Gönül Vuslatın Hasretini Duymadıkça

0
Gönül Vuslatın Hasretini Duymadıkça - Rabia Brodbeck
- Sayfa : 26

Gönlün tek şifası, Efendimizin yoluna baş koymaktır. Eğer kendimizi dünya alemine kaptırmazsak ve eğer kalbimizdeki putları kırarsak, Hz. Hamza ve Hz. Hüseyin’den öyle bir istifade ederiz ki hayatımız nur ve merhametle dolar.
Hiçbir din, hiç bir inanç sistemi kalbi İslam dini kadar mükemmel tarif etmemiştir. İslâm dîninin gelişiyle insan kalbinin kemâl kapasitesinin tahakkuku mümkün hale geldi. Kalpler artık aşkın kemâline yükselebilir hale gelmiştir. Allah Teâlâ, kalbi en yüce mahlûku olarak tasarlamıştır. “Yere göğe sığmadım, ama mümin bir kulumun kalbine sığdım.” Allah, kalbi âlem-i kübra (büyük âlem) yapmıştır, çünkü orayı evi ittihaz etmiştir. İyilik kendine menfaat, sahtelik ve riya olmayan bir dünya aradı. İyilik, menfaat, sahtelik ve riya olmayan bir dünyayı bu dünyaya karşı ölü olanların kalplerinde buldu. Eğer Allah’ı bulmak istiyorsak bir velinin kalbine bakmalıyız; çünkü o kalpte Allah aşkından gayrısı yoktur. Dindeki gayret kalpte olur. İnanç kalp meselesidir. Aşk kalpte doğar. Kur’an kalbe vahyolunur. Kur’an-ı Kerim’de “Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir” (57/4), şeklinde bildirildiği gibi kişi daima Onun kendisinin beraberinde olduğunun bilinciyle yaşar, “Elestü birabbiküm...” sedası kalp ile işitilir.
Kalpte nur ve aşk barındırmak için kalp operasyonuna girmeliyiz. Gönül ile savaşmalıyız. Kazanırsak mutlak zafer ve gönül sultanı oluruz. İslam’da teslimiyet ve itaat kavramlarını anlamadık. İtaat ve teslimiyetin bir muhabbet iş olduğunu anlamalıyız. İtaat ve teslimiyete olan muhabbet herşeyi değiştirir. Rahmet ve şifa zuhur eder ve aşkın kemaline erdirir. İtaat etmek; gönül vermek ve başını koymaktır. Bencilliği kurban etmek kalple olur. Secdenin kemâli ancak kalple olur. Cihad-ı ekber ancak kalp ile yapılandır. Teslimiyet aşkına kalple varılır. Yani, gönül oruç tutacak, tavaf edecek, zekat verecek, dua edecek, savaşa girecek. Çünkü ancak gönülümüz secde ederken, teslimiyet aşkı doğar. Hz. Mevlana bir rubaisinde; “Ben Kurân’ın kölesi, Hz. Muhammed’in yolunun tozuyum!” “Aklımı Mustafa’nın hükümleri önünde kurban ettim!” Teslimiyet ve itaat sevgisi olmadan hidayet nuru tecelli edemez ve Resülullah sevgisi doğmaz ve Allah’a kurbiyet, dostluk, samimiyet kapıları açılmaz. Dolaysıyla, ne zaman gönlümüzü feda edersek nur ve muhabbetten istifade edebiliyoruz. Zira, biz oruçla Kur’an-ı Kerim’in indirilişini kutlarız. Namazla, aşk-ı Muhammedi’yi kutlarız. İnfak ahlakıyla, aşk meyvesinin güzelliklerini, Ehl-i Beyt-il Mustafa’yı kutlarız. Ve Hac’la, tevhid dinini kutlarız. Allah’a yakın olmak istiyorsak ancak gönlümüzdeki O’na olan aşk ile, O’na olan muhtaciyet hissimiz ile, O’na olan hasret ile, O’na olan ihtiyaç ile, O’nun olan Habibi Mustafa’nın sav. muhabbetine katılarak mümkündür.
