HAK DOSTLARINDAN HİKMETLER Abdülkâdir Geylânî (r. aleyh) -7-

0
HAK DOSTLARINDAN HİKMETLER Abdülkâdir Geylânî (r. aleyh) -7-
HAK DOSTLARINDAN HİKMETLER Abdülkâdir Geylânî (r. aleyh) -7- - Osman Nuri Topbaş
Sayı : 391 - Eylül 2018 - Sayfa : 32

HAK DOSTLARINDAN HİKMETLER
Abdülkâdir Geylânî (r. aleyh) -7-

Abdülkâdir Geylânî Hazretleri buyurur:
“Ey oğul! İlmin sana her an (lisân-ı hâl ile) sesleniyor ve diyor ki:
«Eğer benimle amel etmezsen; (âhirette) senin aleyhinde bir şahit ve delil olurum. Yok eğer benimle amel edersen, bu takdirde senin lehinde bir şahit ve delil olurum...»”
[Demek ki sırf zihne depolanan, kalbe inmeyen, hayata aksetmeyen, irfâna dönüşmeyen bir ilim, sahibinden huzûr-i ilâhîde şikâyetçi olacaktır. Buna mukâbil, ilmiyle amel eden ve bu sâyede istikâmet ve takvâ üzere yaşayan bir kula ise hayırlı bir şahit olacaktır.
Bütün ilimler, Cenâb-ı Hakk’ın hayat ve kâinâta koyduğu kâidelerin tespitinden ibarettir. Kur’ân-ı Kerîm’den ilk nâzil olan âyet de; “Oku!” ile başlar. Fakat Cenâb-ı Hak, okumaya bir husûsiyet veriyor; “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” (el-Alak, 1) buyuruyor. Yani gönlünü Allâh’a vererek okumayı emrediyor. Sadece zihnen değil, kalben de okumayı emrediyor. Kalp; her şeyin ve her oluşun zâhirine ilâveten bâtınını, sırrî tarafını, hikmet ve ibretlerini de okuyacak; o şekilde tekâmül edecek. Böylece her şey ona Hâlık’ını hatırlatacak.
Yine bir “oku” tâlimâtı daha geliyor:
“Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir.” (el-Alak, 3)
Yani Allâh’ın sonsuz ikramlarını, sayısız nîmetlerini düşün! Böylece Allâh’ın sana ihsân ettiği nîmetlerin farkına var. O nîmetlerin mes’ûliyetini idrâk et! Zira âyet-i kerîmelerde:
“Sonra o gün (dünyada yararlandığınız) nîmetlerden elbette ve elbette hesaba çekileceksiniz.” (et-Tekâsür, 8)
“Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakîkaten huzûrumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” (el-Mü’minûn, 115) buyruluyor.
Üçüncü bir “oku” emri daha geliyor:
“Kitabını oku! Bugün sana hesap sorucu olarak kendi nefsin kâfîdir.” (el-İsrâ, 14)
Kıyâmet günü dünyadaki tahsilimizin karnesini okuyacağız. Hayat imtihanımızın bütün manzarası, en ufak teferruâtına kadar orada bize yeniden seyrettirilecek. O zaman her şey ortaya dökülecek. Allâh’ın verdiği sayısız nîmetlere karşı, kulluğumuzun, hamdimizin, şükrümüzün, gayretimizin noksanlığı sebebiyle derin bir mahcûbiyet yaşayacağız.
İşte asıl okuma, bütün bu hakîkatleri idrâke götüren ve bu idrâk muktezâsınca nezih bir yaşayışı temin eden okumadır. Okumanın gâyesi; hayata nizam vermek, hâl ve davranışları tanzim etmek, kulu takvâya ulaştırmaktır. Âyet-i kerîmede:
“…Allah’tan ittikā edin (O’na karşı gelmekten sakının)! Allah size gerekli olanı öğretiyor…” (el-Bakara, 282) buyrulmaktadır.
