Hak Dostlarının Çocukları ile İlişkileri -2-

0
Hak Dostlarının Çocukları ile İlişkileri -2-
Hak Dostlarının Çocukları ile İlişkileri -2- - Adem Ergül
Sayı : 402 - Ağustos 2019 - Sayfa : 6

Hak Dostlarında İnsan İlişkileri -6- 
Hak dostları, çocuklarının kendilerine, maddi miraslarından çok manevî mirasları yönüyle varis olmalarını isterler. İlim, irfan ve ahlâk mirası, bir anlamda şahsiyet mirasıdır. Allah’ın seçkin kulları Peygamberler de bu aziz mirasın zayi olup gitmesinden korkarak Rablerinden böylesi duyarlı nesiller istemişlerdir.
İki buçuk yıllık adalet ve fazilet dolu idaresiyle ümmetin gönlünde müstesna bir yer edinmiş Ömer bin Abdulaziz’e:
“Efendim, beytülmâlden aldığınız şeylerin kâfî gelmediği görülüyor. Biraz daha fazlasını emir buyursanız da bir kısmını ihtiyaten biriktirip vefâtınızdan sonra evlât ve torunlarınızın zarûrî ihtiyaçları için bıraksanız!” denildiğinde, onun verdiği şu cevap, gerçek mirasın ne olduğunu ve hakiki varislerin de kimler olduğunu en güzel şekilde gösterir niteliktedir:
 “Eğer benim geride kalan evlâtlarım sâlih kimselerden olurlarsa, onların sıkıntıya düşmelerinden korkmam. Zîrâ Cenâb-ı Hak; «Allah sâlih kullarının velâ-yet ve vesâyetini bizzat deruhte eder.» (el-A’râf, 196) buyurmuştur. Cenâb-ı Hak, onların velîsi ve vasîsi olduktan sonra onların ilerde karşılaşacakları hâllerden hiç endişe etmem. Yok, sâlih değil de sefih olacaklarsa, böyleleri hakkında da yine Kur’ân-ı Kerîm’de; «Mallarınızı sefihlere vermeyiniz…» (en-Nisâ, 5) buyrulmuştur. Bu nehy-i ilâhîye rağmen sefih olacak çocuklarıma mal mı toplayacağım!”1
Evet, başkalarına muhtaç olmayacak şekilde aile efradına helal yoldan mal-mülk bırakmak meşru ve makbul ise de gerçek mirasın hâl ve şahsiyet mirası olduğu unutulmamalıdır.
Hak dostları bu mirasın aktarılmasında nasıl bir yol izlemiş ve izlemektedirler? Dergimizin Haziran (2019) sayısında konuyla ilgili yayınlanan ilk yazımızda bu meseleyi gündeme almış ve bazı genel prensiplere dikkat çekmiştik. Ve demiştik ki, ârifler, işin kader sırrı ve ilâhî irada yönünü hiçbir zaman ihmâl etmemekle beraber, sanki her şey kendi ellerindeymişçesine de evlatlarının terbiyesine itina etmişlerdir. Vazife ile tefviz, tevekkül ve teslimiyeti birbirine karıştırmamış, her birini yerli yerince değerlendirmişlerdir. Çocuklarına ve ümmetin nesillerine manevî şahsiyet mirasını aktarmayı son derece ehemmiyetli bir vazife telakki etmişlerdir. Şimdi bu yolda yaptıkları bazı hususlara maddeler halinde işaret edelim:
• Sahibü’l-vefa Musa Efendi -kuddise sirruh-: “Asıl mârifet, sâlih ve sâliha nesiller yetiştirmek!..” der ve böylesi bir muvaffakiyetin gerçek bir şefkat ve merhametle sağlanabileceğine işaret ederlerdi. Kendi babalarından örnekler vererek de hakiki şefkatin nasıl olması gerektiğine şöyle dikkat çekerlerdi:
“Merhum pederim evlâtlarına karşı çok şefkatli idi. Yani şimdiki bizim anladığımız şekilde değil. O, malî vaziyeti müsait olduğu hâlde, çocuklarına lüks giyimler giydirmemiş, lüks gıdalarla beslememişti. Daima, Allâh’a karşı iyi bir kul olmanın telkinatını yapmış, kendisi de her hususta yetiştirici bir rehber olmuştu. Bizler pek küçük yaşta olmamıza rağmen, sabah namazı için, her zaman hiç ihmal etmeden «Oğlum haydi namaza kalk!» diye tatlı bir lisanla uyandırırdı. Bazen kalkar, uyku sersemliği ile tekrar namaz kılmadan uyuduğumuzda gelir, şefkatle tekrar uyandırırdı. Bazen bu uyanıp tekrar uyumak iki, üç defa tekerrür ederdi. Kendisi