“Hem İman Hem İfsad Sorunu”

0
“Hem İman Hem İfsad Sorunu”
“Hem İman Hem İfsad Sorunu” - Ahmet Taşgetiren
Sayı : 393 - Kasım 2018 - Sayfa : 6

Nureddin Yıldız ile Tarihselcilik Tartışması Üzerine…

“Hem İman Hem İfsad Sorunu”

AHMET TAŞGETİREN: Sizinle zor bir konuyu konuşmayı arzu ediyoruz. Uzun bir zamandır Müslümanların gündeminde olan bir konu. Rahatsızlık veren bir konu. Gençlerde başka, ileri yaşlarda başka, babalarda - annelerde başka, hocalarda başka tedirginlik meydana getiren bir konu. Bir boyutu televizyonlara, medyaya yansıyor. Bir boyutu daha dar ortamlara yansıyor ama herkes konuşuyor. Bir ara “modernistler” diye gündemdeydi sonra “tarihselcilik” diye gündeme geldi, hadisler üzerindeki tartışmalarla, Sahabeyi tartışma şeklinde gündeme geldi. Bazı ortamlarda “Çocuklarımız ilahiyat fakültelerine gidiyorlar ama bakalım orada İslami inançlarına, akaidine bir şeyler oluyor mu?” gibi babaların, annelerin tedirginliği noktasında gündeme geldi. Sahabe tartışmasından, Resulullah Efendimizin hadislerinin tartışmasına kadar uzadı. “Aklımıza uymuyor şu hadisler” diyerek hadislerin bir kısmının üstünün çizilmesine kadar vardı iş. O zaman deniyordu: “Bu şu anda bu sahabeyle başlar, sonra Efendimizin tartışılması ile devam eder, ama bir süre sonra Kur’an ayetlerinin tartışılması boyutuna gelir” diye konuşulmuştu. Şimdilerde sanki o gerçekleşiyor. Kur’an ayetlerinin irdelendiği, tartışıldığı,  “Şu hadisler olmamalı” dendiği gibi şimdi de “Şu ayetler Kur’an’da olmamalı”ya getiriliyor iş.  Kur’an-ı Kerim’in bazı ayetlerinin üstünün çizilmeye çalışıldığı, bazı ayetlerin kültürel olduğu, o dönemin kültürüne hitap ettiği, dolayısıyla bugün belki o ayetlere gerek olmadığını ima etme cüretinin gösterildiği günlere gelindi.  
Eskiden oryantalistlerin, Batılı İslam araştırmacılarının iddialarıydı bunlar. Bir anlamda İslam’ı insanların gözünde tartışılır hale getirmek için bir takım malzemeler ortaya atarlardı. O zamanın İslam düşünürleri çok ciddi cevaplar verdiler oryantalistlere karşı. Ama şimdi oryantalistlerin o bilinen malzemeleri, Türkiye’de Müslüman diye bilinen insanlar tarafından piyasaya sürülüyor. Medya ortamlarında tartışıldığı gözleniyor. Siz de hadiseyi takip ediyorsunuzdur. Siz fotoğrafı nasıl çekiyorsunuz, nereye gidiyoruz?  
NUREDDİN YILDIZ: Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in gelecekte İslam’ın karşılaşacağı  tehlikelere, ümmetini bekleyen sıkıntılara ilişkin pek çok uyarısı var. “En çok korktuğum şeylerden birisi başınızdaki liderlerin sizi sapıtmasıdır” cümlesi de Efendimiz’in (s.a.v) uyarılarından biridir. Sonra “Sizin dilinizi sizden çok daha iyi konuşan hocalarınızdan korkuyorum” buyurmuştur.
Biz özellikle son yüz senede ümmetin bütün toprakları istila altına girince dış düşmanı orantısız bir şekilde abarttık. Evet bir dış düşman var ama o iç düşmandan daha çok tehlikeli değil. Siyonizm tehlikesiyle uğraşırken bu arada siyoniste rahmet okutacak bir akademisyene çocuklarımızı teslim etmenin doğuracağı riskleri göremedik.
