Hoşça Bak Zâtına

0
Hoşça Bak Zâtına
Hoşça Bak Zâtına - Adem Ergül
Sayı : - Sayı : 396 - Şubat 2019 - Sayfa : 13

Kendileriyle İlişkileri...
Hoşça Bak Zâtına
Tüm insanlığa örnek ve önderler olarak gönderilen peygamberler başta olmak üzere bütün Hak dostları, kendilerini önemsemişlerdir. Zira her şeyden önce kendilerini var kılan irade, Hakk’ın iradesidir. Hakîm olan Yüce Mevlâ bir şeyin olmasını dilemişse o varlık elbette boşuna yaratılmış değildir. Bir de bu varlığın meleklerin bile kendisine secdeye davet edildiği, yeryüzü hilâfetine namzet bir insan olduğu düşünülünce bunun değerini takdir edebilmek hiç de kolay değildir.  İşte bu gerçeği en güzel bir şekilde idrâk eden Hak dostları, sanki kul olarak şu varlık âleminde yalnız kendileri varmışçasına öz benliklerini dikkate almışlardır.
Yaratılış misyonlarının Rablerini doğru tanımak, yalnız O’nun kulu olmak ve yeryüzünü yine O’nun rızâsı çerçevesinde îmar etmek olduğunun şuurundadırlar. Bu yolda kendilerine verilen istidat, kabiliyet, nimet, fırsat ve imkânların öncelikle farkında olmayı ve sonra da onları yerli yerince kullanmayı vazife bilmişlerdir. Kendinin yani zatının hakikatini unutmanın ya da ondan habersiz yaşamanın esasen Rabbi unutmanın bir cezası olduğunun bilincindedirler.1 Böyle bir acı âkıbete düçar olmamak için bütün ârifler “Kendi hakikatini bilip tanımayı” Rablerini tanımanın en önemli vesilesi saymışlardır. Bu mânayı, muhtevası Hazret-i Ali’ye nispet edilen ve Şeyh Galip’in şiir olarak dizelere döktüğü şu beyitte görmek mümkündür:
Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen.
(Ey insan! Kendi hakikatine şöyle güzelce bir bak; zira sen bütün âlemin bir özüsün. Yani küçük bir kâinatsın. Bütün varlığın gözbebeği olan insansın.)
Göklerin, yerin ve dağların bile yüklenmekten kaçındığı yüce bir emânetin taşıyıcısı olarak2 sorumluluğunun farkında olmak, elbette kendine çok farklı bakmayı gerektirecektir. Hak dostları, her şeyden önce kendilerine kendilerinden daha yakın olan3 Yüce Mevlâlarının huzurunda olduklarının idrâki içindedirler. Bu şuur hâli içinde, kendilerinde kendilerini değil, Rablerinin tasarruf ve tecellilerine görme diriliği, heyecanı ve ürpertisini hissederek bir hayat sürmenin azmindedirler. Bu yönüyle de kendileriyle ilişkilerinde, her şeyi yerli yerine koyma anlamında adâlet hassasiyeti, emânet şuuru ve sorumluluk duygusu çok yüksektir. Can emânetir, kalp emanettir, göz-kulak, el-ayak emanettir, evlâd ü ıyâl, mal- makam, zaman ve mekân ve daha nice sayılamayacak emânetler kendilerine tevdi edilmiştir. Her biri hem korunmayı ve hem de yaratılış maksadı çerçevesinde geliştirilip kullanılmayı gerektirmektedir. Bu sorumluluğun altından kalkmak, elbette kolay değildir. Bu itibarla da kul olmanın gereği olarak bir taraftan tam bir mücâhedeye (gayret ve himmete) sarılırlarken, diğer taraftan da Rablerinin hidâyetini, rahmetini ve nusretini sürekli niyaz ederler. Hak dostlarının bu şuur ve idrâk hâli, kendi iç iletişimleri bakımından işin odak noktasını teşkil eder. Her şey bu odağın etrafında şekillenir.


