“Hedef Allah’ı, Kur’an’ı, Peygamberi ve Sonunda İslam’ı Safdışı Etmektir”

0
“Hedef Allah’ı, Kur’an’ı, Peygamberi ve Sonunda İslam’ı Safdışı Etmektir”
“Hedef Allah’ı, Kur’an’ı, Peygamberi ve Sonunda İslam’ı Safdışı Etmektir” - Altınoluk
Sayı : 393 - Kasım 2018 - Sayfa : 14

Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay Tarihselci-Modernist Çıkışı Değerlendiriyor

“Hedef Allah’ı, Kur’an’ı, Peygamberi ve Sonunda İslam’ı Safdışı Etmektir”

ALTINOLUK: İslam hukukunda genel kabul gören “Ahkâmın zamana ve zemine göre değişebilirliği” yaklaşımı, uzunca bir süredir “tarihselcilik” ve “modernizm” gündemleriyle birleşerek, bir yandan yoğun hadis–sünnet eleştirisi, diğer yandan da Kur’an ayetlerinin irdelenmesi boyutlarına ulaştı. Gelinen noktayı nasıl görüyorsunuz? Öncelikle sizin çektiğiniz fotoğraf ne?
PROF. DR. SÜLEYMAN HAYRİ BOLAY: Ben bu “Tarihsici”liğe (tarihselci tabiri bana göre yanlıştır.) dayandırılmaya çalışılan hareketin, “Ahkâmın değişebilirliği” ile bir alâkasının olduğunu düşünmüyorum. Çünkü ahkâmın değişebilir olması, âyetler ve sünnete dayanılarak içtihat yoluyla çıkarılan fıkhî hükümlerdir. Yoksa Kur’an ayetlerinin getirdiği hükümlerin ve Peygamberimizin hayatı boyunca yorumlarla hayata geçirdiği uygulamaların değişmesi bahis mevzuu olamaz.
Burada yapılmak istenen doğrudan doğruya Kur’an’ın kâinat çapında (evrensel denilen şey sadece yeryüzünde geçerli olabilir, olursa!) geçerliliğinin ortadan kaldırılması, Kur’an ayetlerinin hükümlerinin itibarının yok edilmesi, dolayısıyla Allah’ın bilgisinin ve bildiğinin sorgulanmaya açılması, Rabbimizin unutkanlığından bahs ederek Kur’an’ın Allah kelamı olmadığı iddiasının yaygınlaştırılması gibi hedefler güden dehşetengiz bir harekettir.
ALTINOLUK: Denir ki, bunlar geçmişte sınırlı bir ilim çevresinde tartışılmış konular. Sorular, cevaplar, eleştiriler, sorgulamalar, ithamlar vs. hepsi yayınlara/literatüre girmiş. Ama çok sınırlı alanda kalmış, geniş kitlelerin gündeminde yer almamış. Ama bugün televizyon ekranları ve sosyal medya ile bütün toplum katmanlarına taşınan bir din gündemi söz konusu. Tartışmalı bir gündem bu. Bunun din–toplum ilişkisi açısından nasıl bir sonuç vereceğini düşünüyorsunuz?
S. H. BOLAY: Bu gibi meseleler, ancak ehil, meseleleri iyi bilen ve mukayeseler yapabilen kimseler tarafından belli mahfellerde münakaşa edilebilir, bazı şüpheleri izale için münakaşa edilebilir. Yalnız bu münakaşa konuları içinde Allah’ın istikbale dair bilgisi, Allah’ın unutkan olduğuna dair gayri mantıkî ve benzer mesnedsiz iddialar yer almamalıdır. Çünkü Allah, hiç bir şeyi unutmadığını, kalblerde gizlenenleri dahî her an bildiğini bir çok ayette açıkça bildiriyor. Hakikî Müslümansanız, inandığınız ve bağlandığınız Allah’ın bildirdiklerine kayıtsız şartsız iman edersiniz, inandıklarınızın doğuluğunu dilinizle “ikrar” ve kalbinizle “tasdik” edersiniz; böylece tam imana kavuşmuş olursunuz.
“İnandım, Müslümanım” deyip de oturup Allah şunu bilir mi, bunu bilmez mi, şuna kudreti yeter mi buna yetmez mi, söylediği şeyi unutur mu unutmaz mı gibi uydurma ve kasıtlı meseleler açıp münakaşa etmek, fitne çıkarmaktan başka bir hedef gütmez.