İlahiyat fakültelerine karşı olduğumuz anlamı çıkartılmasın. Niye karşı olalım ilahiyat fakültesine? Bir akademisyen böyle bir kabahat işliyor diye bütün akademisyenleri onun içine atmanın gereği yok elbette. Adaletsizlik olur. Ama ortada bir realite var. Vuruş oradan başladı. Neden? Biz boşta bulunduk. Mühendislik fakültesine giderken kızımız, “aman oradan başına bir şey gelmesin” diye tedbir alma ihtiyacı hissettik Müslümanlar olarak. Ama ilahiyata gidince orayı haremi şerif gibi algılayınca bu tehlike ile karşılaştık. Hayır insanın bulunduğu her yerde risk vardır. Dinin en çok konuşulduğu yerde daha çok risk vardır.
 Çocuğumuz maazallah sonunda cehenneme yuvarlanacağı bir akide, iman tehlikesi ile yüzleşiyor olduktan sonra bu siyonistin eliyle olsa ne olur namaz kıldıran bir imamın ya da bir akademisyenin eliyle olsa ne olur? Dolayısıyla bizim tanka karşı da tedbirimizin olması gerekiyor beyinlere saldıranlara karşı da tedbirimizin olması gerekiyor. Sözün özeti şu: Peygamber Efendimiz (s.a.v.) fakültede hatta medresede hatta camide bir hocanın, bir imamın bir hatibin, bir aydının bizi çökertebileceği konusunda bizi uyarmıştır. Kur’an-ı Kerim’de münafıklardan bahsedilirken dışarıdan bakıldığında güzel konuştuklarına dikkat çekilir. Sunumu çok güzel yapabiliyorlar.
A. TAŞGETİREN: İnsanlar daha hüsnü zanla bakıyorlar. Falanca okula, kursa gidildiğinde burası steril bir alan, din düşmanlığının girmeyeceği bir alan, imanın sorgulanmayacağı bir alan zannediliyor.
N. YILDIZ: İşte bu zan yanlış. Hastanede ölüm oranı daha yüksektir. Hastanede cana, organa müdahale ediyorsun.
A. TAŞGETİREN: Gene de bir terslik var. Türkiye’yi ele aldığımızda çok soğuk zamanlardan gelmişiz din ile ilişkide. Sonra dini eğitim veren kurumlar açılmış. İnsanlar buralara can havliyle sarılmışlar. Ama şimdi çocuğunuzu verdiğinizde oradan bir gün annenin, babanın önüne acayip sorular geliyor. Endişeye düşüyorsunuz.
N. YILDIZ: Öncelikle sebeplere dönmemiz lazım. İslam kendi kendine bitsin. Kendisini tüketsin diye oryantalistlerle başlayan  yani dışarıdan gelen bir saldırı olduğunu düşünebiliriz yaşadığımız bu vakıayı. Ama bunu demek kolaycılık olur. Oryantalistler, anahtar kurgular gibi kurgulamıyor kimseyi. Şayet bunu becerebiliyorlarsa yazık bize. Burada çok daha önemli bir ipucu, insanların yeniliği ortaya koyarak sivrilme arzusudur. Akademisyenlik, “bir şey ortaya koy sana unvan verelim” denen bir şeydir zaten. Doktora yapıyorsun fotokopi çekince sana unvan vermiyorlar. Bu konuda yeni bir şey söylemeniz isteniyor. Doğru bir şeydir bu ama bu yenilik eskiyi yok ederek yapılan bir yenilik olmamalı. Sıkıntımız burada bizim. Akademisyenleri itham manasında söylemiyorum. Tarz anlamında bir sıkıntı var. Yeniyi eskinin üzerine koyman gerekmiyor. Eskiyi yenile. Eskiyi sunuş tarzın yeni olsun.
