden geldik. Fakat âhirete bedel ödeyerek gideceğiz. Zira Cenâb-ı Hak, sayısız nîmetlerine mukâbil, bizden şükür istiyor. Âyet-i kerîmelerde:
“Allâh'ın nîmetini saymaya kalksanız, onu sayamazsınız...” (en-Nahl, 18)
“Nihâyet o gün (kıyâmet günü, dünyada iken yararlandığınız) nîmetlerden elbette ve elbette hesaba çekileceksiniz.” (et-Tekâsür, 8) buyuruyor.
Şu da bir hakikattir ki bedeli ödenmeyen bir şeye sahiplik iddiâ etmek, abesle iştigaldir. Mü’minler olarak bu cihanda bedelini ödememiz gereken en kıymetli varlığımız ise “îmân”ımızdır.
Elhamdülillâh, Cenâb-ı Hakk'ın “Hâdî” sıfatının tecellîsine mazhar olarak îmanla şereflendik. Fakat Cenâb-ı Hak:
“Ey îmân edenler! Allah’tan, O'na yaraşır şekilde korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin!” (Âl-i İmrân, 102) buyuruyor.
Dikkat edilirse Rabbimiz bizlere “müslüman olarak can verirsiniz” buyurmuyor. Yani son nefesi îmanla verebilme garantimizin olmadığını, her an ayak kayma tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğumuzu bildiriyor. Fakat ne yapıp edip îmanla can vermemizi emir buyuruyor. Zira bu imtihan hayatı bir sefere mahsus. Ne tekrarı var, ne de telâfîsi…
O hâlde müslüman olarak can verebilmek için, canımız pahasına da olsa îmânımızı korumak, ondan bir tâviz vermemek ve her hâlükârda ona sahip çıkmak mecburiyetindeyiz.
Hayatta en zor şey, îman nîmetinin bedelini tam olarak ödeyebilmektir. Zira bunun belli bir sınırı yoktur. Bu sebeple son nefesimize kadar bütün imkânlarımızla Allah yolunda gayret gösterip Cenâb-ı Hakk'ın rahmet ve mağfiretini ümîd etmemiz şarttır.
Çünkü îman, ilâhî bir lûtuf; imtihan, îmânın sıhhat derecesini ölçen bir miyâr; mü’minden beklenen ibadet, takvâ, ihsan, sabır, şükür, fedakârlık, hizmet ve teslîmiyetle îmânı muhâfaza ise, Cenâb-ı Hakk'ın lûtfuyla ilâhî mükâfatlara nâil olmanın bedelidir. Yani Hak Teâlâ, lûtfettiği îman nîmetinin kıymetini idrâk etmemiz için, biz kullarından âdeta bir bedel taleb etmektedir. Bu bedelin nasıl ödeneceğini de şöyle beyan buyurmaktadır:
“Allah, mü’minlerden canlarını ve mallarını, onlara (verilecek) Cennet karşılığında satın almıştır...” (et-Tevbe, 111)
Demek ki içinde bulunduğumuz bu imtihan âlemi, Cennet'in satın alınacağı bir pazar yeri hükmünde. Bu pazardaki en büyük sermayemizin başında gelenlerse, canlarımız ve mallarımız. Hakikatte can kimin, mal kimin? Canı veren kim, malı veren kim?.. Cenâb-ı Hakk'ın ihsân ettiklerini yine O'na teslim ve takdim etmekten ibaret bir imtihan içindeyiz. Kur'ân-ı Kerîm'de hep bunun misallerini görüyoruz.
İşte İbrahim (a.s.)… O büyük peygamber; canıyla, malıyla ve evlâdıyla imtihan edildi. Tevhîdi müdâfaa etmek için Nemrud'un dağ gibi ateşine girmeye râzı oldu. Ateş gülistana döndü. Malını Allah için fedâ etti, Halil İbrahim bereketine nâil oldu. Cenâb-ı Hakk'a adakta bulunduğu evlâdını Allah için kurban etmeye râzı oldu, Cenâb-ı Hak ona hem evlâdını bağışladı hem de Cennet'ten kurban indirdi. Böylece Halîlullah oldu, Cenâb-ı Hakk'ın dostluğuna erişti.