Müfessir Kurtubî, bu âyet-i kerîmenin tefsîrinde şu açıklamayı yapmaktadır:
“Bu âyette Allah’tan ittikā edenlere bizzat Allâh’ın ilim öğreteceği vaadi vardır. Yani takvâ sahibi olan kulun kalbine Cenâb-ı Hak, kendisiyle hakîkatleri idrâk edeceği ve hak ile bâtılı ayırt edebileceği bir nûr ihsân eder.” (Kurtubî, III, 406)
Hadîs-i kudsîde bildirildiği üzere Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:
“…Kulum kendisine farz kıldığım amellerden daha sevimli herhangi bir şeyle Bana yakınlık kazanamaz. Kulum Bana, (farzlara ilâveten işlediği) nâfile ibadetlerle durmadan yaklaşır, nihâyet Ben onu severim. Kulumu sevince de (âdeta) Ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum…” (Buhârî, Rikāk, 38)
Bir hadîs-i şerîfte de bu mânâyı te’yid sadedinde;
“Bildikleriyle amel edenlere, Allah Teâlâ bilmediklerini öğretir.” buyrulmaktadır. (Ebû Nuaym, Hilye, X, 15)
Esâsen ilim, yaşanmak için olursa bir kıymet ifade eder. Aksi hâlde kuru bir hamallıktan ibarettir. Tıpkı bir merkebe, sırtında taşıdığı ciltler dolusu kitabın hiçbir faydası olmadığı gibi. Nitekim bildikleriyle amel etmeyen Benî İsrâil âlimlerini, Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede; “kitap yüklü merkepler”e teşbih etmektedir.1
Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz de bu hâle düşme endişesi içinde Cenâb-ı Hakk'a;
“Yâ Rabbi! Faydasız ilimden Sana sığınırım!” ilticâsında bulunmuştur. (Müslim, Zikir, 73)
Yine Efendimiz (s.a.s.), talebeleri olan ashâbını da bu şuur içinde yetiştirmiştir. Ashâb-ı kirâm, Allah Rasûlü’nün ilmi yanında O’nun hâlini, ahlâkını, ihlâs ve takvâsını da tahsil ettiler. Efendimiz’in kulluk heyecanını, tebliğ gayretini, takvâ hassâsiyetini de idrâk ettiler.
Meselâ bu nebevî tâlim ve terbiyede hikmet tecellîlerine mazhar olan İbn-i Mes’ûd (r.a.):
“Biz, yediğimiz lokmaların zikirlerini duyuyorduk.” buyurmuştur. (Bkz. Buhârî, Menâkıb, 25)
Bugün de bilhassa İslâmî ilimleri tahsil eden talebelere, ilmin yanında o kalbî kıvâmı, gayret-i dîniyyeyi, muhabbet ve takvâ heyecanını da kazandırmak gerekiyor.
Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede buyuruyor:
“Yoksa geceleyin secde ederek ve kıyamda durarak ibadet eden, âhiret azâbından sakınan ve Rabbinin rahmetini dileyen kimse (o inkârcı gibi) midir? (Rasûlüm!) De ki: «Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?» Ancak akl-ı selîm sahipleri ibret ve öğüt alır.” (ez-Zümer, 9)
Âyet-i kerîmedeki “Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” ifadesinin mânâsını bazı kimseler; sadece zâhirî ve dünyevî ilimleri bilmekten ibaret zannediyorlar. Hâlbuki Rabbimiz’in emri; hikmeti bilmek, ibret almak, tefekkürde derinleşmek ve ilâhî azamet karşısında ürperen rakik bir kalbe sahip olmaktır.
Nitekim bu âyet-i kerîmede “bilenler” ile kastedilen zümrenin vasıflarına şöyle dikkat çekiliyor:
1. Geceleyin secde ve kıyam hâlinde ibadet ederek, seher vaktinin feyziyle rûhuna mânevî gıdâ vermek,
2. Âhiret endişesiyle rûhunu her an diri tutmak, fânîliği hiçbir zaman unutmamak, nefsânî arzuları terk ederek “ölmeden evvel ölünüz” hakîkatini idrâk etmek,
3. Rabbinin rahmetini ummak, dâimâ duâ ve ilticâ hâlinde yaşamak...
İşte bunlar, gerçek mânâda “bilenler”in fârikalarıdır.
