İHRAM, İHRAM, İHRAM

0
İHRAM, İHRAM, İHRAM
İHRAM, İHRAM, İHRAM - Rabia Brodbeck
Sayı : - Ocak 2015

İyilik kendine bir kalp aradı ve kutsal Ramazan ayında oruç tutan müminlerin kalbini buldu. İyilik kendine menfaat, sahtelik ve riya olmayan bir dünya aradı. İyilik, menfaat, sahtelik ve riya olmayan bir dünyayı bu dünyaya karşı ölü olanların kalplerinde buldu. İhram giymenin sırrı; dünyaya ölü olmaktır.

Tevazu ve alçak gönüllülük Allah’ın Habîb’inin iç hazinesini temsil etmektedir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in büyüklüğü ilminde, irfanında veya makamında değil, fakrında, hiçliğinde, mahviyetinde, kulluğu ve hizmetinde yatmaktadır. Onun öyle bir fıtratı vardı ki Allah Teâlâ habibini yücelttikçe ve ona ikramlarda bulundukça, o daha da mütevazı, daha da mahcup oluyordu. Tevazu ahlâkı kulluğun özüdür. Kulluğun özü ihramın hazinesiyle bağdaşır. Hakiki bir kul tamamen Allah’a aittir. Kendi iradesi yoktur. Sahibine itaat eden bir köle gibidir. Ubudiyeti öyle bir mükemmelliğe ulaşır ki tanınmaz hale gelir. Görüntüsü herkes gibidir. Bu Resulü Kibriya Efendimizin makamıdır. O her zaman sıradan bir insan gibi davranıp hiçbir zaman büyüklüğünün, nurunun, yüce makamının gösterişini yapmadı. O, hem aydınlanmış hem de aydınlatıcı olarak şöyle yakarıyordu; “Ey Rabbim! Bize eşyayı olduğu gibi göster.” “Allah’ım! İlmimi artır.”

Türkiye’de başörtüsü yasağı yürürlükten kalktı! Şimdi asıl mesele başlıyor. O da kadınlar olarak bizim Rahim olan Allah’a olan sorumluluklarımızı yerine getirmemizdir. Neden örtünüyoruz? Ve neden Allah kadına örtünmesi için emir buyurdu? Cevap “ihram”da yatıyor. İhram esma-i ilahiye nurunun giysisidir, mânâ elbisesidir. İhram içi, içte olanı ve insanın hayâ, fakr, ihtiyaç ve aşk dolu teslimiyet hallerini temsil ediyor. Allah’ın sevgili velîlerinin, âşıklarının, dostlarının halini anlatıyor. İhrama girmek, nefsaniyeti ve ölümü sembolize eden dünyevi kimliğin tüm alametlerinden soyunmak demektir. Arzulardan, isteklerden arınmış, tam bir teslimiyet hali takınmalıdır. İhramın özü; dış görünüşü tamamıyla basit olmalı ve içini güzelleştirmek adına tanınamazlığa sokulmalıdır. Beden ölür ve ruh tüm ihtişamıyla parıldar. Yani, yüzeysellik ve sahtelik elbisesinden soyunmalıdır. Bu yüzden örtünmemiz gerekir. Şu anda tam aksini gözlemlemekteyiz. Başörtüsü takmak moda olmuş ve gösterişli duruyorlar, kendi kimliklerini dışarıya vuruyorlar. Türkiye’de başörtüsü hakkında şu sonuca vardım, kadınlar ihrama erkeklerden daha çok ihtiyaç duyuyorlar. Türkiye’de başörtüsü yasağını kaldırabilmek için kadınların iffetli, gösterişsiz, teslimiyetçi, sade ve hayâlı olmaya gayret göstermesi gerekiyordu. Bunun aksine, kadınlar başını örtmenin sebebi olan bu özelliklerden uzaklaştılar. Başını örtmek “ihram”a girmek demektir. İhram kadınların ve erkeklerin hacda büründükleri kutsal haldir. Maalesef kadınlar İslam dininin bu mirasını üstlenirken zorluk çekiyor. Müslüman bir Amerikalı olan Sems Friedlander kadınların başörtüsüyle ilgili konuşurken çok ilginç bir yorum yaptı; “Günümüzde kadınlar başlarını örtüyor ama dar kotlarıyla modern bir Avrupalı tarzında giyiniyorlar. Bu mânâda; Müslüman toplumların “başörtüsü-hicap” meselesi gibi sadece yüzeysel bir boyutta ele alınan sonu gelmez zahiri problemlerinden kendimizi uzaklaştırarak, ihram hazinesinin derûnî yolculuğuna çıkmalıyız.

