HAK DOSTLARINDAN HİKMETLER HAZRET-İ MEVLÂNÂ (R.ALEYH) -1-

0

Mevlânâ Hazretleri buyurur:

“İnsanların çoğu, bedenlerinin ölümünden korkarlar. Asıl korkulması gereken husus, kalplerin ölümüdür.”

[İnsan en çok; zelzele, tsunami, savaş, yangın gibi can kaybının fazla olduğu maddî felâketlerden korkar. Fakat esas korkulması gereken şey, kalbî hayata zehir serpen günahlardır. O günahlar sebebiyle kabir ve âhirette karşılaşılacak dehşetli manzaralardan korkulmalıdır.

Her günah, kalbe düşen kara bir lekedir. Kalp, günah kirleriyle tamamen kararıp mânen hayâtiyetini kaybettiğinde; hayır ile şerri, hakla bâtılı, doğruyla yanlışı ayırt etme hassâsiyetini de yitirir. Bu yüzden en ağır cürümleri bile, âdeta tatlı bir mûsikî dinler gibi, vicdânında en ufak bir rahatsızlık duymadan işleyebilir. Günahlardan sakınma hassâsiyetini yitiren o kalp, artık kabir çukurundaki bir cenazeden farksızdır.

En fecî gaflet de, kişinin mânen ölü bir kalbe sahip olmasına rağmen, bunun farkında bile olmamasıdır.

Vehb bin Münebbih (r.aleyh) der ki:

“İnsanlar ne kadar da tuhaf! Bedeni ölenlere ağlıyorlar da gönlü ölenlere ağlamıyorlar. Oysa asıl felâket, gönlün ölmesidir!”

Zira ölü bir gönül, istikâmet ayarı olmayan, okyanus ortasında dümeni kırılmış bir gemi gibidir. Hangi girdapta helâk olacağı meçhuldür. Bu yüzden, yanlış yönlere ve yollara düşmekten kurtulamaz.

Ömer bin Abdülazîz (r.aleyh)’in şu sözleri, bu hakîkati ne güzel ifade eder:

“Haramlar bir ateştir. Ona ancak (kalbi) ölüler uzanır. Eğer el uzatanlar diri olsalardı, o ateşin acısını muhakkak duyarlardı.”

Abdullah ibn-i Mes’ûd (r.a.) da diri kalple ölü kalbin farkını şöyle ifade buyurmuştur:

“Mü’min, günahını, altında oturduğu ve sanki üzerine her an düşme tehlikesi olan bir dağ gibi (büyük ve ağır) görür. Bu koca dağ üzerime düşer mi, diye korkar durur. Fâcir (günahkâr) ise günahını, burnunun üzerinden geçen bir sinek gibi (ehemmiyetsiz) görür.” (Buhârî, Deavât, 4; Müslim, Tevbe, 3)

Gafil kalpler, dünyevî plândaki kayıpları için üzülüp bir daha böyle bir zarara uğramamak için bin bir çâre düşünürler. Fakat ebedî hayatlarını tehlikeye atan mânevî kayıplara aldırış etmezler.

Meselâ bedenî bir hastalığa yakalandıklarında; doktora koşup, tedaviye, ilâca, tedbire sarıldıkları hâlde, ne yazık ki, mâneviyâta zehir serpen tehlikeler karşısında, aynı hassâsiyeti gösteremezler. Gaflet sarhoşluğu içinde, ruhlarının mahvoluşuna kayıtsız kalırlar. Bu hâl, onların bütün davranışlarında kendini gösterir.

Meselâ, evlâtlarının iyi bir diploması ve parlak bir dünyevî istikbâli olsun diye gösterdikleri endişe ve gayretin cüz’î bir miktarını bile, onların uhrevî diploması ve ebedî istikbâli için gösteremezler. Hâlbuki bu fânî cihandaki en değerli tahsil, “Hakk’a kulluğun” tahsilidir, “mârifetullâh”ın tahsilidir.

Hak dostlarından Sâmi Efendi Hazretleri’ni ziyarete gelen biri, hem Hazret’in duâsını almak, hem de yeğenlerini tanıştırmak ister. Huzûruna girip el öperken, âdeta bir övünme edâsıyla:

“–Efendim! Bu delikanlılar Amerika’da okuyup mühendis oldular. Duâlarınızı istirhâm ederiz!” diye takdim eder.

