GERİLİM MERKEZLERİ ÇOĞALIRKEN DÜNYA VE TÜRKİYE

0

Doğusundan batısına dünyada gerilim merkezleri çoğalıyor. Küresel siyasetin önündeki çözülmeyi bekleyen meselelere ve taşıdıkları risklere bakıldığında ise gerilim merkezlerinin daha da çoğalacağını söylemek mümkün..

-Ortadoğu’da İsrail’in işgali altındaki topraklar önümüzdeki dönemde gerilim potansiyeli en yüksek bölgelerin başında geliyor. Netanyahu yönetimi, Trump dönemini Siyonist hedefler için kaçırılmayacak altın bir fırsat olarak görüyor çünkü. Adım adım gerçekleştirdiği işgaline hız vermiş durumda. Siyonist gasp karşısında uluslararası toplumdan yükselen cılız sesler İsrail’i durdurmaya yetmiyor. Filistinliler ise oldukça öfkeli bir o kadar da kaygılılar. Dolaysıyla Filistin’deki fay hatlarında inanılmaz bir enerji birikmiş vaziyette ve her an o enerji boşalabilir…

-Suriye krizinde kritik dönemece girildi. Hem sahada hem diplomasi alanında önemli gelişmeler yaşanıyor. Trump ile birlikte ABD’nin Suriye politikasındaki değişiklik ve etkilerinin ne olacağı merakla bekleniyor.

-Fırat Kalkanı harekâtında el-Bab’dan sonra Türkiye’nin yeni hedefi neresi olacak, Rakka mı Menbiç mi? Bu operasyonun önündeki engeller nasıl aşılacak? Ankara ve Washington terör örgütü PYD’ye yönelik farklı bakış açılarının yol açtığı anlaşmazlıkları giderebilecek mi? Gideremezlerse ne olacak? ABD ile Rusya arasındaki denge arayışında Türkiye bunun kurabilecek mi? Bu ve benzeri pek çok soru gündemdeki yerini korurken Suriye ve bölgenin geleceğine ilişkin senaryolar havada uçuşuyor...

-Ortadoğu’da Turmp’ın hedefindeki ülkenin İran olacağının anlaşılmasının ardından bölgede yeni denge arayışları sürüyor. Bu çerçevede Körfez ülkeleri oldukça hareketli günler yaşıyor. Obama döneminde kendilerini arkadan hançerlenmiş gören petrol ülkeleri Trump döneminden umutlular. İran’ın yayılmacı ve mezhepçi politikalarından rahatsızlık duyan Körfez ülkeleri ile Türkiye arasındaki diplomasi trafiği, ekonomik ve askeri işbirliği anlaşmaları dikkat çekiyor. Trump’ın İran’a dönük sert tutumuna paralel Tahran yönetimine karşı küresel bir cephe oluşuyor havası hâkim velhasıl. Yani İran, önümüzdeki süreçte en çok konuşulacak ülkelerin başında geliyor.

-Avrupa’da ise aşırı sağın yükselişi sürüyor. Bu yükselişin boyutları ilk olarak Hollanda’da test edilecek. Mart ayının ortalarında gerçekleşecek seçimlerin ardından  ‘camileri kapatacağım, Kur’an’ı yasaklayacağım’ vaadinde bulunan aşırı sağcı lider Geert Wilders’ın başbakan olma ihtimali söz konusu. Benzer bir durum önümüzdeki aylarda seçim yaşayacak Fransa, Almanya ve İtalya için de geçerli… Sonuç olarak Trumpizm etkisi Avrupa’da ete kemiğe bürünmek üzere denebilir…

-Ege’de ve Kuzey Kore yarımadasında da sular ısınmaya devam ediyor. Kuzey Kore’nin aykırı lideri nükleer denemeleriyle hem ABD’li hem de onun müttefiklerini öfkelendirmeyi sürdürüyor…

-Rusya-ABD arasındaki Ukrayna krizi ve Rusya’nın Kırım’ı ilhakının ardından, Karadeniz NATO ve Rusya için yeni bir gerilim alanı oldu. Geçen ay Brüksel’de yapılan NATO Savunma Bakanları zirvesinde, Rusya’nın tepkisine neden olacak kararlar alındı. ABD’nin, NATO’nun Karadeniz’deki askeri varlığının arttırılması teklifi kabul edildi...