heybetli, sırasına göre sert meşrep olduğu hâlde, bu hususta öfkelenmez, hep aynı edâ ile namaza kaldırırdı. Sonra da kendisi imam olur, bizler de cemaat. İşte hakiki merhamet böyle olur. Hâlbuki bugün birçok diyânetperver kimseler, evlâtlarına (kendileri namaza kalktıkları halde) aman uyusun diye dünya merhameti gösteriyorlar. Bu ne garib bir merhamettir ki, kendisi namazı kıldığı hâlde çocuğuna aynı ruhu veremiyor. Bunun neticesi olarak, hem çocuğunun ebedî hayatını hüsrana uğratmış oluyor, hem de kendisinin. İki günlük dünya hayatı için gösterilen bu yersiz şefkatle, evlâdını ebedî hayata hazırlayamamak ne büyük gaflettir ne affedilmez merhametsizliktir. Zaman geliyor, böyle rûhî bir telkinattan mahrum, İslâmî bilgi ve eğitimden yeterli nasip alamamış çocuklar, yetişkin delikanlı olduklarında Allâh’a karşı olan ubûdiyet vazifelerini îfa edemiyor ve ibâdet hususunda ihmalci oluyorlar. Hatta bazılarının itikatları bile bozuk oluyor. Bu hâli gören ana-baba üzülüyorlar. Ama iş işten geçmiş oluyor.”
• Ârifler, çocukla iletişimde bulunurken rahmet tarafı ağır ve fakat gerektiğinde celallidirler. Çocuğun şımarmasına da geri çekilip büzülmesine de fırsat vermezler. Onların gönüllerine girecek damarı keşfeder, her biriyle sıcak bir ilgi kurmasını da iyi bilirler. Mûsa Efendinin torunlarıyla ilgisini ilk kız torunu olan Zeynep Hanımefendi şöyle anlatır:
“Galiba dedelerin en muhteremi benim dedemdi. O yüce şahsiyet, benim ruhuma öyle girmişti ki, hem dedem, hem şeyhim, hem de biricik dert ortağımdı. Sevincimi, sıkıntımı rahatlıkla onunla paylaşabilirdim. Bana tatlı tatlı nasihatlerde bulunur, «Sen haklısın, o haksız!» demezdi. O zarif parmağını sallayarak, «Aklınla idare edeceksin.» derdi. Bu altın nasihatler, hayatımda hep bana ışık olmuştur.”
Yetiştiren ilgi, sadece muallimlik, vaizlik, reislik, çobanlık, arkadaşlık ilgisi değil, yerine göre bunların hepsini zaman ve zemine göre kullanabilme becerisinin eşlik ettiği ilgidir. Çocukla kendi seviyesi üzerinden değil, onun seviyesine ve aklına doğru inerek bir iletişim sağlayabilmek hünerdir. Böylesi bir iletişim, onların dünyasını da doğru tanımayı gerektirir.
• Çocuğun nefsini palazlandırarak onun her istediğini yerine getirmek, Hak dostları nazarında doğru bir iletişim tarzı değildir. Onun acı da olsa, nefsinin hoşuna da gitmese, hakikatle ve güzelliklerle ülfet etmesine itina eder ve bu hususta ısrarcı da olurlar. Muhterem Osman Nûri Topbaş üstadımızın babalarının kendilerinin terbiyesi hakkında söylediği şu sözler, Hak dostlarının bu yolda nasıl bir üslup gözettiklerini göstermektedir:
“Ben evleneceğim zaman, şu ihtarda bulundu:
“Bak oğlum! Eğer evinize televizyon koyarsanız, babanıza vedâ etmiş olursunuz! Şayet o sizin evinize girerse, bilin ki, ben giremez olurum…”
Çok şükür; bu tâlimâta o gün, bugün riâyet ettik. Bu hususta zamanımız nice heyhatlarla doldu taştı. İnsanlar küçük cihazlarda büyük esâretlere düştüler.”
Torunları Zeynep Hanımefendi anlatıyor:
“Dedemle şöyle bir hâtıram oldu. Kıymetli zevcim Fahreddin Bey’in bir arkadaşı, Fethiye’de bir yer ayarlamış tatil için... Kimse yokmuş. Sadece ailece biz olacakmışız. Tabii çocuklar çok sevindi tatile gideceğiz diye... Biletlerimiz alındı, hazırlandık. Dedemle vedalaşalım diye bir gün evvelden ziyaretine gittim. 
“İşte dedeciğim, çok temizmiş, kimse yokmuş! Şöyle böyle...” Heyecanla anlatıyorum. Dedemin yüzü birden düştü. İçimden, “Eyvah!” dedim, “Dedemi üzecek bir şey söyledim herhalde... Bir müddet halıya baktı, baktı, sonra başını kaldırıp, 