Yine diğer bir âyet-i kerîmede;
“Kulları içinde ancak ilim sahibi olanlar Allah’tan (lâyıkıyla) korkarlar.” (Fâtır, 28) buyruluyor.
Demek ki Allah katında değerli olan ilim; kulu Rabbine karşı yüksek bir takvâ, haşyet, tâzim, hürmet ve edep hislerine götüren ilimdir. Yani bütün ilimlerin nihâî gâyesi ve zirvesi, mârifetullah’tır, “Allâh’ı kalben tanıyabilmek”tir. Bu cihan dershânesinde yapılacak esas tahsil de “Hakk’a kulluğun tahsili”dir.
Sâmi Efendi Hazretleri de sohbetlerinde bu hususu sık sık hatırlatırlardı. Bir gün ziyaretine gelenlerden biri, hem Hazret’in duâsını almak hem de yeğenlerini tanıştırmak istemişti. Huzûruna girip el öperken;
“–Efendim! Bu delikanlılar Amerika’da okuyup mühendis oldular. Duâlarınızı istirhâm ederiz!” diye takdim etti. Sâmi Efendi Hazretleri ise mânidar bir tebessümle onlara;
“–Fakir de Dâru’l-Fünûn mezunuyum. Fakat asıl tahsil, mârifetullâh’ın tahsilidir!” buyurdu.2
Dünyevî tahsillerde herhangi bir branşa yönelen, uzun yıllar boyunca, o sahaya ait mâlumâtı okuyor. Fakat dünya, ondan ibaret değil. O sadece bir kırıntı. Bu kırıntı bilgiler; gâfillerde, fâsıklarda, zâlimlerde de var. Hattâ o zâlimler -iki uçlu bir bıçak gibi- hayra da şerre de kullanılabilen bu bilgileriyle daha büyük zulümler işleyerek ebedî hayatlarını mahvedebiliyorlar.
Demek ki o cüz’î ilimler, tek başına bir kıymet ifade etmiyor. Sırf zihne depolanan ve nefsâniyete âmâde kılınan bilgiler; kişiye son nefeste, kabirde, kıyâmette, hesapta, mîzanda, sıratta fayda vermediği gibi, bir de ebedî hüsran sebebi olabiliyor.
Yunus Emre Hazretleri’nin buyurduğu gibi;
İlim ilim bilmektir,
İlim kendin bilmektir,
Sen kendini bilmezsin,
Bu nice okumaktır?
Okumaktan mânâ ne?
Kişi Hakk’ı bilmektir,
Çün okudun bilmezsin,
Ha bir kuru emektir!..
Velhâsıl ilim, mârifetullâha bir basamak teşkil ettiği takdirde kulun ebedî kurtuluşu için bir fayda temin eder. Bunun için kul, her ilmi; Allâh’ın adıyla, hikmet nazarıyla, îman ve takvâ derinliğiyle okumalı ki, kalbinde mârifetullâh’a pencereler açılsın.
Unutmayalım ki bu dünya dershânesine, âhiret icâzetnâmesini alabilmek için geldik. Evvelâ, bu dershâneye geliş ve gidişin mânâsını doğru okumamız şart. Zira burada, gitmek istediğimiz adrese göre bir tahsil yapmamız gerekiyor. Eğer Cennet’i arzu ediyorsak;
* Allah Rasûlü’nün karakter ve şahsiyetine benzeyebilme tahsiline girmemiz şart.
* O’nun engin merhametini, çiçeklerden daha zarif tebessümünü, kâ‘bına varılmaz davranış güzelliklerini gönül gözüyle okuyup tahsil etmemiz elzem.
* O’nun kalbî dokusundan ve örnek şahsiyetinden hisseler alarak tebliğ heyecanı içinde yaşamamız zarûrî...