Sâmi Efendi Hazretleri ise mânidar bir tebessümle onlara:

“–Fakir de Dâru’l-Fünûn mezunuyum. Fakat asıl tahsil, mârifetullâh’ın tahsilidir!” buyurur.1

Fadl bin Abbâs (r.a.) şöyle der:

“Doğrusu şu insanlara hayret ediyorum; bir çocuğum öldüğünde binlercesi gelip başsağlığı diliyor da, meselâ bir vakit cemaatle namazı kaçırdığım için kimse gelip bana tâziyede bulunmuyor, teessürlerini bildirmiyor.

Yeminle söylüyorum; bir vakit cemaatte bulunmamam, benim için, yetişmiş, âlim ve sâlih bir çocuğumun ölümünden çok daha büyük bir musîbettir.”

Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri de insanoğlunun mânevî kayıplar karşısındaki umûmî gafletine dikkat çekerek şu îkazda bulunur:

“Tandırdan elbisene bir kıvılcım sıçrasa, hemen onu söndürmeye koşuyorsun! Peki dînini yakacak olan bir ateşin, meselâ kibir, haset ve riyâ gibi kötü sıfatların kalbinde durmasına nasıl müsâade edebiliyorsun?!”2

Velhâsıl Hak dostları nazarında asıl endişe edilmesi gereken şey, insanın ebedî hayatını tehlikeye atan mânevî zararlardır.]

Mevlânâ Hazretleri buyurur:

“Bedenin ölümü, sır ehline bir armağandır; hâlis altına makastan ne zarar gelir?!”

[Sâlih kula ölüm, bir vuslattır, “En Yüce Dost”a kavuşma vesîlesidir. Mevlânâ Hazretleri’nin ifadesiyle “şeb-i arûs”tur, yani bir “düğün gecesi”dir. Dolayısıyla Hak âşıkları nazarında ölüm, dünya gurbetinden sılaya dönüş sevincidir.

Hazret-i Mevlânâ, Allah ve Rasûlü’nün sâdık bir âşığı olan Hazret-i Bilâl (r.a.)’ın vefâtını, bu hakîkatin bir misali sadedinde, Mesnevî’sinde geniş geniş tasvir eder. Zevcesi ağlayıp “âh vâh” ederken, Bilâl (r.a.), sevdiklerine kavuşmanın hasret ve iştiyâkıyla, huzurlu bir hâlde can emânetini sahibine teslim eder.

Allah ve Rasûl’ünün sâdık bir âşığı olan Ebû Bekir (r.a.)’ın son demlerindeki vuslat heyecanını Hazret-i Âişe (r.anhâ) şöyle anlatır:

“Vefât ettiği hastalığı esnâsında babam Ebû Bekir’in yanına girdim. Bana:

«−Nebî (s.a.v.) hangi gün vefât etmişti?» diye sordu.

«−Pazartesi.» dedim. Yine:

«−Bugün günlerden ne?» diye sordu. Ben de:

«−Pazartesi.» cevabını verdim.

«−Benim vefâtımın da şu an ile gece arasında olmasını ümid ediyorum!» dedi.

Akabinde:

«–Eğer bu gece ölürsem beni yarına bekletmeyiniz! Zira benim için gün ve gecelerin en sevimlisi, Rasûlullah (s.a.v.)’e en yakın olanıdır!» dedi.” (Ahmed, I, 8)

İşte hazırlığından gâfil kalanlara soğuk ürpertiler getiren ölüm; sarsılmaz bir îman, ihlâslı bir kulluk hayatı ve aşk-ı ilâhî ile yoğrulan gönüller için güzelleşir, âdeta sevdiklerine vuslat heyecanına dönüşür.

Bu ise kuru bir muhabbet iddiâsıyla olmaz. Gerçek mânâda seven biri, sevdiğine kavuşmaktan haz duyar. Sahte bir sevgi dâvâsı güdenler ise, Cenâb-ı Hakk’a vuslattan fersah fersah kaçarlar.

Kur’ân-ı Kerîm’de İsrâiloğulları’nın bu hâli şöyle bildirilmektedir:

“De ki: Ey yahudîler! Bütün insanlar değil de, yalnız kendinizin Allâh’ın dostları olduğunuzu iddia ediyorsanız, bunda da samimiyseniz, haydi ölümü temennî edin (bakalım)!