Yine Rabbimiz Kur’ân-ı Kerîm'inde, kendilerine vereceği Cennet mukâbilinde canlarını ve mallarını satın aldığı daha nice îman kahramanlarını haber veriyor.
Ashâb-ı Uhdûd, ateş dolu hendeklerin içine atılırken; Habîb-i Neccar, zâlim bir kavim tarafından taşlanırken; Firavun’un sihirbazları, Mûsâ (a.s.)’a îman etmeleri sebebiyle kolları ve bacakları çaprazlama kesilip hurma dallarına asılırken, Cenâb-ı Hak'tan kendilerini bu zulüm ve işkenceden kurtarıp dünyevî plânda rahata kavuşmalarını istemediler. Onların tek arzuları; îmanlarından tâviz vermeden müslüman olarak can verebilmekti. Böylece uhrevî plânda kazançlı çıkabilmekti. Bu sebeple bir îman zaafı göstermemek için;
 “…Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır ve (en ufak bir tâviz vermeden) canımızı müslümanlar olarak al!” (el-A’râf, 126) diye niyâz etmiş ve Rab'lerine şehîden kavuşmuşlardı.
Asr-ı saâdete baktığımızda da aynı rûhu ve aynı îman heyecanını görüyoruz. Ashâb-ı kirâm, îman nîmetinin bedelini ödemek için büyük cefâlara katlandılar. Mekke'de yıllarca zulüm, işkence ve ambargolara mâruz kaldılar. Evlerini, servetlerini, yurtlarını bırakıp sırf kalplerindeki îmânı muhâfaza için Medîne'ye hicret ettiklerinde ise, bir taraftan müşrikler, bir taraftan münâfıklar, bir taraftan da yahudilerin, yani üç kıskacın arasında bir tevhid ve var oluş mücâdelesi verdiler.
Îmânı uğruna en ağır işkencelere mâruz kalmış sahâbîlerden biri olan Habbâb bin Eret (r.a.) şöyle anlatır:
“Bir gün Allah Rasûlü (a.s.), Kâbe’nin gölgesinde iken yanına varıp kendisine müşriklerden gördüğümüz işkenceleri şikâyet tarzında anlattık. Ardından da bu işkencelerden kurtulmamız için Allah’tan yardım dilemesini taleb ettik. O da bize şöyle buyurdu:
«Sizden evvelki nesiller arasında, yakalanıp bir çukura konan, sonra testere ile baştan aşağı ikiye bölünen ve demir taraklarla etleri tırmıklanan, fakat yine de dîninden dönmeyen mü’minler olmuştur. Allâh’a andolsun ki O, bu dîni tamamlayacak, hâkim kılacaktır... Ne var ki siz sabırsızlanıyorsunuz!..»” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr 29, Menâkıb 25, İkrâh 1)
Ashâb-ı kirâmdan Abdullah bin Revâha (r.a.) Akabe Bey'ati'nde bulunan Medînelilerden biriydi. Medîneliler Akabe'de yalnız Allâh'a ibadet edip şirk koşmamak ve Rasûlullah (a.s.) Efendimiz'i kendi canlarını korudukları gibi korumak üzere bey'at ettikten sonra sordular:
“–Böyle yaparsak karşılığında bize ne var?”
Efendimiz (a.s.) cevâben:
“–Cennet var!” buyurunca, oradakiler:
“–Ne kârlı bir alışveriş! Bundan ne döneriz, ne de dönülmesini isteriz!” dediler. (İbn-i Kesîr, Tefsîr, II, 406)
İşte Abdullah bin Revâha (r.a.), Mûte Harbi'nde bu kârlı Cennet alışverişini tamamladı. Allah Rasûlü'nden şehîd olacağı müjdesini alarak, savaşta can vereceğini bile bile, yüzünü dahî kırıştırmadan, bilâkis büyük bir huzur ve tevekkül ile muhârebeye katıldı. Kendisine dünyayı tatlı, ölümü acı göstermek isteyen nefsinin vesveselerine kulak tıkayıp servetini beytü’l-mâle, canını da Allâh’a takdîm ederek Cennet-i Âlâ’ya uçtu.
Muhtelif sahâbîler de; “ulaşabildiğimiz son mekân kabrimiz olsun” heyecanıyla dünyanın dört bir tarafına sefer ettiler. O diyarlarda hâlleriyle ve kālleriyle tebliğde bulunarak gönüllere tevhîdin mührünü vurdular. Böylece Allah ve Rasûlü ile yaptıkları bey’atlerine sâdık kaldılar.