Altını çizerek söylemek gerekirse, başta Kur’an-ı Kerim olmak üzere hadisi şerifler gaybi naslardır. Öyle dendiği için, öyle olduğuna inandığımız şeylerdir. Nurdan yaratılmış meleklerden bahsediyor Allah Teala bize. Bu nurun şeklini irdeleyemezsin, gözlemleyemezsin, yorumlayamazsın. Söyleyene bakacaksın. Söyleyenin söyleme tarzı kadardır bizim bilgimiz. Bugünki Batı kültürü ise her şeyi formülize ederek inanmaya mecbur ediyor bizi. Bunu matematikte, tarihte, coğrafyada her yerde böyle kabul edebiliriz ama gayp ile gelen vahiyde kabul edemeyiz. Ettiğimiz zaman dinimiz gider. Onun için Kur’an-ı Kerim’i açtığımızda ilk ayet “Bu gaybe iman edenlerin kitabıdır” diye başlıyor. Gaybe iman edenlerin istifade edeceği kitaptır. Gayb nedir?  Elle tutamadığın, gözle göremediğin, yorumlama imkânın olmayan şey demektir. Allah Teâla bize nasıl bildirdiyse, o şekilde inanmak zorundayız. Ama yeni yetişen nesil yorumlama, avucunun içinde şekillendirme iddiasıyla hayata bakıyor. Hayat öyle olmalı, din öyle olmamalı ama. Burada biz Allah Teâlâ’nın, Peygamber aleyhisselamın tanıttığı ile sınırlı kalma düzeyini zorlarsak kendi elimizle dine bir şekil vermeye kalkmış oluruz… Yahudiler bunu Tevrat’a yaptılar. “Musa bunu niye dedi ki?” diye kendi yorumlarını eklediler. Onlarda önce Musa a.s. hadisleriyle başladılar tahrife. Musa, böyle yapmıştı şöyle yapmıştı dediler ve ondan sonra sıra geldi Tevrat’a.  Nitekim yüz sene sonra da Tevrat’ın aslı kalmadı. Aynı şey İncil’in başına geldi.
Dolayısıyla biz Allah Teala’ın gönderdiği vahiy olan Kur’an-ı Kerimi gaybȋ bir bilgi olarak alacağız. Ona Resullah s.a.v getirdiği sınırlamalar olan hadisler kadar açıklama koyacağız. İnsanlar önce niye hadislerle uğraşıyorlar? Çünkü ayetlerin etrafındaki korumayı kaldırıyorlar. O korumayı kaldırdıktan sonra da ayetlerle uğraşmak doğal hakkı oluyor herkesin! Efendimizin hadisleriyle uğraşmak tam anlamıyla Peygamber a.s. konumuna talip olmaktır. Çünkü O hadisleriyle Kur’an-ı Kerim’i beyan etmek için gelmiş bir peygamberdir. Onu kaldırdığınız zaman ve beyan edilmesi gereken Kur’an hâlâ ortada duruyorsa, “onu ben beyan ederim, merak etmeyin” demiş oluyorsunuz.
Bir yerde ilahiyat fakültesi öğrencilerine konferans veriyordum, “Hocam Kur’an akımına niye karşı çıkıyorsunuz?” şeklinde bir soru sordular. Onlara dedim ki:
-Gençler, madem “bize Kur’an-ı Kerim gerekiyor” iddiası ile ortaya çıkanlar oluyor. O zatlar gittikleri konferanslarda iki saat konuşuyorlarsa konuşmak yerine sadece Kur’an okusalar ya. Ama 120 dakika içinde okudukları Kur’an’ın süresi 12 dakikayı bulmuyor. Madem Kur’an-ı Kerim konuşsun diyorsun, Bakara suresinden başla, o ayeti anlatmak için Rum suresinden, Ankebut suresinden oku. “Kur’ancı” olarak çıkıp, Kur’an’a yüzde bir oranında dahi söz hakkı tanımıyorsun. O zaman sen kendini, Peygamber Efendimizin beyan vazifeli kimliğinin yerine koyuyorsun. “Peygamber şöyle dursun, ben açıklarım” diyorsun. Neredeyse sen kendini Kur’an’ın yerine koyuyorsun. Kur’an gösterip kendin Kur’an olup konuşuyorsun. İnsanlar sormalılar “Niye bize iki sayfa okuyup gitmiyorsun? Niye bizi Kur’an ile doyurmuyorsun da ayrıntıya girme ihtiyacı hissediyorsun?  Resullah (s.a.v.) “Ben size ayrıntı vereyim” dediğinde bunu çok görüyorsun. Onu falanca uydurdu diyorsun. Senin kadar da mı hakkı yok Resullah’ın? 1400 sene sonra gelmiş birisisin sen. Hiçbir özelliğin yok.