Ama onlar, önceden yaptıklarından dolayı, ölümü aslâ temennî etmezler. Allah, zâlimleri çok iyi bilir.” (el-Cum'a, 6-7)3

Bu bakımdan sâlih mü’minlerin değil, asıl gaflet ve bâtıl içinde ömür tüketip âhiretini mahvedenlerin ölümüne acımak gerekir. Kalbi îman nûruyla dolu olan kimseye ölümün dahî zararı yoktur. Zira herkes vâdesi dolunca zâten ölecektir. Fakat kalbi ölü kimse, zâhiren bir müddet daha hayat sürse bile, aslında yaşayan bir cenâze hükmündedir. Şu hâdise, bu hakîkati ne güzel îzah eder:

Hak dostlarından Necmeddîn-i Kübrâ Hazretleri, talebeleriyle birlikte sâlih bir zâtın cenâzesine iştirâk eder. Mevtâya telkinde bulunulduğu sırada Necmeddîn-i Kübrâ Hazretleri tebessüm eder. Talebeleri, hocalarının böyle bir anda tebessüm etmesine hayret edip bunun hikmetini sorarlar. Hazret evvelâ açıklamak istemez. Fakat ısrar edilince şöyle der:

“–Telkin veren imamın kalbi gâfil; mezara giren mevtânın kalbi ise dipdiri. Gâfil birinin, kalben diri olana telkin vermesine taaccüb ettim.”

Velhâsıl nefsini tezkiye, kalbini de tasfiye etmiş sâlih bir mü’minin ölümü, ebedî saâdete doğuştur. Mânevî terbiyeden mahrum gâfillerin tenlerinin diri olması, kalplerine bir meziyet kazandırmaz. Âhirette ise kula fayda sağlayacak olan, ancak selîm bir kalptir.

Bunun içindir ki İmâm Gazâlî Hazretleri:

“Şahsiyetini ikmâl et, fazîletlerini kemâle eriştir. Zira sen, cisminle değil, rûhunla insansın.” buyurmuştur.]

Mevlânâ Hazretleri buyurur:

“Gülün dostu dikendir.”

[Gül, dikeni kendine âdeta dost edinip onunla hoş geçinmek sâyesinde, kemâl ve cemâl bulur. Yani dikenlere katlanarak, güzel bir sûret ve latîf bir râyiha kazanır.

İnsan da çile ve iptilâlara sabredip tahammül göstererek tez­kiye olur, mânen seviye kazanır. Bu yüzden Cenâb-ı Hakk’ın en çok sevdiği kullar, hayatta en ağır çilelerle yoğrularak olgunlaşmış kimselerdir.

Es’ad Erbilî Hazretleri ne güzel söyler:

“Aşk gülistânının yolunda dikenden korkulmaz! Ben her dikenin üstünden yüzlerce gonca toplarım!”

“Dervişlik bostanında ıztıraptan zevk alırım. Yastığımı dikenden yaparsam, rüyamda Gül’ü görürüm!”]

Mevlânâ Hazretleri buyurur:

“Ahmak, herkesin ölümünü işitir de kendi ölümünü hiç hatırına getirmez...”

[Nefsin mayasında fânîliğe isyan vardır. Bu yüzden nefsinin esiri olmuş bir insan da ölümsüzlüğü arzular ve dünyada ebedî kalmak ister. Ölümü tefekkür etmekten hoşlanmaz. Âhireti hatırlatan her şeyden rahatsız olur. Bu tavrıyla âdeta ölümden ve âhiretten kaçmak ister. Sanki ondan kaçmakla, âhiretsiz bir dünya hayatı yaşayabileceğini zanneder.

Bu gaflet şaşkınları nazarında ölüm, sanki hep başkalarının kaderidir. Ömrü boyunca sayısız cenaze manzarasına şahit olsa da, kendini hiç o mevtânın yerine koymaz. O tabuta veya kabre girme sırasının bir gün kendine geleceğini düşünmek bile istemez. Ölüm karşısında hep sahte bir muâfiyet duygusu taşır. Yani ölümün hikmet ve ibret derslerini okuyamaz. Bu ise gâfil veya ölü kalplerin alâmetidir.

Câhiliye devrinde müşrikler, Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz’e, âhiret haberi vermekten vazgeçmesi, haramları kaldırması ve putlarına dokunmaması karşılığında kendisini kabul edeceklerini, O’na tâbî olacaklarını bildirmişlerdi. Bugün de âhiret haberinden rahatsız olan, ölümü hatırına getirmeyen, ibadetsiz, sorumsuz ve ölçü tanımaz bir hayat isteyenlerin hâli, aynı câhiliye tavrını hatırlatmaktadır.

Meselâ dînî hayata uzak kesimlerin de bulunduğu semtlerdeki bir mahalleye câmi inşâ edildiğinde, o câmiye yakın binalar tercih edilmediğinden kat fiyatları düşüveriyor. Zira câmideki musallâ taşı ve kılınan cenaze namazları; âhiret kaygısı duymadan sorumsuz bir hayat yaşayanlara ölümü hatırlatıp keyiflerini kaçırıyor.

