İçine Şeytan Kaçmış İlişkiler

0
İçine Şeytan Kaçmış İlişkiler - Ahmet Taşgetiren
Sayı : 358 - Aralık 2015 - Sayfa : 3

Allah Teâlâ (c.c.) mü’minlerin ancak kardeş olduklarını bildirir. (Hucurat, 10)

Rasulullah (s.a.v.) da kardeşliğin gereklerini şöyle sıralar:
“Onlar;
-Merhamette
-Muhabbette
-Yardımlaşmada
-İlgi göstermede
bir vücudun azaları gibidirler, onlardan birisi rahatsızlandığında diğer azalar da uykusuzluğa ve hummaya tutulmuş gibi rahatsız olurlar.” (Buhari, Edeb, 27)
Yani mü’minler arasında acımasızlık olmaz, sevgisizlik olmaz, yardımsız bırakmak olmaz ve alâkayı kesmek olmaz.
Bunun anlamı şudur ki, bir başka mü’min acı çekerken kendi yüreğinde bir acı duymayan yüreğine bakmalıdır.
Dünyanın öbür ucundaki mü’mine yönelik bir sevgi beslemeyen, ilgi duymayan ve yardım göndermeyen, yüreğinin sevgi, yardımlaşma ve ilgi odacıklarını kontrol etmelidir.
O zaman insanın kalbinde imanın gerekleri dışında tekallübler - değişimler gerçekleşmiş demektir.
Kalb böyle bir değişime açıktır.
Şayet kalb, bir mü’min kalbi olarak yoğrulmamış, itmi’nana ermemişse – ki o Allah Teâlâ ile birliktelik halidir ve ona ancak kalbe Allah Teâlâ ile birlikteliği enjekte edecek olan zikirle varılır- ona adeta yakın bir arkadaş olmuşcasına şeytanın musallat kılınması mukadderdir. (Zuhruf, 36)
Çünkü şeytanın varoluş misyonu yeryüzünde kötülükleri güzel göstererek insanları azdırmaktır ve ondan kurtulacak olanlar da “ihlaslı kullar”, yani Allah’ın her an kendileri ile birlikte olduğunun idrakinde olan, her an Allah’ın huzurunda olduğu bilinci ile yaşayan ve davranışları içinden Allah’tan başkasına kulluk mikrobu taşıyan her şeyi arındıranlardır. (Hicr, 39-40)
Buraya kadar, Kelam-i Kadimin mü’minlerin birbirine yönelik hukuklarını çerçeveleyen ana ilkeleri gördük:
Kardeş olacağız.
Bunu bizden Allah Teâlâ’nın istediğini, bunun mü’min karakterinin icabı olduğunu bileceğiz.
Şeytanın insanın apaçık düşmanı olduğunu unutmayacağız.
Şeytanın mü’minlerin arasını açmak için türlü oyunlar oynayacağını aklımızdan çıkarmayacağız. (İsra, 53)
Bu meselenin “Allah Teâlâ ile birliktelik mi yoksa Şeytana dostluk mu?” gibi, iki temel tavırla son derece içiçe olduğuna inanacağız. Kalb ya Allah zikri ile doyuma ulaşacak ya da “Şeytan’ın arkadaşı, dostu” gibi bir savrulma içine sürüklenecek.
Bu genel çerçeveyi yeterince özümlersek, ondan sonra, yaşadığımız çağda mü’minlerin birbiriyle ilişkisinin Allah Teâlâ’nın hoşnut olacağı bir kaliteyi mi, yoksa içine Şeytan kaçmış bir fesadı mı barındırdığı daha iyi görülecektir.
 Hem mü’min olduğuna inanan, hem de bir çok mü’minle kardeşlik ötesi hatta Şeytan’ı memnun edecek düşmanlık duyguları içinde olan insanın ilk yapması gereken iş, kendisinin gerçekten nerede durduğunu tahlil etmektir.
Bu durumda ilk soru şudur: Acaba mü’min karakterinin mi içi boşalmıştır? O gerçekten çok vahim bir durumdur.