A. TAŞGETİREN: Kur’an’ın iniş sürecini de göz ardı etmek var değil mi bu yaklaşımda?
N. YILDIZ: Hem de nasıl. Burada bir ince ayrıntı daha var. Kur’an-ı Kerim bir imtihan kitabıdır. “İman edin ya da etmeyin, hak geldi batıl da ortada. Biz batıla sapanlar için cehennemi hazırladık” deyip meydan okuyan tarzı da var Kur’an-ı Kerim’in. Yani Allah Teâlâ’nın keskin çizgilerle ayırdığı ve ayırmadığı şeyler var Kur’an-ı Kerim’de. Niye?  “Kalbiniz ne durumda bunu test etmek istiyoruz” diyor Allah Teala. Bakalım siz: “Allah Teala buyurduysa, bir hikmeti vardır” mı diyeceksiniz, bilimsel ve sosyal gerekçelerle bunu yorumlamaya mı kalkacaksınız? Çağ değişince Kur’an’ın da değişmesini isteyen bir mantığınız mı var? 10 bin sene sonra bile Mekke’de indiği günlerin ciddiyetiyle “Kur’anımızdır” diyecek teslimiyetiniz mi var?
“Bir alim, bir müfessir Kur’an da hiçbir zihinsel sorunla karşılaşmaz. Bakara’dan başlar Nas süresine kadar gider.” Böyle de değil. Öyle olsa Taberi’den sonra hiçbir tefsir yazılmazdı. İlk tefsir ile beraber tefsir biterdi. Her asırda bakıyoruz beş on alim tefsir yazmaya çalışmış. Neden? İnsanın hayatı yenilendikçe Kur’an’a bakışımız yenileniyor. Ama köklerine dokunmadan Kur’an’ın ümmetin geçmiş kültürünü yok kabul etmeden ve edebimizi koruyarak.
A. TAŞGETİREN: Bu izahınızdan yola çıkarak her dönemde her insan Kur’an’a bakmalı, Rabbimizin maksadını, bize bildirdiği mesajı anlamaya çalışmalı. Tefsirlerin çoğalmasının da bu manada bir mahiyeti var, denemez mi? Aynı şekilde şu anda tartıştığımız insanlar “Biz de zaten böyle bir şey yapıyoruz” diyebilirler mi? Yoksa başka bir şey mi yapıyorlar?
N. YILDIZ: Bunu diyemezler. Bileyerek - bilmeyerek yapıyorlar konusunda bir şey diyemem ama başka bir şey yapıyorlar. Neden? Ashabı kiramı teğet geçiyorlar. Ashabı Kiram’ın ve talebeleri olan imamlarımızın teğet geçildiği bir yerde iyi niyet arayamayız biz. Niye? Ölçüsüz ve kuralsız konuşacaksın o zaman. Bu Tevrat’ı tahrif edenlerin mantığı da buydu. Musa aleyhisselamı yok sayarak Tevrat’a müdahale ettiler. O alimlik değil. O ucuza Allah’ın kitabını satan bilimciliktir. Ticaret bu. Bu şöhrete satılmış Kur’andır. Bu maddi menfaate satılmış kitabımızdır. Bu birilerinin dümen suyunda sele kapılmış gidilmiş bir hastalıktır o zaman.