Yine Zincirlikuyu Kabristanı’nın kapısına:

“Her canlı ölümü tadacaktır...” (el-Ankebût, 57) âyeti yazıldığında, birçok kimse; “Bu yazı bize karamsarlık veriyor, kaldırın bunu!..” diye şikâyette bulunmuştu.

Bugün inançsızlıktan beslenen materyalist, kapitalist, liberalist sistemlerin bütün reklâm, moda ve neşriyâtı da, insana âdeta âhiretsiz bir dünyada, dilediği gibi yaşamayı empoze etmektedir. Bu girdaba kapılmak ise, her an dünyadan uzaklaşıp âhirete biraz daha yaklaşan insanoğlu için en büyük hüsran sebebidir. Zira âhireti yok saymakla ondan kurtulacağını zannetmek, ancak bir hamakâtin göstergesidir. Nitekim; ölümden, âhiretten ve Allah’tan kaçanların kurtulduğuna dair bir haber aslâ duyulmamıştır. Aksine, Cenâb-ı Hak insanın kıyâmet günündeki dehşet ve şaşkınlığını şöyle haber vermektedir:

“O gün insan; «Kaçacak yer neresi!» diyecektir.” (el-Kıyâme, 10)

İnsanın, kaçtığında kurtuluşa erebileceği yegâne sığınağı da diğer bir âyet-i kerîme şöyle beyân etmektedir:

“O hâlde Allâh’a kaçın! (O’na koşun, O’na sığının!)...” (ez-Zâriyât, 50)]

Mevlânâ Hazretleri buyurur:

“Hakkʼı tanıyan iki göz sahibi olursan, iki dünya alanını da Dostʼla dopdolu görürsün.”

“Dostʼumuzla beraber otur­muşuz, buna rağmen Dostʼa; «Ey Dost, Dost nerede?» diye soruyoruz. Dostʼun di­yâ­rında (yani Cenâb-ı Hakkʼın mülkünde) bulunduğu­muz hâlde, aklımızı kaybettiğimizden ötürü; «Dost nerede, Dost nerede?» deyip duruyoruz.”

[Gafleti bertaraf eden gönüller için her şey, Cenâb-ı Hakk’ı anlatır. Hakk’ı tanıyan ârif kullar nazarında her varlık, ilâhî kudretin bir tecellîsidir. Kâinatta insana Rabbini tanıtmayan bir zerre bile yoktur.

Bütün kâinatta müthiş bir âhenkle işleyen ilâhî nizam, Cenâb-ı Hakk’ın kudretinin açık bir nişânesi olduğunu, kâinâtın yaratılışının tesâdüfle îzah edilemeyeceğini, hiçbir şeyin boş yere yaratılmadığını, gören gözlere açıkça sergilemekte, işiten kulaklara lisân-ı hâl ile âdeta haykırmaktadır.

Beşer idrâk ve zevkinin ötesinde, âdeta bir gelin odası îtinâsıyla döşenmiş olan bu kâinat, -bitkileriyle, hayvanlarıyla, insanlarıyla, cemâdâtıyla- en küçük hücrelerine, zerrelerine, hattâ atom içindeki elektron ve proton gibi esrarlı unsurlarına kadar, ilâhî kudret ve azamet tecellîlerinin vitrini mesâbesindedir.

Dolayısıyla gerçek akıl sahibi ârifler nazarında, Cenâb-ı Hakk’ın varlığını ve birliğini inkâr etmek imkânsızdır. Bunun içindir ki:

“Cenâb-ı Hak, (her zaman ve mekândaki tecellîleriyle) o kadar zâhirdir ki, zuhûrunun şiddetinden gâibdir.” denilmiştir.

Yani mârifet ehline göre, bizim beşerî tâkatimiz Cenâb-ı Hakk’ın zuhur şiddetini idrâk edecek seviyede olmadığından Cenâb-ı Hak gâibdir.

Meselâ bir odada beş bin voltluk bir ışık yansa, insanın gözündeki istîdat, bu ışığın altında hiçbir şey görmeye güç yetiremez. Hâl böyleyken milyonlarca voltluk ışıktan da sonsuz mâhiyette üstün bir nûrun sahibi olan Hak Teâlâ, elbette ki beşer idrâki açısından bir gâibdir.

