Coğrafyamız Şekillenirken Türkİye’yİ Neler Beklİyor?

0
Coğrafyamız Şekillenirken Türkİye’yİ Neler Beklİyor? - Beytullah Demircioğlu
Sayı : 360 - Şubat 2016 - Sayfa : 58

Dış politika gündemi açısından yoğun bir ayı daha geride bıraktık. Gerginliklerle dolu yılın ilk ayında İran-Suudi Arabistan rekabetinin bölgesel yansımaları, Batı ile uzlaşan Tahran’ın kalkan ambargo ile önünün açılması ve tabii sistematik hal alan Türkiye’ye yönelik terör saldırıları geçen ayın öne çıkan gelişmeleri arasındaydı.
Artık Türkiye’nin milli güvenliğini tehdit eden en önemli sorunlardan biri haline gelen Suriye’deki iç savaşta, ABD’nin güven vermeyen ikircikli politikaları, Rusya’nın kanatları altına aldığı Esed rejimi ve terör örgütleriyle Türkiye’nin kırmızı çizgilerini anlamsızlaştırma gayretleri en çok kritik edilen gelişmelerdendi…
Türkiye-İsrail ilişkilerinin normalleşmesi yönünde yürütülen görüşmelerin ardından Türkiye-Mısır ilişkilerinin de yumuşayacağı yönünde bir beklentinin hatta bu anlamda girişimlerin olduğu haberleri dış politik gündemin konuları arasında yer aldı.
Davos zirvesinin gündemi, Esed güçleri ve Hizbullah kuşatması altındaki Madaya’da yaşanan insanlık dramı, Mescid-i Aksa’ya yönelik İsrail tehditleri, Birleşik Arap Emirlikleri’nin başını çektiği bir çevrenin yürüttüğü Türkiye aleyhtarı lobi faaliyetleri ve bu çerçevede uluslararası medyaya yansıyanlar diğer dış politika gelişmeleri arasındaydı.
Bu denli yoğun gündemin öne çıkanlarını değerlendirip önümüzdeki günlere yansımalarının ne olacağı yönündeki beklentileri, ülkemizi ve bölgemizi nelerin beklediği sorusunun cevabını bulmaya çalışacağız.
ABD ve Rusya El Ele PKK Devletinin Taşlarını mı Örüyor?
Evet, hem ülkemiz hem bölgemiz gerçekten çok kritik bir süreçten geçiyor. İçeride bir yandan hendek locası diğer yandan, akademik düzeydeki provokasyonlar almış başını gidiyor. Okulları, hastaneleri, ambulansları dahi hedef alan PKK eksenli kalkışma girişimleri, çok amaçlı kullanılabilen DAİŞ terör örgütü ve eylemleri ile Türkiye kaosa sürüklenerek içine kapatılmak isteniyor.
Türkiye, başına musallat edilen terör ve onun siyasi görünümlü bilumum uzantılarıyla meşgul edilirken Suriye ve Irak’ın yeniden şekillendirilme süreci de tam gaz devam ediyor. Bir başka ifadeyle Irak ve Suriye’nin Skyes Picot anlaşması ile çizilen sınırları tabir caizse güncelleniyor. Bu güncellemenin sonunda mesela Suriye’de nasıl bir tablo oluşacak?
Humus, Tartus, Baniyas ve Lazkiye’yi de içine alan butik bir Nusyari devletçiği, Halep’in doğusundan Haseke ve Kamışlı’ya uzanan bölgede önce özerklik sonra da bağımsızlık yolunda ilerleyecek bir PKK nüfuz alanı, Deraa, İdlib, Halep ve Hama’yı içeren bölgeyi ise Sünnilere bırakan bir taksimden bahsediliyor ABD’nin stratejik üretim dehlizlerinde.
Daha önceki yazılarımızda ifade ettiğimiz gibi ne ABD’nin ne Rusya’nın DAİŞ gibi kullanışlı bir aktörü ortadan kaldırma diye bir önceliği yok. En azından şimdilik.
