Ehl-i Dildir Diyemem Sinesi Saf Olmayana

0
Ehl-i Dildir Diyemem Sinesi Saf Olmayana
Ehl-i Dildir Diyemem Sinesi Saf Olmayana - Adem Ergül
Sayı : 384 - Şubat 2018 - Sayfa : 6


Yazımıza serlevha yaptığımız söz, 17. Yüzyıl şairlerimizden Nef’î’ye ait bir beytin ilk mısrası. Beyit bir bütün hâlinde şöyle ifade ediliyor:
Ehl-i dildir diyemem sinesi sâf olmayana
Ehl-i dil birbirini bilmemek insâf değil
“Ehl-i dil” Farsça bir terkip olarak “Gönül ehli” demektir. Nef’î bu beytinde, yüreğinde kirli düşünceler, inanışlar, zanlar, kin, fesat ve haset gibi kötü duygular taşıyan kimselere, hiçbir zaman “gönül ehli” denilemeyeceğini ifade eder ve sonra da gönül ehli kimselerin birbirini tanımamasının söz konusu olamayacağını beyan eder.
Evet, bütün âriflerimiz aynı hakikati farklı şekil ve mertebelerde dile getirmişlerdir. Bir et parçası olan yürekle, kalbi birbirinden ayırmışlar ve esas kalbin, -maddi et parçası olan yürekle bir şekilde ilgisi olsa da- insan hakikatinin özü olan Rabbânî bir latife olduğuna dikkat çekmişlerdir. Türkçemizde bu kalp genellikle “gönül” kelimesiyle ifade edilmiştir. Bu gönle sahip olmak, bir tasfiye (arındırma) sürecini gerekli kılmaktadır. Hakikatte herkesin böyle bir cevhere istidadı olsa da, ihmâli ya da gerekli gayreti bulunmaması ve Hakk’ın rahmetine erişememesi sebebiyle bu nimetten mahrum kalabilecektir. Mevlânâ, her kalbin bir gönül kalitesinde olmadığını bir hikâye ile şöyle anlatır:
“Ömrün nihâyete erince, solmuş, pörsümüş, çürümüş bir kalbi te­neşir tahtasına yatırıp Hakk’a doğ-ru götürürsün. «Padişahım!» dersin, «Sana gönül getirdim, bizim buralarda bundan daha iyi gönül bulunmaz.» Cenâb-ı Hak da sana buyurur ki:
«Ey küstah, burası mezarlık mıdır ki, ölü bir gönül getiriyorsun? Yürü git, padişah huylu bir gönül getir.»
“Sen; «Bende de gönül var» diyorsun, diyorsun ama; gönül arşın üzerinde olur, halbuki sen, aşağı-lardasın, aşağılıklarda bulunmadasın. Kara balçıkta da su bulunduğunu herkes bilir; fakat o su ile abdest alınmaz ki! Balçığın içinde su vardır, vardır ama, o balçığa yenilmiş, balçıkta kaybolmuştur. Sen de gönlüne; «Bu da gönüldür» diyemezsin! Çünkü senin gönlün de kirli emellere, şehvete, hiddete, mevki hırsına, dünya isteklerine mağlup olmuş, onlar arasında kaybolup gitmiştir. Göklerden de üstün olan gönül, peygamberlerin ve sâlihlerin gönülleridir. Onların gönülleri çamurdan, yani kirli isteklerden, günahlardan arınmış, temizlenmiş, saf bir hâl almıştır. Manevi neşeleri arttıkça artmış, coşmuştur.”
Gönül insanı, şerh-i sadra yani gönül açılmasına mazhar olmuş kişidir. Kur’ân-ı Kerim’in beyanına göre iman ve İslâm’ın ilk işâreti, gönül açılmasıyla başlar. Bu açılma, Hakk’a yakınlık (kurbiyyet) ölçüsündedir. Bu yakınlığı temin edecek taat ve ibadetler, zikir ve fikirler, gönül insanı olma yolunda önemli adımlardır.
Gönül genişliği, huzur ve saadet vesilesidir. İnsanın tahammül sınırlarını genişletir. Hayat ve hadiseleri değerlendirme ölçülerinde iman merkezli bir bakış açısı kazandırır. Hayatın ülfet ve muhabbetle yaşanmasına vesile olur. Kültürümüzde bu seviyede bir gönül genişliğine sahip kimselere «Deryâdil» denilir. Gönlü deryalar misâli genişlemiş kimseler demektir. Bilindiği gibi deryalar, bulanmaz ve kirlenmez. Böylesi kimseler affedicidirler, ayıp örtücüdürler, hoşgörülüdürler, cömerttirler, yardımsever bir kişiliğe sahiptirler. Haset ve fesat, gönüllerinden çıkmıştır.