BEDENLERİ VE UZUVLARI
İLE İLİŞKİLERİ…
Hak dostları bedenleri ile ilişkilerine önem vermişlerdir. Zira insânî hakikatin belli bir müddetle de olsa emanet edildiği mahal orasıdır. Nefha-i ilâhiyye olan ruh bu bedene lütfedilmiştir. Kalıp belli bir düzeye ve kıvama gelmeden ruh nefhedilmediğine göre, kalıbın ihmâli ruh adına büyük kayıplara da sebep olabilecektir. Öyleyse bu kalıp korunmalı ve sıhhatli tutulmalıdır. Bedenle ilgili dikkat ettikleri hususları kısaca şöyle sıralayabiliriz:
Beden helâl (tıyb) lokma ile beslenmelidir. Bu hususta selef-i salihîn nice kıymetli tavsiyelerde bulunmuşlardır. Onlara göre, kişinin bedeniyle sâlih amel işlemeye kuvvet ve kudret bulması, huşû ve huzur hâlinin gerçekleşmesi, manevî bakımdan hantallıktan kurtulup heyecan ve zindelik kazanması helal lokmaya bağlıdır. Aşırı yemek yemenin de gaflete vesile olduğu ifade edilmiştir. Bu itibarla bütün terbiye ocakları Rabbimizin ikram ettiği tertemiz rızıkları, gaflete düşmeden, ihtiyaç kadar yemeyi tavsiye etmişlerdir.
Sıhhat korunmalı, hastalıklara karşı tedbir alınmalı ve şifaya vesile olacak vasıtalara müracaat edilmelidir. Zira Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-, kıymeti bilinmeyen en önemli nimetlerden birinin de sıhhat olduğunu beyan etmişlerdir.4 Hak dostları Hakk’ın her nimetini aziz bilmek gerektiği noktasında gönül birliği etmişlerdir. İstisnâ olarak tedaviyi istemeyip teslimiyet ve tevekkülü tercih edenler olmuş ise de ehlullâhın kahir ekseriyeti tedavi tavsiyesine uymayı teslimiyet ve tevekküle aykırı görmemişlerdir.
Bedenin temizliği, tertip ve düzeni en güzel bir şekilde gündemde tutulmaktadır. “Allah tertemiz olanları sever”5 âyetindeki ilâhî muhabbet müjdesine nail olabilmek adına Hak dostları her alanda tertemiz olmayı hedef haline getirmişlerdir. Nitekim Rahmet peygamberi Efendimiz, saçı sakalı dağınık bir şekilde huzuruna giren bir kişiyi tatlı bir şekilde uyarmıştı. Bu uyarı üzerine o kişi de hemen Allah Resûlünün işâretini emir telakki edip dağınıklığını giderince, Habibullah’ın sevinci yüzüne yansımıştı. Ümmetine çok düşkün olan O Nebiyy-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-, mü’min insanın gerek kendisinin ve gerekse bineğinin güzel olmasına ehemmiyet vermesini içtenlikle arzu ederlerdi. İşte Hak dostları da, Allah ve Resûlünün arzularını en güzel bir şekilde hayata geçirme adına perişanlığı değil, temizliği, tertip, düzen ve uyumu daima gözetmişlerdir. Hususiyle mürşidler, beden dillerine daha da dikkat etmişlerdir. Bunu gösteriş için değil, muhataplarına saygının bir gereği olarak yerine getirmişlerdir. Giyinişlerindeki uyum ve tenâsüb, her türlü takdirin üzerindedir. Giydikleri elbisenin pahalı ve markalı olmasına değil, mali vaziyetlerine göre sade, temiz ve uyumlu olmasına dikkat etmişlerdir.
Allah’ın kendilerine lütfettiği göz, kulak, el ve dil gibi nimetleri yaratılış maksatlarına uygun bir şekilde kullanmaya da azami gayret gösterirler. Dillerini, yalan, yanlış ve lüzumsuz sözlerden uzak tutarlar. Lüzumsuz sözün kalbi katılaştıracağının şuurundadırlar. Söz zaruri ve ihtiyaç değilse, sükût daima tercihleridir. Zira sükûtun manevî derinlik için son derece önemli olduğuna inanırlar. Bu itibarla “kıllet-i kelâm” (az konuşma) disiplinini kişilik eğitiminin bir parçası görürler. Özellikle dilleriyle bir gönlü incitmekten çok korkarlar. İyiliği emretmek ve kötülükten alıkoymak için dilleriyle cihâd etmenin gereğine de inanırlar. Söz dilinin etkisini iyi bildiklerinden az ve öz olmak şartıyla yerini ve zamanını da gözeterek pırlanta kelimelerle meramlarını ifade ederler. Dilleri ifsad aracı değil, ıslah vasıtasıdır. Sert ve kaba değil, yumuşak ve zarifçe dokunuşlarla iletişim kurarlar.
Gözlerinden de şefkat ve rahmet nazarları taşar. Bakışları ile nice gönülleri aşılarlar. Kimi istidatları firâset ve basiretleriyle keşfeder ve bakışları ile nicelerini Hak ve hakikat yoluna bağlarlar. Nazarları besleyicidir. Bakışlarının arkasında var olan gönül himmetleri, bir heyecan şelâlesi halinde gözlerinden ilişki içinde oldukları muhatapların üzerine doğru akar. Bakışlarında kimi zaman da celâl sezilir. Böylesi durumlar ya terbiye maksatlıdır, ya da Allah için gazaplanmanın göze yansımasıdır. Lüzumsuz bakışlardan korunmak için göz ayağa bakacak anlamında “Nazar ber kadem”i prensip edinmişlerdir. Zira her bakış, kalbi meşgul edeceğinden uygunsuz manzaralara nazar etmekten ya da lüzumsuz bakışlardan kendilerini korumaya çalışırlar.
Her söze de kulak vermezler. Sözün en güzelini dinlemeye çalışırlar. Yalan, gıybet ve dedikodu kulaklarına misafir olamaz. Zira bunlara fırsat vermezler. Dinlemenin bile suça iştirak sayılacağı nice durumların olduğunun farkındadırlar.
Elleriyle rahmet tevzi ederler. Başkalarına eziyet etmekten kendilerini büyük bir titizlikle korurlar. Damarlarında dolaşan şefkat, ellerinden muhataplarına yansır. Ayakları da şerde değil, hayır yollarında adım atar, yürür ve hatta koşar. İşte bunun gibi her bir uzvun daha nice hikmetli ve bereketli işleri vardır ki bunların hepsini burada saymak imkânsızdır. Her gün yeni yeni tecellilere mazhar olan Hak dostlarının uzuvlarının, hiç şüphesiz niyetlerinin ulviliği nispetinde nice nice bereketlere kaynaklık edeceği muhakkaktır.