“Dünyanın iki süper askeri gücü karşısında esamisi okunmayacak bir terör örgütü neden hâlâ ortadan kaldırılamıyor?” sorusuna kimse makul bir cevap veremiyor. Cevap şu mu acaba? Bu coğrafyadaki stratejik hedeflerini tahkim etmeden bu çok kullanışlı gerekçe ortadan kaldırılmak istenmiyor. Böyle bir gerekçenin mevcudiyeti hem Rusya, İran ve Esed bloğunun işine geliyor hem de Suriye konusunda neye oynayacağını bir türlü kestiremeyen ABD ve onun öncülüğünü yaptığı Batı dünyasının...
Sözüm ona DAİŞ ile mücadele gerekçesiyle Suriye’de başlattığı saldırılar sonunda bugün Rusya’nın, DAİŞ’in öldürdüğünün çoAk ama çok ötesinde masum sivilleri katletmiş olması gerçeği her nedense görülmüyor Batılı çevrelerde. Rus uçaklarının, Esed’in varil bombalarından farksız bombardımanıyla okulları, hastaneleri rastgele ya da bilinçli bir biçimde hedef alması, çocukları katletmesi dünyada eleştiri konusu dahi yapılmıyor. Neden? Çünkü şurası çok açık ve net bir biçimde görülüyor ki farklı noktalarda durduğu söylenen ABD ve Rusya, Suriye’nin geleceğini Suriye halkının tercihlerine bırakmak istemiyor. Bunu, Şii eksenli yayılmacı politikalarını, ümmetin çıkarlarının önünde tutan İran da istemiyor. Onun için Suriye’nin bugün içler acısı durumunun müsebbipleriyle uğraşmıyorlar. Aksine bu inanılmaz insanlık dramının en büyük sorumlusu, zalim bir diktatöre karşı mücadele eden muhalifleri hedef alıyor stratejik çıkarlarını her türlü insani ve islamî değerin önüne koyanlar…
Bu noktada Türkiye, kendi güvenliğini de tehdit eden, stratejik çıkarlarını, her türlü insani ve islami değerin önüne koyan çevrelere karşı belirlediği kırmızı çizgilerini koruyabilecek mi peki? Türkiye açısından, Suriye’nin geleceğinin belirleneceği önümüzdeki süreçte en çok kritik edilecek konu bu olacak herhalde. ABD’nin Suriye’de PKK terör örgütünün uzantısı PYD ile Türkiye’nin kaygılarını göz ardı ederek geliştirdiği ilişkileri sürdürmesi Ankara’yı son derece rahatsız ediyor. ABD, PKK’yı terör örgütü olarak kabul etse de PYD konusunda Washington yönetimi Türkiye ile aynı görüşte olmadığını belirtiyor.
Hakeza düşürülen uçağının ardından Rusya, PKK/PYD gibi terör unsurlarıyla temasını ve işbirliğini artırmış vaziyette. Bu noktada Sultanahmet saldırısının ardında Rusya’nın parmağının olabileceği bizzat yabancı kaynaklarca dile getiriliyor.
Her iki ülkenin kanatları altındaki PYD ise Esed ve İran desteği sayesinde ele geçirdiği yerlerin demografik yapısını değiştirmekle meşgul. Sırtını ABD ve Rusya’ya dayayan PYD bu mütecaviz politikalarını daha nereye kadar sürdürecek ve bunun sonuçları ne olacak?
Rus, Hizbullah ve İran askerlerinin desteğindeki Esed güçlerinin Türkiye sınırına doğru genişlemesini kolaylaştıracak şekilde ilerleyişini sürdürmesi ise bir başka gelişme.
Türkiye, sınırında oldu bittiye müsaade etmeyeceğini belirtiyor. Ama nasıl?
Yazımızı kaleme aldığımız günlerde Cenevre’de gerçekleşmesi beklenen Suriye barış görüşmeleri zirvesi bir kez daha ertelenmişti. Ertelenmenin en önemli nedeni zirveye kimlerin katılacağı konusunda yaşanan ciddi görüş farklılıklarıydı. Zirveye Türkmenlerin çağrılmaması, buna mukabil PYD’nin masada olması talebine Türkiye net bir biçimde karşı çıkıyordu.
Sonuç olarak Suriye’deki vekalet savaşında oldukça kritik bir dönemece girilmiş bulunuyor. Hem cephede hem siyasi sahada önemli gelişmelerin nereye evrileceği sorusunun cevabı oldukça önem arz ediyor.

