Değişen Dengeler ve Değişen İttifaklar

0
Değişen Dengeler ve Değişen İttifaklar - Beytullah Demircioğlu
Sayı : 363 - Mayıs 2016 - Sayfa : 60

Dış politika gündemi açısından hareketli bir ayı daha geride bıraktık. İslam İşbirliği Teşkilatı’nın İstanbul’da gerçekleşen 13. zirvesi gerek katılım gerekse alınan kararlar açısından teşkilatın tarihe geçen zirvelerinden biri oldu.
Suud Kralı Selman’ın Türkiye ziyareti bir müddettir dikkatleri üzerine çeken Ankara-Riyad arasındaki işbirliğini daha ileriye taşıması açısından oldukça önemliydi…
 Bir taraftan Suudi Arabistan ile ilişkisini derinleştiren Ankara, Riyad yönetiminin rekabet halinde olduğu İran ile de birçok alandaki görüş ayrılığına rağmen yakın temas halini sürdürdü. İran Cumhurbaşkanı Ruhani’yi Ankara’da ağırlayan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın mezhebi gerginlikleri sona erdirebilme ve denge politikası çerçevesinde verdiği mesajlar bir hayli gündem oldu...
Sıkıntılarla dolu Türkiye Avrupa Birliği ilişkilerindeki gündem ise Avrupa Parlamentosu’nun tartışılan Türkiye raporu oldu. PKK terörünü görmeyen, Türkiye’nin terörle mücadelesine şüphe düşüren bir dilin hâkim olduğu raporda insan hakları ihlalleri ve ifade özgürlüğüne yönelik eleştiriler ön plandaydı.
 Öte yandan Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun Strasbourg'da Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi'nde hem Avrupalılara hem içerideki yabancılaşmış çevrelere verdiği ders niteliğindeki mesajlar bir hayli yankı buldu…
Suriye’de ABD’nin terör örgütü PYD ile yürüttüğü kirli pazarlık, eski müttefikler Esed rejimi ile  PYD’nin alan hakimiyeti kavgası, artık anlamsız hale gelen ateşkes ve Cenevre’de tıkanan görüşmeler geçen ayın Suriye gündeminde öne çıkan gelişmelerindendi…
ABD 11 Eylül Defterini Neden Açtı?
Son dönemde yaşanan bölgesel ve küresel gelişmeler uluslararası dengeleri de değiştiriyor haliyle. Değişen dengelerin ortaya çıkardığı yeni konjonktürde alınan yeni siyasi pozisyonlar kimi ortaklıkların bozulmasına sebep olurken yeni ortaklıkların, yeni ittifakların da yolunu açıyor.  Bu anlamda nerelerden nerelere gelinebildiğinin en iyi örneği herhalde uçak krizi sonrası Türkiye-Rusya ilişkileri olsa gerek.  Stratejik ortaklıktan hasımlığa dönüşen bir denge değişimi...
Benzer boyutta olmasa da bu çerçevedeki bir başka değişimi ABD ile Suudi Arabistan’ın başını çektiği Körfez ülkeleri yaşıyor. ABD ile Körfez ülkeleri arasındaki müttefikliğin sarsılması, Türkiye-Rusya arasında yaşanan uçak krizi gibi anlık bir hadise sonucu olmuş değil. Aksine uzun vadeye yayılan bir politikanın sonucu olarak ABD ile Körfez ülkeleri arasında bir hayli soğuk rüzgârlar esiyor şu günlerde.
ABD kongresinin, Suudi Arabistan’ın 11 Eylül saldırılarında rolü olduğunu vurgulayan ve Suudi Arabistan'a yargı yolunu açabilecek olan bir yasa tasarısı üzerinde çalışıyor haberleri geçen ayın dünya gündeminin önemli gelişmelerinden biriydi.
 ABD kongresinin bu hazırlığına Suudi Arabistan, elindeki 750 milyar dolar değerindeki Fed tahvilleri ve bonolarını satma restini çekerek karşılık verdi. Dolara ve dolayısıyla ABD ekonomisine büyük darbe vurabilme anlamına gelen bu rest tüm dünyada ciddi yankı uyandırdı.
Bu restleşmenin yaşandığı günlerin hemen akabinde Obama soluğu Riyad’da aldı. Suudi Arabistan yönetimini rahatlatmak adına. Fakat Obama’yı Riyad’da soğuk bir karşılama bekliyordu. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı hava alanında bizzat karşılayan Kral Selman, Obama’yı karşılamaya valisini gönderdi.
Obama'nın Riyad'da soğuk karşılanmasının nedenini Suudi Arabistan eski istihbarat şefi Türki Faysal’ın CNN televizyonuna verdiği mülakatın satır aralarından çıkartmak mümkün. Eski istihbarat şefi Türki Faysal "Eski günlerin geri gelmesini bekleyemeyiz" diyordu. Faysal her iki ülkenin de değiştiğini söyleyerek, 'ilişkiler yeniden değerlendirilmeli.' açıklamasında bulunmuştu.
Peki, bu soğukluğun, bu restleşmenin arka planında yatan ne?
ABD neden bugün 11 Eylül defterini yeniden açma ihtiyacı duydu?
11 Eylül saldırılarını düzenleyen 19 saldırganın 15’inin Suud vatandaşı olduğunu Amerikalılar bugün anlamadılar herhalde. Sıkıntı başka.
Bu noktada altı çizilen hususlar şunlar: Suudi Arabistan, Kral Selman ile birlikte kontrolden çıkıyor izlenimi veren politikalar izlemeye başladı…