Son bir not; Küresel silah ticareti artıyor. 2012 – 2016 yılları arasında silah ticaretinin hacmi bir önceki 5 yıllık döneme kıyasla yüzde 8.4 oranında arttı. Stockholm Barış Araştırmaları Enstitüsü SIPRI’nin açıkladığı rapora göre 2016 yılında Soğuk Savaş sonrasının en yüksek hacmine ulaşıldı. Dünyada gerilim merkezlerinin arttığının bir başka göstergesi niteliğinde bu istatistik…

Evet, dünyanın hali pürmelali böyle... Doğusundan batısına gerilim yüklü.. Biz, yakın coğrafyamızda yaşananlara ve muhtemel sonuçlarına ilişkin beklentilere bir göz atalım.


Trump’ın Filistin Meselesine Yaklaşımı Endişelendiriyor

Ortadoğu’da gerilim potansiyeli en yüksek kriz merkezlerinden biri, işgal altındaki topraklar. ABD’nin yeni başkanı Trump’ın vaatlerinden cesaret bulan Netanyahu hükümeti işgal altındaki topraklarda sürdürdüğü gaspı bir adım öteye taşıyacak gibi duruyor. Doğu Kudüs Belediye Başkanı Vekili Meir Turjeman, medyaya verdiği bir demecinde “Donald Trump’ın ABD’de Başkanlık görevine gelmesiyle oyunun kuralları değişti”  diyerek bu yeni dönemin ilk ipuçlarını vermişti. Nitekim ABD Başkanı Donald Trump’ın göreve gelmesinin hemen ardından, Netanyahu işgal altındaki Doğu Kudüs’te yüzlerce yeni yerleşim yapılması kararını onayladı. Yeni yerleşim yerleriyle birlikte artık 1967 sınırları temelinde bir Filistin devleti kurulması neredeyse imkânsız hale geldi. Zaten Trump da “İki devletli çözüm İsrail-Filistin barışı için tek çözüm değil” diyerek Filistin devleti kurulmasa da olur demeye getirdi… Ardından ezan yasağı devreye sokuldu. Trump ABD’nin İsrail Büyükelçiliği’ni Kudüs’e taşıma vaadini unutmadığını her fırsatta hatırlatıyor. Trump son olarak da İsrail ile Filistin arasındaki barış müzakereleri dosyasını Yahudi damadı Jared Kushner’e havale ederek Siyonist çevrelere “içiniz rahat olsun bütün imkânlarımla arkanızdayım” mesajını verdi adeta.

İsrail medyasında, Trump ile birlikte “Büyük İsrail vizyonunu” gerçekleştirme yolunda altın bir fırsat yakalandığı dillendiriliyor. İsrail’in gaspı karşısında uluslararası toplumdan ve İslam dünyasından yükselen cılız, yetersiz tepkiler nedeniyle Filistin çevreleri de ümitsizlik içinde.  Washington’daki politika değişikliği sayesinde işgal devletinin yerleşim ve işgal politikalarını agresif şekilde sürdüreceğini düşünüyorlar.

Trump’ın gölgesinde işgal ve tahrikler sürer, uluslararası toplum bunun önüne geçmek için yeterli adımı atmazsa ne olur? Ortadoğu medyasına bakılacak olursa El-Fetih hareketi dâhil Filistinli gruplar silahlı mücadeleyi yeniden başlatmak için geri sayıma başladılar bile. Sonuç olarak, işgal altındaki topraklarda yüksek tansiyonlu günler kapıda denebilir.


Trump’ın Hedefindeki İran Yine Kârlı mı Çıkacak?

Trump döneminde Ortado­ğu’da tartışmaların odağındaki bir diğer ülke İran olacak gibi duruyor. Hatta kesin gibi. Trump ‘Bir numaralı terörist’ dediği İran’la sonuna kadar mücadele edeceğini açıkladı. Bu mücadelenin nasıl olacağı merak konusu. Trump, bütün seçenekler masada dese de askeri bir müdahale ihtimali zayıf görülüyor. Beyaz Saray’ın nükleer anlaşmayı iptal etmek yerine, Lübnan’da Hizbullah’ı, Yemen’de Husileri, Irak’taki bazı Şii güçleri desteklediği gerekçesiyle İran’ı cezalandırma yoluna gidebileceği belirtiliyor. Trump dönemi ile birlikte İran’ın ciddi bir izolasyonla karşı karşıya kalabileceği, bunun da Tahran yönetimini başta Suriye ve Yemen konularında diyalog arayışına sokabileceği dillendirilen varsayımlar arasında. Obama’nın küstürdüğü Körfez ülkeleriyle İran’a karşı ekonomik ve askeri işbirliği de Trump’ın stratejik planları arasında yer alıyor. S.Arabistan ve İsrail, “İran tehdidi”ne karşı ABD ile yakın işbirliği içerisinde olacaklarını beyan ettiler. Körfez ülkelerini yumuşatma gayreti içeresinde olan Tahran yönetiminin yaptığı çağrılar ise karşılık bulmuş değil.