İslam dinine girmeden önce, bireyselliğin övüldüğü ve kişiliklere tapınıldığı bir toplumda yaşıyordum. Dahası, dans gösterilerimi satabilmek için, bedensel bir güzellik ürettiğim sanatsal bir ortamda doğmuştum. Esasen, sanat dünyasında kişi kendini ne kadar “dışa dönük” ve “yozlaşmış” biri olarak tanıtırsa, o derece başarılı olur. Hatta en yüksek mertebelerdeki ünlüler arasında tanınmak için işi, kendisini pazarlamaya kadar götürür. Şimdi, imanlı bir hayat yaşarken beni en çok bunun tam tersi olan “tanınmama durumu” ve haccın kutsal hâli olan ihramın temsil ettiği, bencillikten uzak olmanın güzelliği çekiyor. Tevazuda, hiçlikte, alçak gönüllülükte ve kullukta sonsuz bir zarafet buluyorum. Nuranî güzellik, nefsin yok oluşuyla dışarı çıkar ve ışıldar. İhram, insanın nefsinin ve kişiliğinin tamamen içselleştirilişini temsil eder. Dış görünüş tamamen sadeleşir, iç dünyayı güzelleştirilmek için tanınmaz hâle girilir. İslam dini, insanoğlunda baştan aşağı bir mucize gerçekleştiriyor. Başka hiçbir din insanda bu denli eksiksiz tahavvül oluşturmuyor. Bu, içindeki velînin doğuşudur. Benim başıma gelen şey tam anlamıyla bir mucize olarak değerlendirilebilir; şöhretten ihrama, sahteliğin yüzeyselliğinden gerçek insanlığın nuruna dönüşüm. Böylece, Mekke’de hacıları gruplar halinde izlerken sarhoş olmuştum: hepsi tek bir renk, tek bir kıyafet, tek bir ses ve tek bir bedenle Allah’ın evinin huzurunda bir araya gelmişlerdi. Yineliyorum, neftsen arınmanın güzelliğini izleyerek sarhoş olmak ne büyük müjde!

Batı insanı iç alemden şekil alemine doğru geçiyor. Yoksunluktan, hiçlikten, değer, mânâ, içerik ve manevi boyut eksikliğinden bir arzu doğar. Hayatın kaybolmuş değerleri için bir araştırma başlar. Batılılar için kayıp hazineyi bulmak kolaydır, zira onlarda bu hazineyi bulmak için istek vardır. Halbuki dışsal bir hayattan içe doğru yani şekilden mânâya geçmek çok zordur. Eğer bir kimseye doğuştan iman verilmişse, onun herşeyi var demektir. Bu yüzden o kişide araştırma yapmak iştiyâkı olmaz. Doğu insanı zahiren mânâda gibi gözükür ancak işlerinde batılılar kadar ihlâslı değillerdir. Fakat onların maneviyata ve mânâ alemine karşı çok az hevesi var, çünkü onlar zaten herşeye sahip olduklarını hissediyorlar. Asıl gelişme “yokluk”tan gelir. İsviçre’deki hayatımda darlık, mânâdan uzaklık ve boşluk hissediyordum. Aşkın yokluğunu yaşıyordum ve bu acı benim devâm oldu. Bu yokluk zenginliğim, bu alçalma da yükselişim oldu. Diğer bir deyişle kaybım kazancım oldu.