İkinci soru da şöyle sorulabilir: Acaba Şeytan, hangi manivelayı harekete geçirerek kendi içinde mü’min kardeşine karşı bir sevgi, merhamet, alâka ve yardımlaşma gediği açabilmiştir?
İnsanlar genellikle mü’min karakterlerinde bir aşınma olduğunu kabul etmezler. Birbirini boğazlayacak kadar düşmanlaşmış olanlar bile, “En kavî imanın kendilerinde olduğu” inancındadırlar.
Bu durumda “Mü’minler ancak kardeştirler” şeklindeki Allah’ın ayeti ile kendi durumlarını nasıl te’lif ederler?
Bunun izahı yoktur.
Çünkü yarın Allah’ın huzuruna varıldığında her şey ayan beyan ortaya çıkacaktır.
Herkesin yüreklerinde ne var ne yoksa ortaya dökülecektir.
Eller, ayaklar, deriler şahitlik yapacaktır.
İnsan ilişkileri en girif psikolojik alandır.
Allah Teâlâ, “Şeytanın insana kötülükleri süsleyerek benimseteceğini” bildiriyor.
Mesela Ankebut suresi 38’inci ayette buyuruluyor:
“Ad ve Semud milletlerini de yok ettik. Bunu, oturdukları yerler göstermektedir. Şeytan kendilerine, işlediklerini güzel gösterdi; onları doğru yoldan alıkoydu. Oysa kendileri bunu anlayacak durumda idiler.”
Ad ve Semud “Şeytanın süslediği” işleri yapıp helâk olan kavimlerin sadece bir örneği olarak bildiriliyor. Kur’an’da daha pek çok ayette, mesela, En’am 43, Enfal 48, Nahl 63, Hicr , Neml, 24... şeytanın insanlara davranışlarını güzel gösterdiği, yani insanın yaptığı işi şeytanın onu süslemesi sonucu kötü diye değil iyi diye yaptığı ifade ediliyor.
Burada belki anlaşılması gereken husus, Şeytanın kötü olan davranışları nasıl güzel gösterdiği ve bizim için kabul edilebilir, hatta büyük arzu ile kabul edilebilir hale getirdiği hususudur.
Allah Teâlâ, insandaki bu savrulma potansiyelini şu ayet-i kerimede ne kadar güzel tasvir eder:
“Hevasını tanrı edineni gördün mü?” (Furkan 43)
Benzeri bir ayet Casiye suresinde yer almaktadır: Şöyle ki:
“Şimdi sen, kendi hevâsını ilah edinen ve Allah’ın bir ilim üzere kendisini saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği ve gözü üstüne bir perde çektiği kimseyi gördün mü?” (Casiye Suresi, 23)
Bu ayette Allah Teâlâ, hevâsını tanrı edinen kimsenin kulağının ve kalbinin mühürlendiğini, gözünün üstüne de perde çekildiğini bildirmektedir.
Bir başka ayette ise “hevâya uymak” zulümle birlikte anılmaktadır. Şöyle ki:
“Hayır, zulmedenler, hiçbir bilgiye dayanmaksızın kendi hevâlarına uymuşlardır. Allah’ın saptırdığını kim hidayete erdirebilir? Onların hiçbir yardımcıları yoktur.” (Rum Suresi, 29)
Kur’an’da, “hevâya uymanın nasıl saptırıcı bir yaklaşım” olduğuna dair pek çok ayet bulunmaktadır.
Bütün bu ayetlerden anlıyoruz ki insan, içindeki tutkuları tanrı edinip ona tapasıya bağlı hale gelebilecek bir savrulma potansiyeline sahiptir.
O zaman o içimizdeki “Hevâ” denen şeyi doğru anlayıp, ona karşı savunma sedleri oluşturmamız lâzım.