Kemale ermiş bir kalbin nişanesi nedir? Kendini feda etmek, şehit olmaktır. Muhabbeti ifade etmenin en üst derecesi kendinizi vermektir. Şehitler en yüce örnektir çünkü diğer insanların dünya hayatını güzelleştirebilmek ve huzur bulmaları için kendi hayatlarını yaşamaktan vazgeçiyorlar. Bir mum gibiler, diğer insanları etrafında aydınlatarak kendilerin yakıyorlar. Böylece ölümsüzlük mertebesini kazanıyorlar.
İnsanoğlunun tarihi, hükümdarlar, krallar, liderler, politikacılar, bilimadamları, ekonomistler ve bankerler tarafından yazılır diye düşünürüz. Yoksul, zayıf ve burjuva olmayan insanlar değersiz birer hayat sürüyorlar diye düşünürüz. Fakat esasen, dünyayı asıl bu insanlar yönetiyor. Eğer dünyanın düzenini etkilemeselerdi, kâinatın dengesi bozulurdu. İlahi adalet; gariplerin, şehitlerin, mültecilerin, yetimlerin, yoksulların varlığını gerekli görür. Peygamber Efendimiz hadis-i şerifin söylediği gibi; “Eğer beli bükülmüş yaşlılarınız, süt emen çocuklarınız, ot yiyen hayvanlarınız olmasaydı belalar size sel gibi gelecekti” Eğer şehitler olmasaydı, dünya adalet dengesini yitirirdi.
İslam dininde şiddetli bir fedakarlık sırrı doğdu. Nefsi fedanın zirvesi de Ehl-i Beyt-i Mustafa ve Ashâb-ı ba-safâda tezahür etmiştir. Onlar hep bir ağızdan, cân-ü dilden, “Anam, babam, çocuk, mal, mülk, makam ve canım fedâ Yâ Resûlullah!” demişlerdir. Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Azîm’de buyurmuştur. “Peygamber, müminlere kendi nefislerinden daha evladır.” (Ahzâb Sûresi, 6. âyet) Îmânımız, bizler Efendimiz (sav)’i nefislerimizden daha çok sevmedikçe kemâle ermez. Ne zaman ilahi sevgiyi kan bağlarından önde tutarsak hakiki imana, hakiki aşka ulaşmış oluruz. Bütün insanlar arasında en değerli ve en seçilmiş zatlar; Hz. Hatice, Hz. Hamza, Hz. Hüseyin, Hz. Ali, Hz. Ebu Bekr (radıyallahu anhu)dır. Çünkü şehit olmak için talip oldular. Onlar gönlünün özündeki sırrı keşfetmiştir ve gönül sultanları olmuşlardır. O gönlündeki nur bütün evrene ve bütün müminlerin gönüllerine yansımıştır ve yansımaya devam eder.
Hz. Hüseyin’in yaşadığı Kerbela faciasını seyrettiğimiz zaman o en yüce gönül sırrı tecelli ediyor. Dr. Halûk Nurbaki şöyle bir yorum veriyor; “9. Muharremde, en kanlı devrinde Hz. Hüseyin niyaz halinde; “Kader ekranında ne kadar belâ varsa bana ver. Benden sonra gelecek müminlere belâ verme, onlar tahammül edemezler ama ben yüreğimi bu hususta yola koydum. Bütün belâlarını bana ver. Benden sonra gelecek müminlerin imanları kaybolmasın, muhterem dedeme iman etmekte tereddütleri kalmasın” diyordu.
