HUCURÂT SÛRESİNİ ANLAMAK

0

Hucurât sûresinin ilk âyetle­rinde şöyle buyruluyor: “Ey iman edenler! Allah’ın ve Resûlünün önüne geçmeyin. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah işitendir, bilendir. Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber’in sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi Peygamber’e bağırmayın; yoksa siz farkına varmadan amelleriniz boşa gidiverir.”1

Hucurât sûresini anlamak üzere huzuruna vardığımızda, insanlığa örnek olacak toplum yapısının ana hatlarıyla burada ortaya konulduğunu görüyoruz. Ki bunlar da üç başlık altında işlenmektedir.

Birincisi; Allah ve Rasûlü’ne karşı olan vazîfelerimizdir. Mü’min­ler Kitab ve sünnette bildirilen emir ve yasaklara inanıp tam teslim olacaklar, hiçbir hususta Allah ve Rasûlü’nün önüne geçmeyeceklerdir. Ashab-ı kirâm, ses tonunu ayarlamanın ölçüsüne varıncaya kadar Efendimiz’e karşı hürmet ve bağlılıklarını nasıl devam ettirmişlerse, biz de bugün aynı derecede onun manevî şahsiyetine, sünnet-i seniyyeye saygılı olmak durumundayız.

Sûre-i celîlenin ilk iki âyetinde emredilenler, aynı zamanda İslâm toplumunun temelini teşkil eder. Çünkü İslâm, teslimiyet demektir. Ve bir toplumda itaatkârlık, büyüklere hürmet gibi erdemler birlik ve beraberliği güçlendirir. O da kuvveti intâc eder. İtaatsizlik ise başıbozukluğa ve dağılmaya sebep olur. O da kuvvetin elden gitmesini gerektirir. Bu itibarla sûre-i celîlede ilk önce, hiçbir konuda Allah ve Rasûlü’nün önüne geçmemek emredilmiştir. Nitekim bundan sonraki âyetlerde Rasûlullah (s.a.v.)’in huzûrunda sesini kısanlar hakkında “Allah’ın kalplerini takva ile imtihan ettiği kimseler” buyrulurken, bu hassasiyeti gözetmeyenler akılsızlıkla vasfedilmiştir.2

İkincisi; mü’minler arasındaki beşerî münasebetleridir ki, burada kardeşlik hukukuna halel getirecek davranışlardan sakınılması emredilmiştir. Bunları da şöyle sıralayabiliriz:

Fâsığın getirdiği habere güvenerek bir karar vermemeli; mutlaka doğruluğunu araştırıp teyit etmelidir. Aksi takdirde bilmeden bir topluluğa zarar verilebilir ve sonradan pişman olunacak işler yapılabilir. Şimdi, akla hayale gelmedik metotlarla gerçeklerin ters yüz edildiği bir çağda, böyle bir tedbirin ne kadar önemli olduğu daha iyi anlaşılır diyebiliriz.

Mü’minlerden iki topluluk karşı karşıya gelir ve vuruşularsa araları düzeltilmelidir; bu diğerlerinin üzerine farzdır. Şayet bunlardan biri haddi aşarak ötekine saldırırsa, Allah’ın emrine dönünceye kadar onunla mücadele edilmelidir. Ve bunu da adaletle yapmak lâzımdır. Çünkü kardeşliğin muhafazası, kardeşler arasında adaletin sağlanmasıyla başlar.

Kadın olsun, erkek olsun mü’minlerden herhangi bir topluluk diğerini alaya almamalıdır. Muhatabına değer vermediğini hissettirmek ya da onu hafife almak, din kardeşini en çok inciten şeylerdendir.

Kendi kendini ayıplamamalı ve birbirlerini kötü lakaplarla çağırmamalıdır. Buna göre bir Müslüman mütevazı olmalı ancak kendini tahkîr etmemelidir. Başkalarının onurunu da kendi şerefi gibi aziz bilmeli; hiç kimseyi kötü lakaplarla çağırmamalıdır.

Herhangi bir konuda kesin bilgi sahibi olmadan zan ile hüküm vermemelidir. Çünkü bu da bir fasığın haberine dayanarak verilecek hüküm gibi onarılması güç zararlara sebep olabilir.