A. TAŞGETİREN: Bu noktada biraz tanımlama yapmaya yönelsek. Bir kötü niyetten söz ediyoruz. Böyle bir şeye niye yönelsinler? Bir başka projenin memleketimizde, İslam dünyasındaki uzantısı mı bu, yoksa samimiyet mi yok? Ne diyorsunuz? Bir fesat mı var? “Biz gelelim, şu Kur’an üzerinde operasyon yapalım, Müslümanların kafasını karıştıralım.” gibi bir şey mi? Bunu mesela bir müsteşrikten, oryantalistten beklemek çok daha akla yakın ama içeriden birisinin böyle bir role girmiş olmasını izah etmek çok zor.
N. YILDIZ: İnşaallah öyle bir kasıt yoktur diyelim. Ama şu var. En başta “Ya bu zayıf hadisle niye bu amel yapılıyor?”  diye esasen iyi başlamış şeyde ölçü kaçırma var. En asgari olarak ölçüyü kaçırma var. Nedir bu ölçüyü kaçırma?  “Filanca alime göre bu hadis zayıftı” deyip, iki alim arasında bir tercihle başlayıp, sonra alimle birlikte sahabeyi silip süpürüp kendini İbni Mesut (r.a.) yerine koymak var. Başta iyi başladığını kabul edelim. Bir proje çocukları olduğunu söyleyemem. Çünkü bu mikrobu bizim iç bünyemiz de üretebilir. Hasan Sabbahı’da bizim bünyemiz üretti. Batiniliği, Şiayı, Mutezile’yi de bizim bünyemiz üretti. Ümmet olarak söylüyorum. Mikrop üreyebilir. Rabbimiz böyle bir imtihan murad etmiş. “Kur’an-ı Kerim’i tefekkür edin.” buyuruyor Allah Teala.  Kur’an’ı tefekkür ederken belli parazitler zihnimizde oluşabilir. Ne buyuruyor Efendimiz s.a.v.  “Bu parazitler Allah Teala nereden çıktıya kadar götürebilir, dikkat edin” buyuruyor.  Efendimiz s.a.v. söylüyor bunu. Çünkü düşünmeyi emrediyor kitabımız. Fakat bir şeyi daha emrediyor. “Peygamberden ve ashaptan ayrılmayın” diyor.
A. TAŞGETİREN: O zaman tefekkürde kendimize bir sınır çizmemiz gerekiyor.  Ya da şöyle bir şey mi? Tefekkürde gittiniz, gittiniz sonra o sınırların farkına vardınız, duracaksınız.
N. YILDIZ: Hava almak için tur attın, sonra deniz dalgalarına ayağını bastığını gördün, geri döneceksin. Yoksa dalgalar sürükler götürür seni. Temiz hava almak için çıktığın yerde bataklığa batıyorsun. Geri gel, düz yolda yürü. Çamur olmayan yerde yürü. Bir sahabi Efendimize geliyor, “Ya Resulullah iman konusunda,  gökten aşağı atılsam diyeceğim kötü şeyler aklıma geliyor”  diyor. Sahabe de düşünüyor çünkü. Efendimiz (s.a.v.) “Gerçekten mi, gerçekten mi?” diyor. Efendimiz “gerçekten mi?” deyince sahabe şaşırıyor. Efendimiz mutlu oluyor bundan. “İman işte böyle bir şeydir” buyuruyor. Donmuş, kalıbında sıkışmış kalmış bir iman istenmiyor. Sürekli kaynayan kafanın imanını istiyor demek ki. Ama Ebubekir’i (r.a.) Ömer’i (r.a.) tartışmıyorsun. Ali deyip atıp gitmiyorsun.  Ashabı Kiram’a, ümmetin imamlarına dokunmadıkça o mübarek daire içinde kaldığın sürece hürsün, düşün.