Gündüz ışığında bir bahar manzarasını seyreden bir insan, baharın yeşilliğini ve türlü renk tonlarını görür de onları görmesini sağlayan ışığı fark etmez. Hâlbuki gördüğü bütün renkleri ışık sâyesinde idrâk etmiştir. Bu durumda ışık, aslında âşikâr oluşunun şiddetinden dolayı insan idrâkinden gizli kalmıştır.

Diğer bir misalle izah edecek olursak; hava ile yaşıyor, fakat bizi çepeçevre kuşattığı hâlde onu göremiyoruz. Sadece teneffüs etmek sûretiyle hissediyoruz. Bunun için de onu göremediğimiz hâlde inkâr etmek bir tarafa:

“Hava olmazsa yaşayamayız! Bütün canlıların hayâtiyeti ancak hava ile mümkün.” diyoruz.

O hâlde müteâl, yani hayâl ve idrâk ötesi bir varlık olan Cenâb-ı Hak, hem en gizli, hem de en âşikârdır. Daha doğrusu Zât olarak gizli, tecellî olarak âşikârdır.

Cenâb-ı Hakk’ın, biz kullarının önüne gayb perdesi çekmiş olması, imtihan hikmetine binâendir. Gayb perdesi olmasa, îman bir teklif olmaktan çıkıp bir mecburiyet hâline gelir, dolayısıyla îmân etmenin kula kazandıracağı bir kıymet olmazdı. Nitekim bu perdenin kalkacağı âhirette hiç kimse Allâh’ı inkâr edemeyecek, fakat bu kabûlün artık bir kıymeti kalmayacaktır.

Bu itibarla Kur’ân-ı Kerîm’de mü’minler hakkında:

“Onlar ki gayba îman ederler...” (el-Bakara, 3) buyrulmuştur.

Bu hakîkatleri lâyıkıyla idrâk eden ârif kullar için bu kâinattaki her varlık, Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz kudret ve azametinin birer tecellîsidir.

Buna mukâbil, kalp gözlerine gaflet perdesi inmiş olanlar ise, bütün ilâhî kudret, azamet, hikmet ve ibret tezâhürlerini sıradan birer tabiat hâdisesi veya tesadüfî vakalar olarak görürler. Şâirin dediği gibi;

“Ol mâhîler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler…”

Yani kimin mülkünde olduklarından habersiz şekilde kendilerini hiçbir sorumluluğu olmayan, başıboş ve hür(!) bir varlık zannederler.

Nefs ve şeytanın, kulaklarına üflediği sahte “hürriyet” yalanına inanarak aslında hevâ ve heves putunun kulu-kölesi olurlar. Yani sefâletlerini saâdet zannetme ahmaklığına dûçâr olurlar. Necip Fâzıl’ın ifadesiyle; “gökyüzünden habersiz, uçurtma uçurma”ya çalışırlar. Sayısız ilâhî lûtuf ve nîmetler içinde yaşadıkları hâlde, ilâhî nizâma başkaldırma cür’et ve cehâleti içinde, gâfilâne bir ömür sürerler.

Bu sebeple yaratılmışların en mütekâmili olan insanın, içinde yüzdüğü deryâdan habersiz yaşayan balıklar gibi, kâinâtı alık ve abus bir çehreyle seyretmesi, ne dehşetli bir gaflettir!..

Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri buyurur:

“Bâzılarının görmemesi, görmesinden iyidir. Zira onlar, gördüklerinden ibret almazlar.”

Kâinatta sergilenen ilâhî kudret ve azamet tecellîlerinden ibret alamayan, eserden müessire, sanattan sanatkâra intikal edemeyenlerin, gönül gözü kör olmuş demektir. Nitekim âyet-i kerîmede şöyle buyrulmaktadır:

“(Rasûlüm! Sen’i yalanlayanlar) hiç yeryüzünde dolaşmadılar mı? Zira dolaşsalardı elbette düşünecek kalpleri ve işitecek kulakları olurdu. Ama gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin göğüsler içindeki kalpler kör olur.” (el-Hac, 46)

İnsanı “eşref-i mahlûkât” yani yaratılmışların en şereflisi kılan husûsiyet de; göklerin ve yerin melekûtuna ibret ve hikmet nazarıyla bakmaktır. Kur’ân, kâinat ve insanda sergilenen ilâhî sanat hârikalarının tefekküründe derinleşerek, mârifetullah’tan nasîb alabilmektir.]

Cenâb-ı Hak cümlemizi, kâinatta sergilediği ilâhî sır ve hikmetleri gönül gözüyle temâşâ eden ârif ve sâlih kullarından eylesin.

Âmîn

Yorum Yazın

Facebook