Bir de kavmiyetçiliğin yasaklanmasıdır ki, yukarıda sayılanlar içinde birlik ve beraberliğe en çok zarar verecek olan budur. Ve bu, kolaylıkla söndürülemeyen bir fitne ateşinin yakılması demektir. Burada insanoğluna Âdem ile Havvâ’dan yaratıldığı hatırlatılarak, kavim ve kabîlelere ayrılmadaki hikmetleri sezinlemesi gereğine işaret edilmiş; değişmez üstünlük ölçüsünün takva olduğu vurgulanmıştır.

Üçüncüsü ise mü’minlerin diğer insanlarla münâsebetleridir. “Onlara birer insan olarak değer vermeli, onların da doğru yolu bulmaları için canla başla çalışmalıdır. Mü’minler ulaştıkları her insana, en büyük nimetin İslâm’la şereflenmek olduğunu ve bunun hiçbir şeyle mukayese edilmeyeceğini söylemelidir”3 ki, 14.üncü âyet-i kerîmede bunun da insanların seviyelerine uygun olarak yapılması gerektiğine işaret edilmiştir.

Hucurât sûresinde vaz edilen prensipler içinde mü’minlerin özellikle sakınması istenen davranışlar, kardeşlik ve birlik duygularının zedelenmemesi için hatırlatılmış hususlardır. Çünkü din kardeşliği, özenle muhafaza edilmesi gereken kapsamlı ve kuşatıcı bir yapıdır, büyük bir nimettir. Önemli yapıların yaşatılması ise kıymetini bilmeyi gerektirir.

Bu mübârek sûre bizlere; başta Allah ve Rasûlü’ne olmak üzere büyüklere itaat ve hürmet ederek kardeşçe yaşayabileceğimizi bildiriyor. Ve bunu ifsat edecek zararlılardan sakınmak gerektiğini öğretiyor ki, adını hürmetle anmamız emredilen Hazreti Peygamber’e lâyık ümmet olmanın yolu budur.

Dipnotlar: 1) Bkz; 49/1-2. 2) Bkz; 49/3-4. 3) Hakk’ın Dâveti Kur’ân-ı Kerîm Meâli ve Tefsîri, Prof. Dr. Ömer Çelik, Erkam Yayınları. İstanbul, 2013, c. 4, s. 589.

OKU / DÜŞÜN

Peygamber Sevgisi

Tevbe sûresinde “Andolsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir.”4 buyruluyor. Ve Efendimiz (s.a.v.)’in ümmetine olan kuşatıcı muhabbeti “harîs” kelimesiyle ifade ediliyor; şefkat ve merhameti başka hiçbir peygamber hakkında kullanılmayan “raûf” ve “rahîm” sıfatlarıyla anlatılıyor.

Biliyoruz ki, o bizi seviyor. Rabbimizin dâr-ı selâma çağıran davetini tebliğ ediyor. Yüzyıllar ötesinden “Kardeşlerim!” diye seslenerek kucak açıyor. Ciltler dolusu hadisleriyle her gün bu çağrısına devam ediyor; ateşe düşmeyelim diye etrafımızda pervane oluyor. Süleyman Çelebi’nin Mevlid-i Şerîf’inde belirttiği üzere gece gündüz “ümmetî!” “ümmetî!” diye Rabbine yalvarıyor.

Ve yine biliyoruz ki, büyüklerden şefkatle nüzûl eden muhabbete hürmetle mukabele etmek gerekir. O halde, Peygamberimiz’in sevgisine lâyık olmak için ne yaptığımıza bir bakalım. Yüce Mevlâ ona “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.”5 demesini tembih ederken, günlük yaşantımızda Kitap ve sünnete bağlılığı ne kadar gözetiyoruz? Sadece belli zamanlarda değil, her zaman Rabb-i Rahîm’in rızâsını, Rasûlullah (s.a.v.)’in hoşnutluğunu gözetmekte ne kadar titiz davranıyoruz? Peygamber sevgisini yetişmekte olan kuşaklara taşımayı ne kadar dert ediniyoruz?

Gönüllerdeki muhabbet tohumlarını filizlendirmek, bu anlamda soruları çoğaltmakla mümkündür.

Dipnotlar: 4) Bkz; 9/128. 5) Âl-i İmrân sûresi, 3/31.

 

Yorum Yazın

Facebook