Ayrıca, tefekkür ettim deyip bir kenara not etmek başka bundan sonra böyle düşünmeyenler yobazdır, geri zekalıdır demek başka. Bir imal-i fikir yapanlar var, bu iyi niyet dairesi içindedir kesinlikle. Mesela âlimler oturup konuşmuşlar, birisi “Ben şu ayette şöyle düşünüyorum demiş öbür âlim de yanılıyorsun öyle değil” demiş. Bu mübarek bir toplantıdır.  Ama bunu başkalarına dayatacak şekilde yapıyorsan, bunu namaz nedir bilmeyen bir televizyon kanalında yapıyorsan iyi niyet tartışması çıkıyor ortaya o zaman. Yani bunu avama niye açıyorsun sen? Ne anlamı var bunu avama açmanın? Demek ki sen bu tür konular üzerinden şöhret arıyorsun. En iyi ihtimalle. Ya da birilerini memnun etmek istiyorsun. Ya da unvanını çoğaltmak istiyorsun. Medyaya taşınmak istiyorsun. Bunların hepsi din pazarlamaktır. Allah Teala buyuruyor ya “Ucuz şeye dinlerini veriyorlar.”
Bu tür tartışmaların içinde olan isimlerin bir kısmı bizim medreselerimizi görmüş insanlar. Bunlar gençliklerinde sarık saran, gençken daha tıraş olmadan sakal bırakan insanlar. Öyle Avrupa’dan ithal edilen yok içlerinde. Zaten Avrupa’dan gelenler korkuyor, kendilerine oryantalistlerin çocuğu diyecekler diye. İyi niyetle başlamış ama zamanla ölçüleri, kuralları sahilde tehlikeli şeridi geçmemeyi unutmuş kimseler olarak görüyorum onları. En azından iyi başladıklarını düşünmek istiyorum. İslam’a kasıtları var demiyorum ama çok ağır bir gaflet içindeler.
A. TAŞGETİREN: Ortada bir iman riski var diye düşünüyor musunuz?
N. YILDIZ: Kesinlikle. Keşke sadece iman riski olsa. Bir insan iman riski ile yaşadı, milyon günah topladı. Ama bunlar on binlerce gencin aklını bozuyor. Tüm o gençlerin, insanların vebali onlara yükleniyor. Bir kötülüğe delalet eden o kötülüğe kapılan herkesin vebalini taşıyor malumunuz.
Şimdilerde görüyoruz Kur’an okurken gençler ayak ayak üstüne atıyor. Ne yapıyorsunuz diye sorduğunuzda. “Kur’an’ın ruhu lâzım, şekilcilik İslam’da yok. Bu bir putperestlik?” diyorlar. Allah muhafaza buyursun ne hallere geldik. Kur’an-ı Kerim’e saygı göstermeyi, Ebu Cehil’in, Lat, Menat putuna saygı göstermek olarak yorumluyor. Çılgınlık bu.
A. TAŞGETİREN: Onlar açısından bakıldığında bu yaklaşımı ilmi musahabeler, ilmi görüş bildirme çerçevesinde görmek mümkün mü? Kur’an üzerine tefekkür ediyoruz, düşünüyoruz. Düşüncemizi de açıklıyoruz deme hakları var mı?
N. YILDIZ: Allah nasip etti elli senedir ilim çevrelerinin içinde bulunuyoruz. Ben şunu gördüm İmamı Azam ile İmamı Rabbani ile İmamı Şafi ile cedelleşen bir insanın bir söz dinlediğini görmedim. Ebu Hanife’ye sataşma kudretini kendinde gören birisinin kulağı tıkanıyor. Bir şeyi duymuyor artık.
Ashabı Kiram şöyle dursun, ümmetin bağrında muhabbet beslediği dört büyük imamımıza, ondan sonra gelen, Abdülkadir Ceylani, İmam-ı Rabbaniler gibi ümmetin topluca sevdiği zatlarla savaşma kudretini kendisinde görenin hiçbir kırmızı çizgisi olmuyor. O sonra Resullah s.a.v. de dokunuyor. Aişe validemize dokunuyor. Efendimizin hanımlarına dokunmakta sakınca görmüyor. O gözü körelmiş, kulağı tıkanmış şekliyle aklınca cihat ediyor.