“Biz Bursa’yı severiz.” dedi.
Ben dondum kaldım. Hemen teslim oldum, “Tamam” dedim de çocuklara nasıl söyleyeceğimi düşünüyorum. Sonra çocuklara açıkladım, tabii hepsi şaşırdı. Ertesi gün biz Bursa’ya doğru yola çıktık. Yolda çocuklar, biraz mırın-kırın ettiler, ama bizim en güzel Bursa seyahatimiz oldu. On gün kaldık. Önceden defalarca gittiğimiz bir yer olmasına rağmen o seyahatin bambaşka bir tadı vardı. Herhalde teslimiyetin bereketi diye düşündük.”
• Hak dostları, çocuklarının zahirî tahsilleri konusunda da ârifâne bir yol izlerler. Bu konuda da fıtratı zorlamazlar. Farz olan ilimlerin tahsilini en güzel şekilde yaptırma adına hiçbir fedakarlıktan kaçınmazlar. Allah ve Resülünü doğru bir şekilde tanımalarını, sevmelerini ve İslâm’ın hayata dair ahkâmını öğrenmelerini ciddiye alırlar. Ancak bir meslek öğrenmek ya da genel kültürlerinin artması veya kariyer olsun diye de tahsilleri konusunda baskıcı bir tutum izlemezler. Maişetlerini helal yoldan kazanabilecekleri bir iş hayatı elbette önemlidir. Bu sağlandıktan sonra onlara göre esas mesele kullukta mesafe katedebilmektir.
• Âriflerin çocuk terbiyesi, şahıslarında göstererek ve kendilerine yaptırarak gerçekleşen bir terbiyedir. Osman Efendi Üstadımız anlatıyor:
“Babamızın bizlere verdiği eğitim, kuru nasihatlerle değil bizzat uygulayarak gerçekleşen bir eğitimdi. Yani bize anlatıp kazandırmak istediği dînî, tarihî ve millî duygular ve İslâmî şuur; onları en güzel şekilde yaşatmak sûretinde idi. Bizleri İstanbul’da Eyüp Sultan, Fatih Camii, Süleymaniye, Yahya Efendi gibi tarihî ve mânevî yerlere götürürdü. O mekânların rûhâniyetini yaşamamıza gayret ederdi. Yani Eyüp Sultan Hazretleri’ni bize Eyüp Sultan’da yaşatarak öğretirdi. Süleymaniye’yi Süleymaniye ikliminde yaşatarak muhteşem medeniyetimizi damarlarımıza kadar hissettirirdi. Bursa’da da Emir Sultan, Ulu Cami gibi tarihî ve mânevî mekânlara götürürdü. Orada bizleri infâka alıştırmak için, daha önceden hazırladığı bozuk paraları verir, orada boynu bükük fakirlere vermemizi isterdi. Biz o hayırlara vesile oldukça; mahrumların duâlarıyla sevinir, mazlumları sevindirmeyi benimserdik. Erenköy’de otururken, komşulardan biri hasta olsa, ona çorba veya muhallebi götürülürdü. Bunlar da, çocuklar eliyle gönderilirdi ki hizmete alışsınlar.”
• Hak dostları, çocukların israf ve lüks düşkünü olmalarına da fırsat vermezler. Zira insan nefsini yoldan çıkaran en büyük afetlerden birisi, hiç şüphesiz kişiyi dünyaya bağlayan bu nevi tutkulardır. 
• Affedicilik, kabahat örtücülük, harama düşmemeleri şartıyla hoşgörüyle muamele etmek, aradaki bağı hiçbir zaman koparmamak, saygıyı yitirmemek âriflerin terbiye sırlarından bazılarıdır.
• Bütün bunların ötesinde çocuklarına dua etmek de onların asla vazgeçmedikleri sünnetleridir. Zira terbiyenin bütün esaslarına riayet edilse de bunun tesiri ancak Allah’ın izni ve inayeti ile gerçekleşebilecektir. Kendilerinin terbiye adına gayret ve himmetleri, vazifelerinin gereğini yerine getirmek ve ilâhî rahmeti celbetmek içindir. 
Bir anne-baba için en büyük hamd ve şükürlerden birisi, manevî değerlerle mücehhez olmuş evlatlarına bakıp gözünün ve gönlünün sürurla dolmasının neticesinde «Elhamdülillahi Rabbi’l-âlemîn” diyebilmektir.
Dipnotlar: 1) Ebu’l-Ûlâ Mardin, Huzur Dersleri, İstanbul 1966, II-III, 769-770.

 

Yorum Yazın

Arşiv

TÜM YILLARI GÖR

Facebook