“Büyük Şeytan”, “Şer Odağı” ile Neden Barıştı?
İran ile ABD öncülüğündeki Batı koalisyonu arasındaki nükleer sorun nihayet çözüldü. Bu gelişmeye paralel Suudi Arabistan’da Şii dini lider Nemr Bakır en-Nemr’in idam edilmesi ise İran -Suudi Arabistan arasındaki gerginliği had safhaya çıkardı.
Gerek Suriye’de eli kanlı Esed rejimine yönelik hâmiliği ile gerekse mezhepçi-etnik yayılmacı politikaları ile gündemde olan İran’ın, Batı dünyası ile uzlaşmasının hem İran’a hem de bölgeye neler getireceği merak konusu?
Belki ondan önce merak edilen bir başka hatta daha önemli husus, Batı dünyası daha düne kadar şeytanlaştırdığı, “Şer Odağı” olarak nitelendirdiği İran’ı bugün neden gözdesi haline getirdiğidir.
Yine buna mukabil Tahran yönetimlerinin yıllardır diline pelesenk ettiği “Büyük Şeytan” söyleminden neden geri adım atarak ABD ile uzlaşma yoluna gittiğidir?
Bunun gibi yığınla soru şu sıralar uluslararası siyasi analizlerin gündeminde hararetli bir biçimde tartışılıyor. Batı’nın, İran ile uzlaşmasının nedenlerine ilişkin konjonktürel, ekonomik siyasi birçok husus sıralanıyor.
Batı’nın Şii İran’ı, Sünni dünyaya karşı bir denge unsuru olarak devreye soktuğu dillendirilen gerekçeler arasında mesela. Özellikle 11 Eylül’den sonra Batı’nın, İslam dünyasını birbirine kırdırma stratejisini izlediğini Ortadoğu’da son yıllarda cereyan eden gelişmelere bakarak söylemek mümkün.
Özellikle ABD’nin Irak işgali ile başlayan süreçte Irak’ta Sünnilerin sistemin dışına itilmesinin ötesinde zulme varan ötekileştirme politikalarında Maliki yönetimi kadar buna göz yuman hatta bu anlamda ön açıcı bir rol üstelenen ABD’nin payı çok ama çok büyük. Irak’ı sözümona özgürleştirmek için işgal eden ABD’nin çekip giderken geride İran’a teslim edilmiş bir Irak bıraktığını unutmamak lazım...
Batı-İran uzlaşması neyi değiştirecek sorusuna gelecek olursak.
Evet yıllardır İran’ın belini büken ambargo İran ekonomisini önemli ölçüde rahatlatacak. Ancak düşen petrol fiyatları göz önüne alındığında ambargoların kalkmasının İran ekonomisinde çok büyük bir sıçrama meydana getirmesi beklenmiyor. Ancak yine de orta ve uzun vadede ambargonun kalkması küresel düzeyde çok geniş bir çevre için ekonomik bir fırsat olarak görülüyor. Bir takım riskleri beraberinde getirse de buna Türkiyede dâhil…
Ambargonun kalkmasının muhtemel siyasi sonuçlarına ilişkin neler öngörülüyor?
İran iç dengeleri açısından ambargonun kalkmasının yaklaşmakta olan seçimlerde Ruhani’nin elini güçlendireceğinin altı çiziliyor. Ancak Obama sonrası ABD-İran ilişkilerinin nasıl seyredeceği şimdilik meçhul. Eski günlere dönme ihtimali kapının eşiğinde duruyor gibi.
İran’ın önünü açan yeni dönemin, en çok Körfez ülkelerini tedirgin ettiği ise muhakkak. Direk karşı karşıya gelme durumu belki olmayacak ama bölgedeki vekâlet savaşlarının baş aktörleri Körfez ülkeleri ile İran’ın çok daha çetin geçecek bir sürece hazırlandıkları tahmin etmek zor değil. Özellikle Basra Körfezi üzerinde İran ile Körfez ülkelerinin hakimiyet savaşının derinleşeceği, ekonomik açıdan rahatlayacak olan Tahran’ın vekaleten yürüttüğü çatışma alanlarına daha çok kaynak aktaracağı beklentiler arasında.
Velhasıl yüksek tansiyonlu günleri daha uzun bir süre yaşayacak gibi duruyor Ortadoğu coğrafyası…

 

Yorum Yazın

Facebook