ABD’nin küresel siyasetinde, Ortadoğu ve Körfez bölgesi artık birinci öncelikli konu olmaktan çıkıyor. Körfez ülkelerinin ABD açısından ekonomik anlamda da cazibesini kaybettiği değerlendirmesi  bu noktada altı çizilen hususlardan bir diğeri.
Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkeleri açısından ise ABD’ye karşı olan güven aşınması Irak’ın işgaliyle başladı denebilir. ABD’nin Irak’ın, İranlaşmasına göz yumması hatta bunun önünü açan bir politika izlemesi daha sonra bu politikasını Suriye’de de sürdürmesi, Yemen’de benzer bir pozisyon alması ve son olarak İran’ın nükleer çalışmaları konusunda varılan uzlaşı Körfez ülkeleri açısından bardağı taşıran son damla oldu denebilir. ABD ile Körfez ülkeleri arasında derin bir güven bunalımı oluştu. Kendilerini o çok güvendikleri müttefikleri tarafından arkadan bıçaklanmış gibi hisseden Körfez ülkeleri yeni arayışların içine girdi.
Körfez ülkelerinin büyük abisi pozisyonundaki Suudi Arabistan’ın Türkiye ile yakınlaşması böyle bir arayışın ürünü olarak ortaya çıktı. Batı’nın direkt ya da dolaylı desteğiyle her geçen gün nüfuz alanını genişleten İran’a karşı Suudi Arabistan, kral Abdullah döneminde başta Mısır’daki darbeye yaklaşım ve İhvan konularında ayrı düştüğü Türkiye ile ilişkilerini yeniden gözden geçirme kararı aldı. Bu karar yeni kral Selman döneminde çok daha hızlandı. Karşılıklı ziyaretlerle bu ilişki ekonomik, siyasi ve askeri birliktelikle stratejik ortaklığa dönüştü.
2015'te Suudi Arabistan liderliğinde kurulan ve 35 Müslüman ülkenin içinde bulunduğu güvenlik ittifakı ile Türkiye-Suudi Arabistan ilişkileri daha önemli bir noktaya geldi. Bu meyanda mesela “İslam Ordusu” fikri Türkiye’nin katkılarıyla hayata geçirildi. “Kuzey'in Gök Gürültüsü” adıyla ve 200 bin askerin katılımıyla gerçekleşen askeri tatbikat küresel anlamda gözlerin İslam Ordusu’na yönelmesine neden oldu.
Geçen ay Türkiye’de düzenlenen İslam İşbirliği Teşkilatı 13. zirvesinin, Türkiye-Suudi Arabistan ilişkilerinin daha ileriye taşınması açısından oldukça verimli geçtiğini söylemek mümkün.
Elbette Ankara ile Riyad arasındaki bu yakınlaşmadan birilerinin rahatsızlık duyduğunu tahmin etmek zor değil.  Türkiye’de gerçekleşen İslam İşbirliği Teşkilatı zirvesinden verilen mesajlar, İslam Ordusu veya İslam polisi gibi kararlar göz önüne alındığında kontrolden çıkan bir Türkiye’nin ardından, kontrolden çıkan S. Arabistan ve İslam dünyası görüntüsü küresel sistem açısından elbette kaygı verici bir durum olarak görüldü...
Evet Türkiye Suudi Arabistan yakınlaşması, bölgesel sorunlar karşısında ortak bir strateji ile hareket etme kararı oldukça önemli. Dileriz bu strateji konjonktürel değil uzun soluklu olur. Yine dileriz İslam İşbirliği Teşkilatı’nın, Türkiye’nin dönem başkanlığında son zirvesinde verilen mesajlar ve alınan kararlar hayata geçirilebilir…
Toparlarsak, Suudi Arabistan eski İstihbarat Şefi Türki Faysal’ın ifade ettiği gibi artık Körfez ülkeleri ile Amerika ilişkileri eski tadında olmayacak. Ayrıca bu tadın daha da kaçması muhtemel gözüküyor. Çünkü Obama sonrası Amerikan dış politikasının, özellikle de Ortadoğu siyasetinin nasıl şekilleneceği tam bir muamma.
Dolayısıyla düşen petrol gelirleriyle sermayesi sürekli eriyen ve Batı dünyasına karşı büyük güvensizlik içindeki Körfez ülkeleri biraz da mecburiyetle yeni arayışlara yönelmeyi sürdürecekler. Ancak bu noktada en büyük handikapları kendi iç dengelerini nasıl sağlayacakları sorusu ile ilgili. Bu handikaplarını aşabilmeleri için çok ciddi adımlar atmaları gerekiyor. Arap baharı denen halkların siyasi değişim ve dönüşüm taleplerinin üzerine Batı’nın yardımları ya da sessiz kalışlarıyla ve karşıt devrimlerle kül dökülmüş vaziyette. Ama alev içten içe yanmaya devam ediyor. Bu durum sadece devrim süreçlerini yaşamış ülkeler için geçerli değil tüm bölge için geçerliliğini koruyor.
Bu noktada belki söz olarak şunun altı çizilebilir.
 Evet Körfez ülkeleriyle özelde ABD genelde Batı dünyası arasında ciddi bir güven bunalımı var ancak bu taraflar arasında her şeyin bittiği anlamına gelmiyor. Güven sorununa rağmen ABD ile Körfez ülkeleri arasında menfaat ilişkisi diyebileceğimiz ilişki bir süre daha devam edecek gibi gözüküyor.  