A. TAŞGETİREN: Binlerce gencin zihni bulanıyor. İman ile şüphe arasında gidip gelmeye başlıyor. Bunların haline baktığında ne düşünüyorlar bu aktörler?
N. YILDIZ: Hamd ediyor, “Elhamdulillah yeni nesil yetiştiriyorum” diyordur herhalde. Övünülecek bir iş yaptığını düşünüyor. İblis, bir aile boşanınca ağlıyor mu? Bilakis mutlu oluyor. Ona göre başarı o.
O isimlerden biri, filanca gencin hafızlık yapmasına mani olmuşsunuz deyince, “bir gencin belinin kırılmasına mani oldum” dedi. Çocuklar hafızlık yaparken sallanarak okuyorlar ya onu kast ediyor. Sen konuşurken ayet okuyorsun dedim. O, o niyetle ezberlemeyecekti dedi.
A. TAŞGETİREN: Bu böyle mi devam edecek? Siz bu insanların bazılarıyla bizzat konuştunuz. “Ya kardeşim yapmayın, bu genç insanların zihnini bulandırıyorsunuz” dediniz, uyardınız. Hiçbir işe yaramayacak mı bu uyarılar?
N. YILDIZ: Yaradı, ben Allah katında mesuliyetten kurtuldum. Ama bizim vazifemiz onun yanlışlarını sayıp, bu yanlışların doğrularını söylemek mi, kendi doğrumuzu güçlendirmek mi? Madem söz konusu olan Peygamber Efendimizin hadisi şerifleridir. Her şehre bir hadis enstitüsü açarız biz de. Yani bizim doğrumuz güçlü olsun.  Şeytan taşlamak ve rüzgâra karşı durmak yerine kendi barınağımızı, kendi duvarlarımızı örmek daha doğru diye düşünüyorum. Ayrıca bu belanın sıfırlanması da mümkün değil. Mümkün olsaydı eğer Efendimiz (s.a.v.) korktuğu şeyler arasında bunu saymazdı. Sıfırlanacak olsa Efendimiz tehlike olarak göstermezdi bunu. Şehvete, düşmana, kafire karşı uyardığı gibi bu tehlikeye karşı da uyarıyor bizleri. Bu risk, tehlike ümmetin içinde var olacak.
A. TAŞGETİREN: Bu tür görüşlere muhatap olan gençlere ne dersiniz onlara? Bu tür şeyleri nasıl değerlendirmeli gençler?
N. YILDIZ: 15 yaşın altındakiler mükellef değiller ama 16 yaşındaki bir delikanlım benim ümmetimin yavrusu. Ümmetin, Usame’si, Zeyd’i olacak bir genç, buna takıldığında Allah katında bir özrü olmayacak. Nasıl ki şehvet imtihanında  “Benim mazeretim yok şehvetime kapılmamalıyım” deyip şehvetine yenilmiyorsa  bu tür dalgalara karşı da beynini teslim etmeyecek. Genç odur. Müslüman delikanlı odur.
A. TAŞGETİREN: Bu tür şeylerle karşılaştığında bir takım kriterleri olacak değil mi? Bu, Kur’an’la ilişkimi zayıflatıyor mu benim? Rasululah Efendimizle, Ashabı Kiram’la, ulema ile ilişkimi zayıflatıyor mu benim diye sorgulayacak değil mi?
N. YILDIZ: Bunlara ilaveten bir kriter daha ilave etsinler. Bunu konuştuğunda ne oldu, İsrail mi çöktü? Ebu Hureyre’ye (r.a.) sitem ettin, Buhari’de eksikler buldun, böylece Çin yıkıldı mı?  Dünyanın hangi derdi bitti de Ashab-ı Kiram ile uğraşmaya başladın. Ümmetin büyükleriyle uğraşmaya başladın. Bunu da düşünmesi gerekiyor.

 

Yorum Yazın

Facebook