Gerçekten Râzı mıyız?

0
Sayı: Ocak 2020
Gerçekten Râzı mıyız?

Allah Teâla bizleri kendisine kul olmamız ve ona ibadet etmemiz için yaratmıştır. Bir hadis-i kutside “Ben gizli bir hazine idim ve bilinmeyi sevdim bu sebeple de âlemi halk ettim” buyurmuştur. Rabbimiz bizleri severek yaratmış ve kendisine kul olma şerefi bahşetmiştir. Bizden beklenen de aynı şekilde Rabbimize severek kul olmak, Onun Yüce Zatından, göndermiş olduğu Peygamberi Muhammed (sav)’den ve O’nun getirdiği İslam’dan razı olmaktır. Peygamber Efendimiz (sav) bu hakikati “Kim, Rab olarak Allah’tan, din olarak İslam’dan, Resul olarak Muhammed’den razı oldum, derse cennet ona vacip olur!” (Ebû Dâvud, Vitr 26; Nesâî, Cihad 18) hadisi ile ifade eder.
Sufilere göre Peygamber Efendimiz’in bu hadisini sadece dille söylemek yetmez, zira her söz bir iddiadır ve gerçekliğine delil ister. Bal demekle insan bal yemiş olmaz, ilaçların isimlerini sayarak da hasta şifa bulmaz. Bu sebeple rıza iddiamızı halimiz ve hareketlerimizin tekit etmesi gerekir. Allah’tan Rab olarak razı olan bir insan, O’ndan gelen her tür bela ve musibeti gönül hoşluğu ile karşılar.  Zira insanın kaderi O’nun hükmü iledir. Ve Yüce Sahibimiz de bize sıkıntı ve eziyet olsun diye bir hükümde bulunmaz. Bu durumda mümin, nimete sevindiği gibi bela ve musibete de sevinir, en azından sabreder, şikâyet etmez. Zira bilir ki sevgiliden gelen her şey güzeldir, kul için bir hayrı vardır. Allah Teâla bu hususta bir hadis-i kudside şöyle buyurur:
“Kaza ve kaderime razı olmayan, beğenmeyen ve gönderdiğim belalara sabretmeyen, benden başka Rab arasın! Yeryüzünde kulum olarak bulunmasın!” [Taberani]
“Ya Rabbi, benden razı ol” diye dua eden bir abidin haline bakan Rabiatül Adeviyye hazretleri, “Kendin Allah’tan razı olmadığın halde, O’nun senden razı olmasını nasıl istersin” diye hayretlerini ifade eder. Yine ona: “Kul, Allah’tan nasıl razı olur?” diye sordular, o da “Allah’tan gelen nimet ve belayı eşit gördüğü vakit” diye ifade eder. Nitekim her şart altında Haktan razı oluşunu Yunus Emre şöyle terennüm eder:
Hoştur bana senden gelen:
Ya hilat-ü yahut kefen,
Ya taze gül, yahut diken..
Kahrın da hoş lutfun da hoş.
Gerek ağlat, gerek güldür,
Gerek yaşat gerek öldür,
Âşık Yunus sana kuldur,
Kahrın da hoş, lutfun da hoş.
Bir müminin din olarak İslam’dan razı olması; İslam’ın emirlerini “ama, fakat, eğer” mazeretleri ve eleştirileri öne sürmeden yerine getirmesi demektir. Dinin gereklerini yerine getirirken “acaba bunu yaparsam/yapmazsam el âlem ne der?” diye düşünmeden, severek yaşamaktır İslam’dan razı olmak. Bunun içinse dinin tüm hükümlerine yakinî iman gerekir. Zira insan tam olarak mutmain olmadığı, faydasına inanmadığı bir hükmü, samimi olarak yerine getiremez. İşte İmam Rabbani’ye göre tasavvufun amacı, salike bu yakinî imanı kazandırmaktır.
“Sufilerin yoluna girmekten maksat, şeriatın inanılmasını emrettiği şeylere yakinî imanı artırmaktır. Böylelikle istidlali yani delillere dayalı imanın darlığından, keşfî imanın aydınlık fezasına erilir. İcmâli imandan, tafsîli imana geçilir.”

....................

 

Yazının Devamını Altınoluk Dergisinden Okuyabilirsiniz.

Yorum Yazın

Arşiv

TÜM YILLARI GÖR

Facebook