Yüreğinde Hak sevgisi ve Allah korkusu bulunan gerçek gönül erleri, O’nun adına tüm yaratılmışlara karşı şefkat ve rahmet kanatlarını açarlar. Allah’ın üzerlerindeki nimetlerini kardeşleriyle paylaşmasını bilirler. Paylaşırken de içlerinde bir sıkıntı ve darlık hissetmezler. Bulundukları yerlerde huzur ve bereket vardır. Gönülleri dergahlaşmıştır. Yaralı, mahzun ve kederli gönüller, gölgelerinde serinlerler. İnsanlara çıkmaz sokakları adres göstermezler. Çoğunlukla çözüm insanıdırlar. Yüzleri mütebessim, sözleri tatlıdır. İlgi ve ilişkilerinde samimidirler. Yaptıkları her işe gönül mayası katarlar. Böyle oldukları için de etraflarına güven ve itimat telkin ederler.
Gönül insanına bu ismin verilmesinin bir diğer sebebi, gönüller gözeten kimse olmalarıdır. Hissiyâtları güçlüdür. Bir radar misali, muhatapların sîmâsından onların hâlini kavrayacak bir basiret ve firâsete sahiptirler. Muhtâcı ve mağduru söyletmeden problemini çözme derdindedirler. Bu yönüyle gönüllere giren ve onların sevgisini kazanan bir gönül avcısıdırlar. Onlar nazarında bir gönlü incitmek, Kâbe’yi yıkmak gibi büyük bir cürümdür. Bu itibarla gönül insanının dışa yansıyan en önemli işâretlerinden birisi, hiç şüphesiz nezâket ve zarafetidir. Buna letâfet de diyebiliriz. Yani söz ve davra-nışlarında lütuf, incelik ve iltifat sezilir. Bunun içinde saygı vardır, muhabbet vardır, ihsân ve ikram vardır.
Şerh-i sadrın zıddı olan gönül darlığı ise stresli bir hayatın esas sebebidir. Böylesi gönüllere kimse sığmaz. Ailelerin, iş yerlerinin, arkadaşlık ortamlarının huzursuzluk sebebi, çoğu zaman içlerinde bulu-nan dar gönüllü kişiliklerdir.
İnsanın gönlünü daraltan ve onu zararlı bir varlığa dönüştüren, özbenliğindeki (nefsindeki) kibir, hile, çekememezlik, menfaatperestlik, kindarlık ve cimrilik gibi kötü vasıflardır. Bu vasıflardan arınamayan kimseler, zamanla bir diken topuna dönüşürler. Niyâz-i Mısrî bir beytinde bu hakikate şöyle işâret eder :
Ben sanırdım âlem içre bana hiç yâr kalmadı
Ben beni terkeyledim gördüm ki ağyâr kalmadı
Kalp, Hak ve hakikatten mahrum kaldıkça taşlaşır ve hatta Kur’ân-ı Kerim’in ifadesiyle taştan da katı hâle gelir. Böyle bir kalbin sahibi âdeta dikenli bir tele dönüşür. Kendisine yakın olan onun ya dilinden ya elinden ya da bir başka davranışından bir şekilde incinir. Büyük âriflerimizden Yunus Emre şu sözleriyle böylesi kimselere işaret eder :
İşidün ey yârenler aşk bir güneşe benzer
Aşkı olmayan Âdem misâli taşa benzer
Taş gönülde ne biter, dilinde ağu tüter
Nice yumuşak söylese sözü savaşa benzer
Evet, gönül insanı olmak, gönle emek vermeyi gerektirir. Hem kendi gönlünü ve hem de diğer var-lıkların gönlünü gözete gözete bir hayat sürme titizliği ister. İslâm da tam bu kıvamda bir insan in-şasıdır hakikatte. Rabbimizin insanda oluşmasını istediği «kalb-i selim», bir bakıma böylesi bir kıvamı yakalamaktır. Kalb-i selimin Rabbe bakan yönü arınmışlık ve teslimiyet ise halka bakan yönü de rahmet ve samimiyet yüklü söz ve davranışlardır. İşte İslâm ümmeti olarak aradığımız ve olmaya çalıştığımız hedef kişilikler, böylesi gönül erleridir.

 

Yorum Yazın

Facebook