Nitekim Cenâb-ı Hak:
“(İnsanları Kur’ân ile) Allâh’a davet eden, sâlih amel işleyen ve «muhakkak ki ben Müslümanlardanım» diyenden, kimin sözü daha güzeldir?” (Fussilet, 33) buyuruyor. Bu âyet-i kerîme, gerçek okumayı bilen, gerçek tahsili îfâ eden mü’minlerin şahsiyetini târif ediyor.
O şahsiyetin fazîlet ufkunu da devamındaki şu âyet îzah ediyor:
“İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost oluverir.” (Fussilet, 34)
Demek ki gerçek ve makbul bir okuma, böyle bir âdâb-ı muâşereti kazandıran okumadır. Esas tahsil, insanı hakîkî istikbâle, yani âhirete hazırlayan tahsildir.]
Abdülkâdir Geylânî Hazretleri buyurur:
“Kendin hakkında, kendin üzerinde tefekkür et. Tefekkür, kalbin yapacağı işlerdendir. Eğer kendini bir iyiliğe nâil olmuş görürsen, şânı yüce olan Allâh’a şükret. Tersine, eğer bir kötülük görürsen, ondan ötürü de tevbe et.
İşte bu tefekkür sayesinde dînin ihyâ olur, şeytanın da gücünü kaybeder. Bundan dolayıdır ki; «Bir saatlik tefekkür, bir gecelik nâfile ibadetten daha hayırlıdır.» denilmiştir.”
[Kur’ân-ı Kerîm, muhtelif ifadelerle tam 137 yerde mü’mini ilâhî hikmet ve hakîkatler üzerinde tefekküre davet etmektedir. Zira tefekkür, bir îman anahtarıdır.
Tefekkür, bir taraftan üzerimizdeki ilâhî nîmetleri düşünüp şükrümüzü artırmaya, diğer taraftan da hata ve kusurlarımızın farkına varıp telâfisine yönelmeye vesîledir.
Hazret-i Ömer (r.a.) buyurur:
“Hesaba çekilmeden evvel kendinizi hesaba çekin!.. Şüphesiz dünyada iken nefsini hesaba çeken kimse için kıyâmet günündeki hesap hafif olacaktır.” (Tirmizî, Kıyâmet, 25/2459; İbn-i Kesîr, Tefsîr, I, 27)
Dolayısıyla iç dünyamızı sık sık gözden geçirmeli, nefsimizi hesaba çekmeli, hâl ve gidişâtımızı kontrol etmeli, yani mânevî vaziyet ve istikâmetimiz üzerinde ciddiyetle tefekkür etmeliyiz. Böyle bir tefekkür, kalbin en fazîletli amellerindendir.
Öte yandan tefekkür kâbiliyeti, insanı diğer mahlûkattan farklı ve üstün kılan bir husûsiyettir. Mevlânâ Hazretleri ne güzel buyurur:
“Ey kardeş! Bedenin et ve kemik olarak (yani maddî bakımdan) hayvanlarla aynı. Sen, asıl tefekkür ile hayat bulmalısın. Tefekkürün gül ise, sen bir gül bahçesindesin. Eğer diken gibi düşünüyorsan (nefsânî arzularına mağlûp isen) ateşte yanacak bir kütüksün!”
Bu dünyada ilgi duyduğumuz, alâka gösterdiğimiz her şey, aslında kalbimizin seyrettiği bir vitrindir. Kalbimiz, her vitrinden -müsbet veya menfî- mutlakâ bir tesir alır. Gönül dünyamızın keyfiyetini de bu tesirler tayin eder. Bu sebeple kalbimizin Rahmânî vitrinleri mi, şeytânî vitrinleri mi seyrettiğine son derece dikkat etmeliyiz. Nasıl ki parmak izi maddî bir kimlik ise, insanın seyredip tefekkürüne mâl ettiği vitrinler de, onun mânevî kimliğini meydana getirir.
Bu yolda kalp ne kadar mesafe katederse, mârifetullah’tan da o kadar hisse alır. Meselâ bir denize kıyısından bakanlar, onun sadece sathını görürler. Fakat denize dalan mâhir bir dalgıç, indiği her derinlikte bambaşka manzaralar seyreder. Bunun gibi, bir rahle başında oturup Kur’ân okuyan herkes, kalbî derinliği nisbetinde ondan istifâde eder.