Medîneli müslümanların yapmış oldukları bu bey’at ile alâkalı olarak -daha evvel de zikrettiğimiz- şu âyet-i kerîme nâzil oldu:
“Allah, mü’minlerden mallarını ve canlarını, onlara (verilecek) Cennet karşılığında satın almıştır. Onlar, Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler. (Bu,) Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’ân’da Allah üzerine hak bir vaattir. Allah’tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır? O hâlde yapmış olduğunuz bu alışverişten dolayı sevinin! İşte bu, büyük kurtuluştur.” (et-Tevbe, 111)
Sahâbe-i kirâm, hep bu âyet-i kerîmenin muhtevâsıyla îmanlarını test ediyorlardı. Zira onlar, hâdiseleri dâimâ îman vecdi ile âhiret penceresinden seyrediyorlardı. Rasûl-i Ekrem (a.s.) Efendimiz'in buyurduğu; “Esas hayat, âhiret hayatıdır.” (Buhârî, Rikāk, 1) hakîkatini, lâyıkıyla idrâk etmişlerdi.
Bu sebeple dünyevî sıkıntılar, gelip geçen çile ve ıztıraplar, onların gözünde ehemmiyetini kaybetmişti. Dünyada nasîb olan Rasûlullah (a.s.) Efendimiz'le beraberlik saâdetini, âhirette de yaşayabilmek için, Allah yolundaki bütün çile ve zahmetleri âdeta nîmet ve rahmet bilmişlerdi.
Yine sahâbeden Sa‘d bin Hayseme (r.anhümâ), Akabe Bey’atleri’nde seçilen on iki temsilciden biri idi. Sa‘d ile babası Hayseme, Bedir günü, kimin gazveye gideceği hususunda kur’a çektiler. Kur’a, Sa‘d’a çıktı. Babası:
“–Yavrucuğum, bugün fedakârlıkta bulun, beni kendine tercih et de senin yerine gazveye ben gideyim!” dedi. Sa‘d (r.a.):
“‒Babacığım! Bunun sonunda Cennet'ten başka bir şey olsaydı, dediğini yapardım!” dedi.
Ve nihâyet Sa‘d (r.a.) âdeta düğüne gider gibi Bedir’e gitti ve orada şehâdet şerbetini içti. Babası Hayseme (r.a.) da Uhud günü şehidlik mertebesine kavuştu. (İbn-i Hacer, el-İsâbe, III, 47, no: 3156)
Câbir bin Abdullah (r.anhümâ) da şöyle demiştir:
“Uhud Harbi’nden önceki gece, babam beni yanına çağırdı ve:
«–Nebî (a.s.)’in sahâbîlerinden ilk şehîd edilecek kişinin ben olacağımı sanıyorum. Rasûlullah (a.s.)’den sonra, benim için geride bırakacağım en kıymetli kişi sensin. Borçlarım var, onları öde. (Yetim kalacak) kardeşlerine dâimâ iyi muâmelede bulun.» dedi.”
Diğer bir rivâyete göre, bu îman heyecanını oğluyla da paylaşma arzusunu şöyle dile getirdi:
“–Câbir! Evde himâyeye muhtaç kızlar olmasaydı senin de şehîd olmanı isterdim!..”
Câbir (r.a.) devamla der ki:
“–Sabahleyin babam ilk şehîd düşen kişi oldu. Bir başka şehîd ile onu bir kabre defnettim. Sonra onu müstakil bir kabre defnetmek istedim. Altı ay sonra onu mezarından çıkardım. Bir de ne göreyim: Kulağı(nın bir kısmı) hâriç, bütün vücudu, kabre defnettiğim günkü gibiydi! Onu yalnız başına bir mezara defnettim.” (Buhârî, Cenâiz, 78)
Hazret-i Câbir (r.a.) bir başka rivâyette de şöyle anlatır:
“Bir defasında ben mahzun bir hâlde iken Rasûlullah (a.s.) ile karşılaşmıştım. Bana:
«–Seni niye böyle üzgün görüyorum?» buyurdu.