Bunlar ve benzer nifak çıkarıcı bir çok mesele, kahvehanelerde, sokak ortasında, çarşıda, pazarda, radyo ve TV kanallarında, konferans salonlarında konuşulacak meseleler değildir. İlmî ve fikrî olgunluğu müsellem olan kimseler arasında hususî tertip edilmiş bazı meclislerde konuşulabilir, tartışılabilir. Geniş halk tabakalarının önünde bu meseleleri konuşmak asla doğru olmaz. Neden doğru olmaz? Çünkü meselâ ben üniversite hocası ve kıdemli felsefeci olmama rağmen iktisat, fizik, kimya, biyoloji veya tıpla ilgili konularda ilmî seviyede yapılan bir münakaşayı anlayabilir miyim? Dinlesem ne kadarını anlarım. Belki de hiç birisini!.. Bunun gibi asgarî sağlam dinî bilgiye bile sahip olmayan, idraki ve muhakemesi gelişmemiş kalabalıklara çetin meseleleri açmak ne gibi bir netice verir? Zihinleri karıştırmaktan, kalblere şüphe düşürmekten, imanları sarsmaktan başka hiç bir netice vermez. Daha da kötüsü kitleleri birbirine düşürür, böyle ters düşünen kimselere ve onların peşinden gidenlere karşı husumet artar; karşılıklı söz savaşları sonunda kalabalıkları (Allah muhafaza buyursun) şiddetli çatışmalara dahî sürükleyebilir. Zaten ulaşmak istenilen hedefler de bunlardan ibaret gibi görünüyor.
 ALTINOLUK: Tarihselci–modernist çizgide duranların gerek Rasulullah gerekse Kur’an’a yaklaşımlarını fikir tartışmaları çerçevesinde tabii mi görmek gerekiyor yoksa meselenin iman problemi haline geldiğini düşünüyor musunuz? Mesela hangi alanlarda?
 S. H. BOLAY: Bu soruya yukarıda kısmen cevap vermiş olduk; bununla beraber şunları da ilave edebiliriz: Başlangıç itibariyle bu gibi münakaşaların, iyi niyet besliyorsa, belki bir kısmı tabiî görülebilir. Fakat iyi olmadıkları ortada iken sağda solda açıkladıkları iddiaları, doğrudan doğruya bir iman meselesi olarak ortaya çıkmaktadır. Neden? Bu kişiler ve benzerleri, Allah’ın geleceği bilmediğini, gönderdiği ayeti unutup aynısını tekraren yine gönderdiğini, Kur’an’ın evrenlik/kainat çapında mukaddes ve Allah’ın kitabı olmadığını, namazın bir işe yaramadığını söyleyip duruyorlar. Bu sözlerden Kur’an’ın derleme, rastgele uydurma bir kitap olduğu, bu sebeple İslâm’ın kabile dini halini aşamadığı, peygamberin kabile reisi halinde kaldığı, dolayısıyla Allah kelâmı ve kutsal olmayacağı gibi neticeler çıkmaz mı? Çıkmaz diyenlerin aklına şaşarım.
 Yukarıda ifade edilen sonuçlar iman meseleleri değil midir? Bu iddiaları kabul ederseniz ortada İslâm diye bir şey kalır mı? İslâm kalmaz ise Peygamber kalır mı, hatta Kur’an’ın bize bildirdiği Allah inancı kalır mı? Kalmaz elbette. Dolayısıyla bu tarz iddialar, doğrudan iman meseleleri olup hiçbir suretle müsamaha kaldırmaz.
ALTINOLUK: Şöyle bir siyasî/politik kurgudan söz ediliyor: Hedef İslam’ın insanlığın umudu olmasının önünü kesmek. Bunun için İslam’ı bütün alanları tartışmalı bir din gibi göstermek gerekir. Bunun için de iki ana kaynak tartışmalı hale getirilmelidir. Bu çerçevede, önce Rasulullah’ın dindeki konumunu sınırlamak için Kur’an kullanıldı, hadisler sorgulandı, şimdi de sıra Kur’an ayetlerinin sorgulanmasına geldi. Böyle bir siyasî– stratejik kurguyu gözlüyor musunuz?
S. H. BOLAY: Bu tasvir ettiğiniz siyasî bir kurgu değil, tatbikata konulmuş fikrî, içtimaî, ahlâkî ve dinî kılıflı bir harekettir. Böyle bir hareketi gözlemiyorum, bizzat görüyorum ve karşı duruyorum. Niçin gözlemiyorum? “Gözlemek” sözü, daha çok gözü yoldanı ifade eder, yani bir yolcunun gelmesini beklemek demektir. Ben yoldan gelecek böyle hadise beklemiyorum; bütün kollarıyla geldiğini ve bir fırtına dehşetiyle devam ettiğini görüyorum. Bu harekette İslâm’ı tartışmalı bir din gibi göstermekten çok Allah’ın kudretinin ve bilgisinin yetersizliği iddiasına dayandırılarak başta Allah’ı, sonra Kur’an’ı, sonra Peygamberi ve sonunda da İslâm’ı tesirsiz hale getirerek saf dışı etmek hedeflenmiştir. Zaten Allah’ın kudretini ve bilgisini bir yana bırakırsanız geride ne Kur’an, ne hadis, ne sünnet, ne peygamber, ne de İslâm kalır. Sadece onların ilâhsız/ateist ve ilâhçı/deist iddiaları ve söylemleri ortalığı işgal eder.