Yani herkes kalbî yapısına göre bir idrâke sahiptir. Meselâ Hazret-i Ebû Bekir (r.a.), Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz’e bakınca insan sûretinde bir fazîlet âbidesi gördü, O’na hayran oldu, “Canım-malım Sana fedâ olsun yâ Rasûlâllah!” dedi.
Ebû Cehil ise Peygamber Efendimiz’e bakınca, kendi iç dünyasındaki katranı gördü, bu yüzden dehşetli bir nefrete kapıldı, azılı bir düşman kesildi.
Mevlânâ Hazretleri buyurur ki:
“Ey insan, dünyadan birbirine zıt iki ses gelir. Acaba senin kalbin hangisini almaya istîdatlı?
O seslerden biri Allâh’a yaklaşanların hâli, diğeri ise aldananların (fısk u fücûra dalanların) hâlidir. Bu seslerden birini kabul ettin mi, öbürünü duymazsın bile! Çünkü seven bir kimse, sevdiğinin zıddı olan şeylere karşı âdeta kör ve sağır olur.”
İşte hayatta her şeye nefsâniyet penceresinden bakmaya karar verip kendini o yönde şartlandıranlar da, Rahmânî sadâlara sağır, rûhânî vitrinlere âmâ kesilirler.]
Abdülkâdir Geylânî Hazretleri buyurur:
“Ey oğul! Allâh’a ulaşma yolunda, yine Allâh’ın fiillerini delil edin. Nasıl ki herhangi bir sanat eserinden bu eserin sanatkârına intikal ediliyorsa, aynen bunun gibi, Allâh’ın acâyip, garâip ve muazzam bir sanatı olan bu kâinâta ibretle bakmak sûretiyle de Allâh’a ulaşılabilir.”
[Kâinatta her şey, ilâhî azametin bir delilidir. Bu sebeple hiçbir şeye boş gözle bakmamak îcâb eder. İlâhî vitrinleri ibret nazarıyla seyredip tefekkürde derinleşmek îcâb eder. Tabi bu da kalbin terakkîsi nisbetinde mümkün olur.
Eğer kalp îman ve istikâmet üzereyse, zâten bu kâinat kitabında gördüğü her varlık, ona Yaratan’ının kudret ve azametini hatırlatır. Güneş, Ay, yıldızlar, atmosfer, hava, toprak, su, nebâtat, hayvanat, velhâsıl bütün varlıklar, hâl lisânıyla konuşur, Hâlık’ının varlığını, birliğini, ilim ve kudretinin sonsuzluğunu îlân eder.
Zira ârif zâtların ifadesiyle:
“Cenâb-ı Hak o kadar zâhirdir ki, zuhûrunun şiddetinden gâibdir.”
Tabi idrâk edebilene, hissedebilene. Kalp gözü âmâ olana ise Güneş bile karanlıktır. O gâfilin nazarında kâinattaki mükemmel âhenk, muhteşem denge, akıllara durgunluk veren kudret akışları, idrâk ötesi hesap ve ölçü, ancak kör tesadüflerin bir neticesidir. Bu itibarla onun, idrâk bakımından diğer hayvanattan bir farkı yoktur. Âyet-i kerîmedeki; “…Onlar hayvanlar gibidir, hattâ (tuttukları) yol bakımından daha da şaşkın (ve sapkın)dırlar.” (el-Furkân, 44) târifinin muhtevâsına girmektedir.
Mevlânâ Hazretleri, nefsâniyetin esiri olup rûhânî tefekkürden uzak yaşayanların gaflet ve ahmaklığını şu teşbih ile îzah eder:
“Bir öküz, Bağdat’a gelir ve şehri bir baştan öbür başa kadar dolaşır. (Pek çok medeniyete ev sahipliği yapan, ortasından şırıl şırıl akan Dicle Nehri’yle ilâhî sanatın müstesnâ bir sergisi olan) Bağdat şehrinde, hoşlanılacak nîmetler olarak yalnızca (çöpe atılmış) kavun ve karpuz kabuklarını görür… Zaten öküzle eşeğin seyrine lâyık olan da; ya yola dökülüp saçılan samandır, yahut yol kenarlarında biten çayır-çimendir!”