«–Babam Uhud’da şehîd oldu. Geride, bakıma muhtaç kalabalık bir âile ve bir hayli de borç bıraktı.» dedim. Bunun üzerine:
«–Allâh’ın babanı nasıl karşıladığını sana haber vereyim mi?» buyurdu. Ben de; «–Evet!» deyince sözlerine şöyle devam etti:
«–Allah, hiç kimse ile yüz yüze konuşmaz, dâimâ perde arkasından konuşur. Ancak, babanı diriltti ve onunla perdesiz konuştu:
“–Ey kulum, ne dilersen Ben’den iste, vereyim!” buyurdu.
Baban:
“–Ey Rabbim, beni dirilt, Sen’in yolunda tekrar şehîd olayım!” dedi.
Allah Teâlâ Hazretleri:
“–Ama Ben daha önce; ölenlerin artık dünyaya geri dönmeyeceklerine hükmettim.” buyurdu.1
Baban da:
“–Ey Rabbim, öyleyse (benim hâlimi) arkamda kalanlara bildir!” dedi. Bu talep üzerine şu âyet-i kerîmeler nâzil oldu:
«Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilâkis onlar diridirler; Allâh’ın, lûtuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile mesrur bir hâlde Rab'leri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehîd kardeşlerine de hiçbir keder ve korku bulunmadığı müjdesini vermek isterler.» (Âl-i İmrân, 169-170)” (İbn-i Mâce, Mukaddime, 13/190)
İşte ashâb-ı kirâm bu Cennet alışverişi heyecanıyla Allâh'ın dîninin şâhidi olarak rahatlarını terk ettiler, bütün dünyaya dağıldılar. Tâ Çin'e kadar gittiler. Afrika'ya girdiler. Kısa bir sürede Atlas Okyanusu'na kadar dayandılar. Ömer bin Abdülaziz zamanında İspanya'ya çıktılar.
Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri de iki sefer İstanbul'a geldi. Çünkü Allah yolundaki gayret ve fedakârlıktan geri kalarak kendi eliyle âhiretini tehlikeye atanlardan olmaktan korktu. Ve Allah Rasûlü'nün; “İstanbul elbette fetholunacaktır…”2 müjdesine nâil olma iştiyâkıyla, seksen küsur yaşında İstanbul seferine katıldı.
İkinci seferinde, İstanbul önlerinde vefat etti. Son nefesini verirken de:
“Beni, adımınızı atabildiğiniz en son noktaya defnedin! Ta ki, benden sonra gelecek İslâm askerleri daha öteye gitsinler.” vasiyetinde bulundu. Hayatıyla olduğu kadar cesediyle de kendinden sonra gelecek îmanlı nesillere hedef göstererek gerçek bir müslümanın gayret ufkunu mîras bıraktı.
Bütün bunlar, kendilerini Allâh'a adayan ashâb-ı kirâmın canları ve malları mukâbili Cennet'i satın aldıkları ilâhî imtihan manzaraları... Cenâb-ı Hakk'ın zikriyle itmi'nâna eren, huzur bulan kalpler... Dünya nîmetlerinin gözden düşüp Allah rızâsının zirveleştiği gönüller...
Bu yıldız şahsiyetler arasında en müstesnâ zirve ise şüphesiz ki Hazret-i Ebû Bekir (r.a.)'tır.
Bir gün Peygamber Efendimiz (a.s.):
“(İslâm'ı tebliğ için) Ebû Bekir’in malından istifâde ettiğim kadar başka hiç kimsenin malından faydalanmadım...” buyurmuştu.
Hazret-i Ebû Bekir (r.a.) ise bu iltifatkâr sözlere karşı gözyaşları içinde:
“Ben ve malım, yalnızca Sen’in için değil miyiz yâ Rasûlâllah?!.”3 demek sûretiyle kendisini bütün varlığıyla Allah ve Rasûlü'ne adadığını ifade etmişti.