Velhasıl, Washington-Tahran ilişkilerini önümüzdeki süreçte yüksek tansiyonlu günler bekliyor. Ancak bu yüksek tansiyonlu günlerin ardından, günün sonunda bu gerilimden İran yine kârlı çıkan taraf olur mu? sorusu sorulmuyor da değil. Çünkü geçmişte de ABD yönetimleri ile İran karşı karşıya gelmiş, günün sonunda kârlı çıkan taraf hep İran olmuştu. Baba Bush, oğul Bush, Obama, bugün Trump’ın yaptığı gibi İran’a yönelik tehditleri yüksek perdeden dillendirmiş ama nihayetinde İran enteresan bir şekilde hep kârlı çıkan taraf olmuştu. Baba Bush döneminde Afganistan, oğul Bush döneminde Irak, Obama döneminde ise Suriye ve Yemen, İran’a teslim edildi. Şimdi, Trump döneminde ABD, İran’a nasıl bir ikramda bulunacak diye soruluyor!

Bu ironi bir yana ekonomik yaptırımlar ve tecrit politikaları karşısında direnme tecrübesine sahip, Şiilik motivasyonunu çok iyi kullanan İran karşısında Trump’ın nasıl bir strateji izleyeceği gerçekten merak konusu...  Bu arada İran’ın stratejik olarak en önemli şehirlerinden, büyük petrol yataklarının bulunduğu Ahvaz şehrinde bir müddettir devam eden İran rejimine karşı gösterilerin nereye evrileceği meçhul. Bir milyon Arap kökenli İranlının yaşadığı bölgede, protestoların etnik bir mahiyet kazanabileceğine dikkat çekiliyor…


Trump’a Güvenen Körfez Ülkelerine Uyarılar

İran’ın yayılmacı politikalarından endişe duyan Körfez ülkeleri Beyaz Saray’daki yeni yönetimin İran’ı hedef tahtasına koyan politikasından oldukça memnunlar. İran Devrim Muhafızları’nın terör örgütleri listesine dâhil edilmesi düşüncesinin Trump’ın İran’ı köşeye sıkıştırma stratejisinin bir parçası olduğu belirtiliyor. Ancak Trump’ın terör örgütleri listesinde Müslüman Kardeşler de bulunuyor. Birçok Körfez ülkesi, daha doğru ifadeyle Katar hariç bütün Körfez ülkeleri Trump’ın ılımlı, radikal ayrımı yapmadan bütün islami hareketleri terörist örgütler listesine dâhil etmesine itiraz etmiyorlar. Hatta onaylıyorlar. Çünkü siyasi olarak kendilerinin de işine geliyor bu durum.

Ancak siyasi analizlerde, “Ilımlı” islamî hareketlerin demokratik yollarla iktidara gelmesini engelleyen Körfez ülkelerinin İran’ın yayılmacılığına en az ABD kadar katkıda bulundukları gerçeğinin altı çizilerek bölge ülkelerinin bu tutumlarını sürdürmeleri halinde ortaya çıkacak risklere işaret ediliyor. Bunların başında da bölgenin daha çok radikalleşmesi zikrediliyor…

Londra Merkezli düşünce kuruluşu Chtaham House araştırmacısı ve gazeteci Hüseyin Abdül Hüseyin, milyonlarca Amerikalının Trump’ın Müslümanlara yönelik seyahat yasağını protesto etmesine rağmen, bazı Arap ülkelerinin destek açıklamasında bulunmasının ya da böyle bir yasak yokmuş gibi davranmış olmasınının şaşırtıcı olduğuna işaret ederken aynı zamanda bazı uyarılarda bulunuyor Arap liderlere. Diyor ki Abdül Hüseyin;

“Müslüman Arap yetkililer, Trump’ın başının sadece “siyasi İslam”la hoş olmadığına inanıyor; halbuki Trump’ın ılımlı Müslümanlarla radikallerin arasındaki farkı dahi bilmiyor olması kuvvetle muhtemel. Trump’a ve onun gündemini belirleyen ekibe göre Müslümanlar, Araplar, Türkler ve İranlılar arasında gerçekte hiçbir fark bulunmuyor. Trump ve yandaşları Müslüman Araplarla gayri-Müslim Araplar, Müslüman İranlılarla gayri-Müslim İranlılar arasında da bir fark göremiyorlar.”