Cenâb-ı Hakk’ın “el-Bârî” ve “el-Musavvir” esmâsının tecellîlerinden ibaret olan kâinattaki kudret nakışları, âdeta sessiz ve sözsüz ilâhî şiirlerdir. Bu şiirleri okuyabilmek, kalplerdeki duyuşların derinliği nisbetinde mümkündür.
Ârif bir zât ne güzel söyler:
“Bu cihan, akıl sahipleri için seyr-i bedâyî (ilâhî kudret nakışlarını kalben seyredebilmek), ahmaklar içinse yemek ile şehvettir.”
Velhâsıl bu cihan dershânesinde alık ve abus bir çehreyle dolaşmak; güllerin, sümbüllerin, bülbüllerin, rüzgârların, derelerin ve dağların hâl lisânından bir şey anlamamak, kalbin vîrâneye dönmesidir. Bu ise insana bahşedilmiş olan en kıymetli hazinenin kaybedilmesi demektir.]
Abdülkâdir Geylânî Hazretleri buyurur:
“Sizin dîninizin ortadan kalkmasının dört sebebi vardır:
Birincisi: Bildiklerinizle amel etmemenizdir.
İkincisi: Bilmediklerinizle amel etmenizdir.
Üçüncüsü: Bilmediklerinizi öğrenmeyip câhil kalmanızdır.
Dördüncüsü: Diğer insanların, bilmedikleri şeyleri öğrenmelerine engel olmanızdır.”
[Cenâb-ı Hakk’ın râzı olacağı istikâmette bir kulluk hayatı için evvelâ; ilmimizle âmil olmamız, inandığımız değerleri hayatımıza tatbik etmemiz elzemdir. Zira Hazret-i Ömer (r.a.)’ın ifadesiyle; “İnandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız.”
İkinci olarak; haddimizi bilmeliyiz.
Âyet-i kerîmede buyruluyor:
“…Sizin için daha hayırlı olduğu hâlde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu hâlde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (el-Bakara, 216)
Dolayısıyla bizler, daha kendimiz hakkında neyin hayır, neyin şer getireceğini bilmekten âciziz. Bu sebeple kendi fikrimizi, hiçbir zaman Allah ve Rasûl’ünün tâlimatlarından öncelikli göremeyiz. Kendi nâkıs aklımızın değil; Kur’ân ve Sünnet’in bildirdiği ebedî saâdet ölçülerinin rehberliği ile yaşamalıyız. Aklımızın muayyen bir hududu olduğunu unutmamalıyız. Hazret-i Mevlânâ’nın; “Akıl Mustafa’ya kurban olsun!” ifâdesini, kendimize düstur edinmeliyiz.
Üçüncü olarak; cehâletten kurtulmalıyız.
Hadîs-i şerîfte buyrulduğu üzere; “Ya öğreten, ya öğrenen, ya dinleyen, ya da ilmi seven/destekleyen olmalı, beşincisi olmaktan sakınmalıyız.”3
Ayrıca ne kadar bilgi sahibi olursak olalım, ilmin bir nihâyeti bulunmadığını da unutmamalıyız. “Ben her şeyi biliyorum!..” demek, büyük bir zaaftır.
Rivâyete göre Hazret-i Mûsâ (a.s.), Firavun ve ordusunun Kızıldeniz’de boğulmasından sonra kavmini topladı. Onlara çok fasih, beliğ ve heyecanlı vaazlar verdi. Kavmi, Hazret-i Mûsâ’nın ilim ve mârifetteki derinliğine hayran kaldı. İçlerinden biri:
“–Ey Allâh’ın peygamberi, şu yeryüzünde senden daha âlim bir kimse var mı?” dedi.