Kendimize sormalıyız; Hz. Hüseyin’in gönülde ki direnç gücünden bir zerre miras ettik mi? Bir zerre Hz. Hamzanın cesaret gücünden, bir zerre Hz.Haticenin aşk-ı Muhammedisinden, Hz. Fatima’nın r.h mahviyyet sırrımdan bir zerreye kadar miras ettik mi? Hz. Ali’nin k.v. Efendimiz’in yatağında yatıp uyuyacak kadar ihlâslı olmasını miras ettik mi? Hz. Adem a.s. pişmanlığından, hayâ ve tevazu vasıflarından bir nebze olsun miras edebildik mi? İbadet ederken zerre kadar diriliş gücünü hissediyor muyuz? Eğer aşkı öğrenmek istiyorsak, Hz. Hatice (r.a)nin üstüne aldığı ağır mesuliyetlerin altına bir zerre kadar bile olsa kendi hayatımızda girmeye gayret etmeliyiz. Sorunumuz şudur; Kelime-i tevhidi ve şehâdeti sadece dille söylemek yetmez. Aşk, fiiliyat ister. Aşk karşılıksız verilmez. En büyük eksikliklerimizden birisi; yaklaşmak ve yükselmek derdinde değiliz. Allah Teâlâ Kendisini, yükselmek derdinde olan müminlere gösterecektir. Hakikat peşine düşmek derdinde değiliz. Araştırma iştiyakı duymuyoruz. Bahaüddin Veled Hz.; “Arayış lezzeti olmazsaydı ben ölürdüm” diye haykırmıştır.
Hakiki mümin olabilmek için ilahi bir arzu, özlem, muhabbet, hayranlık duyulmalı. Hayâ, fakr, ihtiyaç ve aşk dolu bir teslimiyet gerekir. İyileşmek ve şifa bulmak için, huzur bulmak için mücadele etmeliyiz.
Gönül bir vuslatın hasretini duymadıkça kurbiyet alemine varamayız. Samimiyet kapısının önünde dilenci olmazsak, güzelliğe doğru adım atmasak, öz’e doğru gitmeye niyet etmezsek mükafatlandırılamayız. Hz.Adem’in izinde yürümeye can atmalıyız. O’nun ayak izlerini takip etmenin cazibesine kapılmalıyız, çünkü o pişmanlık gözyaşlarıyla Cenab-ı Allah’ın muhabbeti, mağfireti ve rızasını arıyordu. Peygamber Efendimizin sav. ayağındaki tozun bir parçası olabilmek için gayret etmeye mecburuz. O canlı Kur’ân idi. Bu O’nun sadece zahirini taklitle değil, öğretilerindeki hikmetleri anlamaya çalışmak ve derunî hallerine bürünmeye gayretle olur. Dini terbiye altına girmeden İslam dini anlaşılır mı, yaşanır mı? Gerçek şudur ki; dinin terbiyesi altına ne kadar girersek nurun zirvesine o kadar çıkarız ve ilahî varlığın tecellilerini müşahede o kadar büyük olur. Nefsânî ölümü irademizle tercih etmeliyiz. Yani, bu dünyaya karşı ölmeliyiz. Böylece, kendi valığımızın nuruna, özümüze, kökümüze döneceğiz.

“Duayı Boş Ellerle Yap”
Din’e sadece malumat gözüyle bakıyoruz. Nefis terbiyesi almaktan kaçınıyoruz. Aşka düşmüşüz gibi davranıyoruz, ancak yüzlerce mazeretle, büyük şevk ile menfaat işleri peşinde koşmaktan hiç vazgeçmiyoruz. “Kalbim temizdir” diyenler var. Bu ifade gafletin kendisidir. Ümreye git – Kabe etrafında dön – say’a koş – cennet bahçesinde 2 rakat kıl... Teslimiyeti anlamadıkça neye yarar ki? Biz dolu eller ile dua ediyoruz ancak kalbimiz boşlukta. Hz. Hacer a.s. boş eller ile dua etti, ancak onun kalbi muhabbet ile doluydu! Ümre ve Hac: gönüle eğitim vermek içindir, anlamadıkça boş dönmekteyiz. Gerçek kulluk, benlikten geçilen nuranî âlemde zuhur eder. Gerçek ibadet, nur üstüne nur saçar. Gaflet ve dalalet ise nefsin ve şeytanın etki alanına aittir ve karanlık üstüne karanlık yağdırır.

 

Yorum Yazın

Facebook