Hâris el-Muhâsibî, “Sana düşmanın olan şeytandan neler gelirse hepsi nefsinin hevâsı aracılığı ile gelir” diyerek hevâ ile şeytanın misyonu arasındaki bağı çok net olarak ortaya koyar.
Peygamberimiz (s.a.v.) de hevânın adeta “iç ajan” gibi rolüne atıfla şöyle buyuruyor: “Yüce Allah’ın yanında gök kubbe altında Allah’tan başka tapınılan tanrılar içinde, kendisine uyulan hevâ (aşırı istek ve tutkulardan) daha büyüğü yoktur.” (Taberaní, nak. Elmalılı, 6/70; Ş. Isl. Ans. 2/397)
Tasavvufi terbiye, hemen tamamen, zaman zaman “Nefis”le eş anlamlı olarak kullanılan “Hevâ”nın dizginlenmesi üzerinde cereyan eder. O yüzden de nefis gibi hevâ da, en ince boyutlarına kadar tahlil edilmeye, anlaşılmaya çalışılmıştır.
Meselâ tasavvufi literatürde insanların tutkuları anlamına hevâ ikiye ayrılır. Bunların ilki lezzet ve şehvet hevâsı yani cinsî arzu, yeme içme arzusu gibi bedenî istek ve tutkular, diğeri de halkın gönlünde mevki kazanma ve reislik hevâsıdır. Özellikle ikincisi, hem ona müptelâ olanları hem de müptelâ olan kimseye saygı duyup peşinden gidenleri saptırdığı için tehlikelerin en büyüğü olarak görülür. (Mustafa Çağrıcı, TDV İslam Ansiklopedisi, Hevâ maddesi)
Bütün buralardan mü’min-ler arası ilişkinin “kardeşlik formatı”ndan uzaklaşıp zehirlenmesi hadisesine gelirsek, orada, hevânın beslediği “ben”lerin “Ego”ların rolüne bakmamız gerekiyor.
Kardeşliklerimizin arasına tekil ve çoğul nitelikte, yani fert fert, cemaat cemaat, kavim kavim, mezhep mezhep, “Tanrılar edinilmiş hevâlar” mı giriyor sorusu herhalde bu meselede en hayati soru durumundadır.
Neyi Allah için yapıyoruz, neyi hevâmız için?
Buna, mahşer aydınlığında verilecek cevap mü’minler arasındaki ilişkinin rahmani çerçevede mi şeytani çerçevede mi cereyan ettiğinin kıstasını verebilir bize.
Kibir Rahmani mi şeytani mi, hased Rahmani mi şeytani mi, yalan, iftira, alay etmek, kendini beğenmek, mümini küçümsemek, küfürle itham etmek, düşman eline bırakmak, gıybet, Rahmani mi şeytani mi? Ya mü’mini öldürmek?
Allah Rasulü’nün “Kalbini yardın da mı baktın?” sorusuna muhatap olmaktan korkmadan öldürmek, öldürmek.?
Allah Teâlâ buyuruyor:
“Ey iman edenler! Eğer fâsıkın biri size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa sataşırsınız da sonra yaptığınızdan pişman olursunuz.” (Hucurat, 6)
Fâsık bir haber getirirse değil, ya içimizde böyle bir fısk haberi oluşuyorsa...
Ya biz, fâsıkın haberini bekliyor ve onu alıp mü’min kardeşimizi içimizde öldürmeye ve etini ağzımızda çiğnemeye hazır hale gelmiş ve üstelik iğrenmeme gibi bir gönül aşınmışlığına maruz kalmışsak...
Çağrıyı Allah Teâlâ yapıyor:
“Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten nasıl sakınmak gerekiyorsa, öylece sakının ve siz ancak Müslümanlar olarak ölün.
Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de O sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz.” (Al-i İmran, 102-103)

 

Yorum Yazın

Facebook