Türkiye-Mısır İlişkilerinin Normalleşmesi için Yapılması Gereken…
Türkiye Suudi Arabistan yakınlaşması ile birlikte en çok dillendirilen husus, Riyad yönetiminin Türkiye ile Mısır’ın arasını bulma gayretleri oldu. Hatta Kral Selman’ın İİT zirvesine Sisi’yi de getireceği dahi konuşuldu. Türkiye- Mısır ilişkilerinin düzelmesini Suud yönetimi gerçekten çok istiyor. Ancak bu normalleşmenin nasıl sağlanabileceğine ilişkin bir formül bulunmuş değil. Türkiye darbe lideri Sisi’ye yönelik kararlı tutumunu sürdürüyor. Darbe yönetiminin de başta Müslüman Kardeşler olmak üzere siyasi muhaliflerine yönelik baskı politikasındaki kararlılığı sürüyor.
Siyasi istikrarı sağlayamamış, baskıcı uygulamalarıyla toplumun tüm kesimlerinin tepkisini toplamış, ekonomik kötü gidişatın önüne geçememiş, güvenliği temin edememiş bir görüntü çizen Sisi yönetimine karşı aslında Mısır kamuoyunda ciddi bir tepki var. Bu yapının daha ne kadar dış destekle ayakla tutulabileceği yoğun bir biçimde tartışılıyor.  
Sokaktaki vatandaşın yanı sıra Mısır ordusu içinde de Sisi’ye yönelik güven bunalımının derinleştiği yönündeki haberleri okumak mümkün.  Mısır’da siyasi bir değişimin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği, Sisi’nin gidici olup olmadığı şu sıralar Ortadoğu’nun tartışılan sıcak gündemlerinden biri. Peki bu değişim en sorunsuz ya da en az zararla nasıl gerçekleşebilir?
Ortadoğu’yu en iyi takip eden gazetecilerden biri olarak takdim edilen Guardian’ın eski dış politika yazarı David Hearst’e göre, “Sisi giderse, olabilecek en iyi şey, yerine bir başka generalin geçmesi. O kişinin de kademeli olarak mahkûmları bırakması, bu kişinin aynı zamanda ‘Rabia'da yaşananlardan ben sorumlu değildim’ diyecek bir kişi olması gerekiyor.”
Hearst’ın bu formülü yakın zamanda hayata geçebilir mi bilinmez ama Türkiye-Mısır ilişkilerinin, Suudi Arabistan kralı Selman’ın yoğun arabuluculuk gayretlerine rağmen normalleşmesi mevcut konjonktürde bir hayli zor gözüküyor. Bu normalleşmenin sağlanabilmesi için Riyad’ın Ankara’yı değil, Ankara’nın Riyad’ı siyasi baskıları kaldırması, bütün siyasi oluşumların katıldığı adil bir seçime gidilmesi yönünde Sisi yönetimi üzerindeki baskısını artırması yönünde ikna etmesi gerekiyor.