Abdül Hüseyin, Trump’ın “iyi bir Müslümanla” “kötü bir Müslümanı” birbirinden ayırabileceğini düşünen yöneticilerin yakın zamanda yanılabilecekleri uyarısında da bulunuyor ve ekliyor: “Kısa vadeli siyasi kazanımlar elde etmek için Trump’ın bir müttefik olarak görülmesinin, yanlış kaynaklardan beslenerek oluşturulmuş bir politika olduğu ortaya çıkabilir. En sevmediği grup olan Müslümanlarla işi bittikten sonra Trump’ın, bu Müslümanlardan kurtulmasına yardım eden diğer Müslümanların peşine düşmesi an meselesi olabilir ve Trump, Müslümanlarla işi bittikten sonra Çinlilerin, Hintlilerin (veya danışmanlarının Batı’dan daha aşağı bir medeniyet seviyesinde gördüğü herhangi bir milletin) üstüne yürüyebilir.”

 

Suriye Satrancının En Kritik Hamlesi; Rakka

Suriye’de artık kritik bir döneme girilmiş bulunuyor. Hem sahada hem diplomasi alanında önemli gelişmeler yaşanıyor. El-Bab’daki IŞİD temizliğinin büyük ölçüde bitmesinin ardından, Suriye satrancının en kritik hamlesi haline gelen Rakka operasyonunun nasıl ve kimler tarafından gerçekleştirileceği hem Suriye’nin hem bölgesel ve küresel dengeler açısından büyük önem taşıyor.

Ankara ve Washington terör örgütü YPG’ye yönelik farklı bakış açılarının yol açtığı anlaşmazlıkları giderebilecek mi? ABD de terör örgütü YPG’yi kullanma konusunda ısrarcı olacak mı? Ya da Türkiye Trump yönetimini bundan vazgeçirebilecek mi? Bu soruların cevaplarının ne olacağı oldukça önemli. Bu satırlar yazılırken taraflar arasında yoğun bir görüşme trafiği yaşanıyordu ve Ankara, Washington’u henüz terör örgütünden vazgeçirebilmiş değildi.

Washington YPG’ye yaptığı yatırımdan kolay kolay vazgeçemiyor. Hem bu yatırımlarının boşa gitmemesi hem de Türkiye’yi razı edecek bir orta yol bulma gayretinde. O orta yol da henüz bulunabilmiş değildi. Ama bu yöndeki umutlar henüz tükenmiş değil.

Trump dönemi ile birlikte Türkiye ile ABD arasındaki diplomasi trafiği gerçekten baş döndüren bir şekilde artmış vaziyette. Ankara bunu önemli buluyor ve memnun. Ancak bu duruma, Suriye’de özellikle Fırat Kalkanı operasyonunda işbirliği yaptığı Rusya’nın memnun olduğunu söylemek mümkün değil. Ankara’nın hemen her yerde olduğu gibi Suriye’de rekabet halindeki iki küresel güç ile ilişkisinde bir denge bulması gerektiğinin altı çiziliyor. Bu çerçevede Ankara-Washington yaklaşımı karşısında Rusya’nın Kürt kartını kullanma gayretlerine dikkat çekiliyor. Bu noktada ABD ile Rusya arasındaki Suriye kuzeyinin kimin nüfuz bölgesi olacağı konusunda bir uzlaşma olmadan Türkiye’nin Suriye kuzeyinde hem ABD’yi hem de Rusya’yı aynı anda idare etmesinin zorluğuna işaret ediliyor. Bakalım Türkiye bu zorluğu aşabilecek mi? Rakka operasyonda Türkiye’nin kırmızı çizgileri aşılmadan ABD ve Rusya’nın razı olduğu formül bulunabilecek mi? Kritik bir o kadar da sancılı bir süreç bizi bekliyor…

Yorum Yazın

Facebook