Hazret-i Mûsâ:
“–Böyle bir kimse bilmiyorum.” cevabını verdi. Diğer bir rivâyete göre sükût etti. Fakat bu sükûtuyla, kendisinin en âlim kimse olduğunu zımnen kabul etmiş oldu. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak bir peygamberini, sâlih bir kuluna, yani Hızır (a.s.)’a ledünnî ilmi tahsîle gönderdi.
Demek ki, kim olursa olsun her insan, bildiğinin hocası, bilmediğinin talebesidir.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de, ilmin sonsuzluğu ve insanoğlunun bu husustaki aczini ifade sadedinde;
“…Allâh’a yemin ederim ki benim bildiklerimi bilseydiniz; az gülerdiniz, çok ağlardınız... (Evlerinizden) sahrâlara dökülüp Allâh’a yüksek sesle yakarışta bulunurdunuz.” buyurmuştur. (İbn-i Mâce, Zühd, 19)
Dördüncü olarak da gerçek ilim ve irfânın tahsiline mânî olmayıp bilâkis teşvik etmeli, destek olmalıyız.
Asr-ı saâdette iki kardeş vardı. Biri Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz’in yanından ayrılmayıp O’ndan ilim tahsil eder; diğeri ise geçim temini için çalışırdı. Çalışan kardeş, bir gün diğer kardeşini Allah Rasûlü’ne şikâyet etti. Efendimiz (s.a.s.)’in cevabı şöyle oldu:
“–Belki de sen, onun sâyesinde rızıklandırılıyorsun!” (Tirmizî, Zühd, 33/2345)
Üzülerek görüyoruz ki günümüzde dünyevî tahsile gösterilen ehemmiyet, dînî tahsil için gösterilmiyor. Hâlbuki Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz 23 sene boyunca İslâm kültürünü ashâbına tahsil ettirdi. Dolayısıyla evlâtları bir yaz tatilinde, kısa bir süreliğine câmiye veya kursa göndermekle onların dînî tahsillerinin ikmâl olduğunu düşünmek, dînî tahsili hafife almaktır. Bu ise büyük bir gaflet tezâhürüdür.
İnsanın sevdiği bir yakınını kaybetmesi, bu dünyadaki en büyük acılardan biridir. Fakat o hicran ateşi bile zamanla söner. Bundan daha acı olanı ise âhirette yaşanacak olan “yevmü’l-fasl” yani ebedî “ayrılık günü”dür. Cenâb-ı Hak sâlih kullarını;
 “Onlara merhametli Rabb’in söylediği selâm vardır.” (Yâsîn, 58) âyeti muktezâsınca büyük bir ikram ve iltifatla Cennet’ine dâvet edecek. Fakat dînî tahsilden mahrum yetiştikleri için o sâlih kullarla aynı gönül dünyasını paylaşmayan mücrimlere ise -onlar en yakınları bile olsa-;
 “Ayrılın bir tarafa bugün ey günahkârlar!” (Yâsîn, 59) buyrulacak. Belki orada nice evlâtla anne-baba ebediyyen farklı yollara gidecek. Dünyevî ayrılıklarla kıyaslanamayacak derecede dehşetli bir ayrılık ve hüzün günü vukû bulacak!..
Dolayısıyla yarın âhirette hüsrâna uğramamak için bugün hem kendimizin, hem yakınlarımızın, hem de bilhassa evlâtlarımızın dînî tahsiline îtinâ göstermeliyiz. Evlâtlarımızı Allah yolunda yetiştirmeliyiz. Zira onlar bize Allâh’ın birer emânetidir.]
Cenâb-ı Hak kalplerimizi gafletten muhâfaza buyursun. Kur’ân-ı Kerîm’in ahkâmıyla âmil, ahlâkıyla kâmil olan, sâlih ve müttakî kullarının zümresine, cümlemizi lûtf u keremiyle ilhâk eylesin.
Âmîn!..
Dipnotlar: 1) Bkz. el-Cum’a, 5. 2) Mustafa Eriş, Mahmud Sâmi Efendi’den Hâtıralar, I, 20-21. 3) Bkz. Dârimî, Mukaddime, 26.

 

Yorum Yazın

Facebook