AP’nin Türkiye Raporu ve Batı’nın Samimiyetsizliği
Avrupa Parlamentosu Türkiye raporu geçen ayın tartışılan olaylarından biriydi. İnsan hakları ihlallerine yönelik suçlamalar yine ön plandaydı. PKK terörünü görmeyen ama Türkiye’nin terörle mücadelesine ilişkin kaygıları dile getiren raporun detaylarına girecek değiliz. Batı’nın, demokrasinin üstünlüğü, insan hakları ihlalleri, ifade özgürlüğü konusundaki samimiyetsizliğine bir kez daha dikkat çekmek istiyoruz.  
Demokrasinin beşiği diye takdim edilen Fransa’nın Cumhurbaşkanı François Hollande geçen ay yine Mısır’ın darbeci liderinin ayağına kadar gitti. Hem de insan hakkı ihlalleri konusunda son dönemde çok yoğun eleştiriler aldığı bir dönemde Sisi’yi bir kez daha onura etti. Darbe lideri Sisi ile imzaladığı milyarlarca dolarlık başta silah ve teknoloji transferi anlaşmalarını cebine koydu ve ülkesine döndü. Demokrasi, insan hakları, ifade özgürlüğü gibi değerlerin Batı için kontrol etmeye, sömürmeye çalıştığı ülkelere karşı sadece ve sadece birer sopa vazifesi icra ettiğini bir kez daha göstermiş oldu.

Amerikalı Müslümanlar 'örnek vatandaş'
ABD'de Sosyal Politika ve Anlayış Enstitüsü tarafından yapılan araştırmanın sonuçları, Amerikalı Müslümanların "en dindar ve vatansever" dini gruplar arasında olduğunu ortaya koydu. Müslümanlar, Yahudiler, Protestanlar ve Katoliklerle yapılan anketleri derleyen raporda, Amerikalı Müslümanlar, son aylarda özellikle Cumhuriyetçi başkan aday adaylarının söylemlerindeki Müslüman karşıtı propagandanın aksine "örnek vatandaş" olarak değerlendiriliyor.
Geçen yıl özellikle Paris ve Kaliforniya eyaletinin San Bernardino şehrindeki terör saldırılarının ardından ABD'de Müslümanlara ve camilere yönelik saldırılarda ciddi artışlar kaydedilmişti. 2016 yılı başında yapılan bu araştırma, söz konusu saldırılara rağmen Amerikalı Müslümanlar sivillerin hedef alınmasına en fazla karşı olan dini grup oldular. Araştırmanın ortaya koyduğu çarpıcı sonuçlardan biri de Amerikalı Müslümanların yüzde 65'inin "sivillerin askeri unsurlar tarafından hedef alınıp öldürülmesine" karşı olmaları. Aynı konuyla ilgili oran Yahudilerde yüzde 45, Katoliklerde yüzde 43 ve Protestanlarda ise yüzde 42 olarak tespit edildi.

 

Yorum Yazın

Facebook