ALTINOLUK: Din konusu insanlığın en hassas, en dinamik ilişki alanını oluşturmuş. İnsanlar soracak, öğrenecek, tartışacak. Farklı düşünceler ortaya çıkacak. Bu konuda sağlıklı diye nitelenebilecek bir çerçeve ortaya konabilir mi? Neleri dikkate almak lâzım ekranda, sosyal medyada, yazılı basında, toplum önündeki tartışmalarda?
S. H. BOLAY: Türkiye’de tarihselci ve modernci hareketin sağlam esaslara dayandığını görmek mümkün değildir. Onların dayanakları Hegel’in tarihsici ve Nietzsche’nin Hristiyanlığı tenkid eden yazıları ve benzerleridir. Yazılı, yazısız basında ve bir kısım radyo-TV kanallarında böyle ciddî ve imana müteallik meselelerin münakaşasından sıhhatli, güvenilir bir netice çıkmasını beklemek, ancak bir hayal olur. Yukarıda ifadeye çalıştığım menfi, çarpıtıcı ve sarsıcı neticeleri görüp ona göre tedbirler almak icab eder.
Bu tedbirler neler olabilir?
1.Her şeyden evvel fikrî ve ilmî seviyesi yüksek, liyâkatları ekseriyet tarafından müsellem olan zevat bu karşı hareketin delillerinin yetersizliğini, mantıksızlığını ve kasd-ı mahsusaya sahip olduğunu belli mahfellerde ve kanallarda ortaya koymaları icab eder.
2. O iddiaların karşısına dinî, aklî ve mantıkî delillerle dayanan doğru bilgiler ortaya konulmalı, her imkan kullanılarak, geniş kitlelere -onların anlayacağı ifadelerle- ulaşması temin edilmelidir.
3.Sonra “ Bu mesele halloldu.” zannıyla işin sonu bırakılmamalıdır ki yeni nesillerin aksi tesirler altında kalmalarına fırsat verilmemiş olsun.
ALTINOLUK: Türkiye’deki tarihselci-modernist çizginin Batı–Hind havzalarında İslam’a karşı oluşan politikalardan etkilendiğini düşünüyor musunuz, hangi ölçüde?
S. H. BOLAY: Böyle bir tesirin olduğunu düşünmüyorum ve görmüyorum. Bunların kaynakları belli batılı kimselerin bazı eserleri ve bir kısım fikirleridir. Hind havzasındakiler, kanaatımca daha çok İngiliz–ABD kaynaklıdır. Oralardan bazı tesirler gelmekte ise bunları getirenler Pakistan, Afganistan ve benzer ülkelerde islâmî tahsil görmüş kimselerdir. Bu gibi kimselerde o çapta bir fikrî derinlik olduğunu görmüyorum. Pakistan’da doktora yapmış, senelerce oralarda kalmış ve bizim üniversitelerimizde hizmet vermiş bazı kimseleri tanıdım; bunların gördüğüm kadarıyla fikrî seviyeleri de, idrakleri de düşüktür.
ALTINOLUK: Toplumun bu tarihselci–modernist söylemin din algısında açacağı yaralar konusunda ilim adamları tarafından yeterince uyarıldığını düşünüyor musunuz?
S. H. BOLAY: Kimler uyaracak ki! Ben şahsen kimseyi görmüyorum. Benim “sahte tanrılar” makalem çok geniş tesirler uyandırdı. Bunu gelen telefonlardan anlıyorum. Ama meslekten olup da durumdan şikayet eden kimselere neden bir tepkileri olmadığını sorduğum zaman çekingenlik içinde olduklarını görüyorum. Gerçi watchap’ta birkaç zat cevap mahiyetinde yazı yayımladılar. Ama bunlar yeterli değil. Yine de arkasının geleceğini düşünüyorum. Bu hususta Diyanet İşleri başkanlığına ve bazı İslâmî kuruluşlara da mes’uliyet düşmektedir.
ALTINOLUK: Diyanet’in, Din İşleri Yüksek Kurulu’nun bu konuda yeterli tavrı ortaya koyduğu kanaatinde misiniz?
S. H. BOLAY: Din İşleri Yüksek Kurulu’nun böyle bir teşebbüste bulunduğunu bilmiyorum. Yalnız Başkanlığın 70 kadar zevâtı toplayarak bir hafta boyunca “İlâhçılık/Deizm” üzerine müzakerelerde bulunulduğunu bu toplantıya davet edilen bir gazetecinin köşe yazısından tesadüfen öğrendim. 70 kişinin bir hafta boyunca neler konuştuklarını ve ne gibi neticeler çıkardıklarına dair hiçbir bilgim yoktur. Bir tebliğ yayımlanıp yayımlanmadığından da haberim yok. Bilenler varsa fakiri de haberdar ederlerse müteşekkir kalırım. Umarım iyi neticelere ulaşılmıştır.
ALTINOLUK: Değerli katkılarınızdan dolayı teşekkür ederiz.
S. H. BOLAY: Alâkanız ve bana bu mülâkat fırsatını verdiğiniz için ben teşekkür ederim.

 

Yorum Yazın

Facebook