Servetini birçok defa tamamıyla Allah Rasûlü’ne getirmiş, tıpkı Rasûl-i Ekrem (a.s.) Efendimiz gibi, fakirliğe düşmekten korkmaksızın infakta bulunmuştu. Hattâ kendisine:
“–Çoluk çocuğuna ne bıraktın yâ Ebâ Bekir?” diye soran Allah Rasûlü'ne büyük bir gönül huzûruyla:
“–Allah ve Rasûlü’nü bıraktım!..” demişti. (Ebû Dâvud, Zekât, 40)
Canını ve malını cömertçe bezlederek âhiret alışverişinden kârlı çıkan bir diğer güzîde sahâbî ise Hazret-i Osman (r.a.)'tır. Cömertlik ve hayâ âbidesi o mübârek sahâbî, Medîne’ye hicret edince müslümanların su sıkıntısı çektiğini görmüştü. Medîne’deki bütün kuyuların suyu acıydı. Sadece bir yahudiye âit olan Rûme Kuyusu’nunki tatlı idi. Yahudi, bu kuyunun suyunu satarak geçiniyordu. Rasûlullah (a.s.) Efendimiz'in işareti üzerine bu kuyuyu büyük bir bedelle satın aldı. Peygamber Efendimiz (a.s.):
“–İnsanların ondan su içmeleri için (kuyuyu) vakfeder misin?” diye sorunca, Hazret-i Osman (r.a.) hiç tereddüt etmeden bu kuyuyu vakfetti. Büyük bir fazîlet daha sergileyerek, kendisinin satın alıp vakfettiği bu kuyudan su alabilmek için, herkesle birlikte sıraya girdi. Rivâyete göre Hazret-i Osman’ın bu eşsiz fedakârlığı üzerine şu âyet-i kerîmeler nâzil oldu:
“Ey huzûra kavuşmuş nefs! Sen O’ndan râzı, O da senden râzı olarak Rabbine dön! (Sâlih) kullarımın arasına katıl ve Cennet'ime gir.” (el-Fecr, 27-30)
İslâm hızla yayılıp Medîne’ye gelenler çoğalınca Mescid-i Nebevî dar gelmeye başlamış ve mescidin genişletilme zarureti doğmuştu. Yine Efendimiz'in bir işâretiyle Hazret-i Osman (r.a.) bu hizmeti de üzerine almıştı. Bunun üzerine de şu âyet-i kerîme nâzil oldu:
“Allâh’ın mescidlerini ancak Allâh’a ve âhiret gününe îmân eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler îmâr eder. İşte doğru yola ermişlerden olmaları umulanlar bunlardır.” (et-Tevbe, 18)4
Yine bu mübârek sahâbî, müslümanların binecek bir deve bulamadıkları, bir deveye ancak üç kişinin nöbetleşe binmek mecburiyetinde kaldıkları Tebük Gazvesi’nde de tek başına 300 deveyi tam teçhizatlı bir şekilde hazırlayarak orduya hibe etti.
Hazret-i Ebû Bekir (r.a.)’ın halîfeliği döneminde bir ara Medîne’de büyük bir kıtlık başgöstermişti. O sırada Hazret-i Osman’ın Şam’dan yüz deve yükü buğday kervanı geldi. Kervanı görenler, buğday satın almak için koştular. Hattâ bir dirhemlik buğday için yedi dirhem teklif ettiler. Hazret-i Osman (r.a.) ise:
“−Hayır! Sizden daha fazla veren var, ona satacağım.” dedi.
Ashâb-ı kirâm, mahzun bir şekilde ayrılıp durumu halîfeye şikâyet ettiler. Hazret-i Ebû Bekir (r.a.), bu hâdisedeki nükteyi sezerek:
“−Osman hakkında hemen kötü düşünmeyiniz!.. O, Rasûlullâh’ın damadı ve Me’vâ Cenneti’nde arkadaşıdır. Herhâlde siz onun sözünü yanlış anladınız.” dedi. Ardından beraberce Hazret-i Osman’a gittiler. Hazret-i Ebû Bekir:
“−Yâ Osman! Ashâb-ı kirâm senin bir sözüne üzülmüştür.” deyince Hazret-i Osman:
“−Evet, ey Rasûlullâh’ın halîfesi! Bunlar bire yedi veriyor, hâlbuki Cenâb-ı Hak, bire yedi yüz veriyor. Biz buğdayı bire yedi yüz verene sattık.” buyurdu.
Sonra da yüz deve yükü buğdayı Allah rızâsı için Medîne fukarâsına infak etti. Yüz deveyi de kurban etti.5
Böyle bir sehâvet güneşi olan Hazret-i Osman (r.a.), ümmetin mes'ûliyetini omuzlarına alarak halîfe olduğunda ise mazlûmen şehîd edilerek canıyla da Cennet'i satın alan bahtiyarlardan oldu.