NEFİSLERİ VE KALPLERİ
İLE İLİŞKİLERİ…
Allah dostları, nefislerine karşı da son derece titiz bir ilişki sürdürürler. Nefis, insanın “ben” derken kastettiği hakikatidir. Tezkiye ve terbiye görmeyen her bir nefis sürekli kötülük fısıldar.6 Mayasında böyle bir özellik vardır. İlâhî rahmetle buluştukça arınır. Bu arınma sürecine “tezkiye süreci” denir. Nefsin hem hukuku ve hem de huzuzu (hazları, zevkleri) vardır. Tezkiyenin başlangıcında onun hakları verilir ve fakat meşru olmayan hazlarına dur denilir. Bu sahfa nefisle cihâd safhasıdır ki zorlu bir süreçtir. Zorluğu ve tehlikesi sebebiyle tasavvuf erbabı bu cihada “büyük cihâd” demişlerdir. İman, sâlih amel, evrâd ü ezkâr, hizmet, sâlih ve sadıkların rehberliği ve beraberliği ile adım adım arınan nefis, zamanla taat ve hayırlara karşı önce boyun eğer ve sonra da isteyerek bu amellere zevkle koşar hale gelir. Bu durum iç bünyede sulh dönemini oluşturur ki nefsin itmi’nânı denilen hâl budur. Bu safhadan sonra nefse karşı şiddet sona ermiş ve rıfk ve mülâyemetle muamele etme dönemi başlamıştır. İşte Hak dostları bu kıvamı yakalamak suretiyle iç dinginliğine ermiş kimselerdir. Artık tehlikeli dalgalar aşılmış ve sükûnetli limanlara erişilmiştir. İşte iletişim kalitesinin arzulanan zemini budur. Böylesi bir hâle erişen kimseler şâirin ifadesiyle “Gül alırlar gül satarlar”.
Hak dostları, kendilerine lütfedilen en büyük nimetlerden birinin de gönülleri olduğunun farkındadırlar. Orayı Hakk’a tahsis etmeyi en büyük sorumluluklarından biri olarak görürler. Gönül tahtının sultanı olan Yüce Rablerine, arı duru, tertemiz, selîm bir kalp sunabilmeyi kurtuluş sermayesi bilirler. İmân, takvâ, teslimiyet, ledünnî ilim ve ilhamların, marifet ve hikmetin mahalli olan bu Rabbânî latifeyi korumak ve geliştirmek, onlar için bir kulluk sorumluluğudur. Yapıp ettikleri her şeyin makbûliyeti ve kalitesi, kalbin hâli ile ölçüleceğinden, buranın sıhhatli olmasına azami titizliği gösterirler. Kalbin katılmadığı bir amel ve davranışın ruhsuz bir cesetten farkı olamayacağının bilincindedirler.
Zamanı doğru okumak ve gereğini kuşanmak noktasında da hassas ölçülere sahiptirler. Nefeslerinin farkında olmayı kendilerine ufuk olarak belirlemişlerdir. Mekân ve imkânın da emanet olduğunu unutmadan bulundukları yerle sıhhatli bir ilişki geliştirmenin derdine düşmüşlerdir.
Nimete şükür, belâ ve musibetler karşısında ise sabır, teslimiyet ve tevekküllerini kuşanmışlardır. Kökü derinlerde olan bir ağaç misali, kolay kolay yıkılıp devrilmeyecek bir iç direnç kazanmışlardır.
Netice olarak ifade edebiliriz ki Hak dostları, Allah Teâlâ ile kurdukları derinlikli bir iman, teslimiyet ve zikir bağı neticesinde şerh-i sadra (gönül genişliğine) ve itimi’nâna nail olmuş bahtiyarlardır. İçlerinde oluşan bu huzur atmosferi ile etrafları ile nitelikli ilgi ve ilişkiler kurmak, kendileri için  âdeta bir meleke olmuştur. Bu itibarla neredeyse her iletişim karesi hayranlık oluşturacak bir kaliteye ve güzelliğe bürünmüştür. Bu kıvam, Hakk’ın kendilerine ihsan ettiği yüce bir lütuftur.
Gelecek Ay: Anne-baba ve büyüklerle ilişkileri
Dipnotlar:  1) Haşr 59/15. 2) Ahzâb 33/72. 3) Kâf 50/16. 4) Buhârî, Rikak 1. 5) Bakara 2/222. 6) Yusuf 12/53.

 

Yorum Yazın

Facebook