Günümüzde insanların gözleri bu dünya tarafından kör edilmiş durumda olduğu için şeytanın gözleriyle bakıyorlar. Böylece sadece sûretleri görüyor ve resmin sadece zâhirini idrak ediyorlar, bu yüzden sûret-perest oluyorlar. İhtiyaç gözüyle bakmaktansa şehvet ve açgözlülük gözüyle bakıyorlar. Bu paradoksal davranışın sebebi, insanın dünya hayatını tamamen dışsallaştırmasıdır. İnsan hayatının dışsallaştırılması iblis tarafından sembolize edilmektedir. İnsan hayatının içselleştirilmesi ise peygamberler ve velîler tarafından sembolize edilmektedir. Allah’ın bizden istediği gibi bir hayat yaşayabilmek için hayatlarımızı içselleştirmeli, putlara tapmayı terk etmeli ve şeytanın vasıfları olan bencillik, cehalet, kıskançlık, kibir, açgözlülük ve baş olma sevdası gibi hastalıkları bırakmalıyız. Hz. Mevlânâ şöyle buyuruyor, “İblis’in ilmi olmasına rağmen dînin aşk kısmından habersizdi, o sebepten Âdem’de çamurdan bir iz hariç bir şey görüp sezemedi.”“Akıllılığını sat da hayret satın al. Akıllılık fikirdi, hayret ise müşahede.” “Sırlara mahrem olan o talihli kişi bilir ki akıllılık iblisten, aşk ise Âdem’dendir.” “İblis gözünü bir anlığına yum. Daha ne kadar surete nazar edeceksin, ne kadar; ne kadar?” Şeytanın işi, insanın kudsiyetini inkâr etmektir. O, Âdem’e inkâr gözüyle baktı. Sadece çamur gördü, nuru göremedi. Mânen kör olmak, insanın kudsiyetini tanıyamamak, ondaki iç nurlar hazinesini görememek demektir. Modern insan Tanrı dışında her şeyde sığınacak bir şeyler aramakta. İflah olmaz biçimde ölü nesnelere âşık. Hazreti Rumi bu durumu şöyle gözlemlemiş: “Herkes ölü şeylere çılgınca âşık ama yaşayan şeyler için umut taşıyor.” Gönlümüzü pâk etmek, içimizdeki menfi makam, mevki, şöhret, aile, çocuk, arkadaş sevdasından kurtulmaktan geçer. En büyük problem bilinçsizliğimiz ve cehaletimizdir. Kendi güneşimizi kapatan bir bulut gibiyiz. Halbuki insan hayatı tümüyle içsel bir mesele.

İslam dininin güzelliği zahir ve bâtın hakikatlerini birleştirmesidir. Allah (c.c.) bize Kur’ân’da bildirmektedir; “Biz onlara âfâkta ve kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz.” (Fussilet Sûresi, 53. âyet) İbnü’l-Arabî Hazretleri bununla ilgili olarak şöyle diyor: “Bil ki Allah (c.c.) insana külliyen hitap etmiş, zâhirine, bâtınından daha çok önem vermemiştir. Kâmil mutluluk dış mânâyı iç hakîkatle birleştirebilenlere aittir.” Bu ayet-i kerime Ümmeti Muhammede en büyük miraslardan birisidir. Muhammedî bir vâris için işaretler içeridedir. Hz. Muhammed’e tabi olmuş bir kimsenin kutsal vazifesi İslâm’ın ilâhi mükemmelliğinin iç hazinesini muhafaza etmektir. Çünkü dışsallık egemen olunca İslâm dini kişinin bedeninde hakarete uğramış olur ve ilâhî menfezlerden akan ebedî feyiz cereyanları kesilir. Hz. Mevlânâ: “Ekmeğe talip derviş karadaki balık gibidir. Şeklen balıktır ama denizden kaçmaktadır. Allah’ı, kazanç uğruna sever. Nefsi, Allah’ın Kemâl ve Cemâl’ine âşık değildir” buyuyor. Buradaki can alıcı nokta şudur: Hakikat arayışına girebilmemiz için birilerinin bizi bilinçsizlik uykusundan uyandırması gerekmektedir. Hakk’a olan iştiyâkımızı, hakikate olan susamışlığımızı yeniden hissedebilmemiz için, nefsimizin örtülerinden, tortularından arındırılması gerekmektedir. Ancak bu şekilde o muhteşem sırât-ı müstakîm yoluna koyulabilir, ilahi sırların kokusunu almaya başlayabiliriz.

Afrikalı, siyahî öğrencilerin kaldığı bir Kuran kursunda konuşma yaptım. Bu kadar çok başörtülü Afrikalı kadını daha önce hiç bir arada görmemiştim. Cenneti resmeden bir tabloyu seyrediyor gibiydim. Beni dinlerken hepsi tebessüm ediyordu. Bana bir nur göründü ve onlara dedim ki “Şimdi size bakarken ‘ihram’ın parlayan güzelliğini görüyorum.” Bunu söyledikten sonra daha da çok gülümsediler. Sanki dünyada cenneti yaşadım...

Yorum Yazın

Facebook