Medîne’de Ensâr arasında en fazla hurmalığı bulunan, Ebû Talha (r.a.) idi. En sevdiği malı da Mescid-i Nebevî’nin karşısındaki Beyruhâ ismindeki hurma bahçesiydi. Rasûlullah (a.s.) bu bahçeye girer ve oradaki sudan içerdi.
“Sevdiğiniz şeylerden infâk etmedikçe, asla birre (yani hayrın kemâline) erişemezsiniz…” (Âl-i İmrân, 92) âyet-i kerîmesi nâzil olunca, Ebû Talha (r.a.), Rasûlullah (a.s.) Efendimiz'e:
“–Yâ Rasûlâllah!.. Benim en sevdiğim malım, Beyruhâ isimli bahçedir. Onu Allah rızâsı için tasadduk ediyorum. Allah’tan onun sevâbını ve âhiret azığı olmasını dilerim…” dedi. Bunun üzerine Efendimiz (a.s.):
“–Seni tebrik ederim! Kârlı mal dediğin, işte budur!..” buyurdu. (Bkz. Buhârî, Zekât, 44; Müslim, Zekât, 42, 43)
İşte ashâb-ı kirâmın görüş ufku buydu. Gelen her âyete “işittik ve itaat ettik”6 diyor ve hemen o âyetin şümûlüne girerek Allâh'ın rızâsını tahsile gayret gösteriyorlardı. Bunun içindir ki Hazret-i Câbir (r.a.):
“Muhâcirler ve Ensâr’dan imkân sahibi olup da vakfı bulunmayan bir tek kişi bilmiyorum.” buyurmuştur. (İbn-i Kudâme, el-Muğnî, V, 598)
Ecdâdımız Osmanlı da bu ruhla yaşadıklarından, memleketlerini âdeta bir vakıf medeniyeti hâline getirmişlerdi. Zira onlar, “esas hayat âhiret hayatıdır” anlayışıyla, fânîyi fedâ ederek bâkîyi kazanma firâsetiyle yaşayan ve îman nîmetinin bedelini ödemeye çalışan sâlih mü'minlerdi.
Her medeniyet, kendi insan tipini inşâ eder. Bizler de o şanlı ecdâdın torunları olarak büyük bir mes'ûliyetle karşı karşıyayız. Bugün bütün dünyada müslümanlar zor durumda bulunuyor. Türkiyemiz, çeşitli zulüm ve haksızlıklara mâruz kalan İslâm dünyasının sözcülüğünü ve mâşerî vicdanın müdâfaasını yapmaya gayret ediyor.
Asırlar boyunca hakkı tevzî eden, zulme mâruz kalmış mazlumların hâmîsi olan milletimiz, bugün de tarihe altın bir sayfa açmaktadır. Bugün ferden ferdâ hepimiz bu dâvânın gayreti içinde olmalıyız. Bu meyanda bilhassa vatanımıza sığınmak zorunda kalan Sûriyeli Muhâcirlere Ensâr olmaya, onlara İslâm kardeşliğinin gerektirdiği fedakârlıkları sergilemeye mecburuz.
Cenâb-ı Hak cümlemizi, taşıdığı emânetin ağırlığını omuzlarında hisseden, kendisine zimmetli muzdariplerin maddî ve mânevî ıztıraplarını yüreğinde duyan ve bu gayretle gözyaşı kadar alın teri de döken, neticede ise bu fânî pazardaki ebediyyet alışverişinden kazançlı çıkan bahtiyar kullarından eylesin.
Âmîn!..
Dipnotlar: 1) Tirmizî, Tefsîr, 3/3010. 2) Ahmed, IV, 335; Hâkim, IV, 468/8300. 3) İbn-i Mâce, Fedâilu Ashâbi’n-Nebî, 11. 4) Bkz. Hz. Osman Zinnûreyn, Ramazanoğlu Mahmud Sâmî, sf. 145. 5) Bkz. Hz. Osman Zinnûreyn, Ramazanoğlu Mahmud Sâmî, sf. 140. 6) Bkz. el-Bakara, 285.

 

Yorum Yazın

Facebook