İnceden İnceye

0
İnceden İnceye - İdris Arpat
- Sayfa : 52

Yerler-gökler hakkında inceden inceye düşündüğümüzde “kudret-i ilâhî” ile net olarak karşılaşıyoruz. Genişliğini anlatmaya rakamların yetmediği boşlukta sayısız gök cismi kendilerine mahsus yörüngede dönüyor ve bir istikâmete doğru akıp gidiyor. Bu dev cisimler düşünüldüğünde, insan hayretler içinde kalıyor, söyleyecek söz bulamıyor.
Milyarlarca devasa kütlesiyle bu genişlik neyin nesidir? Mikrokozmoz, makrokozmoz dün­yalar, “paralel âlemler, evrenler çiftliği...” Bunlar neyin nesidir?
Dünyamızın dışındaki evren bomboş mu? Bu dev kütleler hangi varlıkların barınağı? Acaba astronomi bu konuda ne diyor, NASA ne biliyor?
Diğer taraftan arzımızın dörtte üçü su. “Su” deyip geçmişiz. İsimler, müsemmalar hakkında düşünmemize engel olmuş.
Hidrojen ve oksijen. Bu terkip nasıl oldu?
Su olmadan hayat olmuyor.
Peki, hayat ne, can ne, ruh ne?
Yapılan açıklamalar hayret ve şaşkınlığımızı artırmaktan başka bir işe yaramıyor.
Dalgınlık güzel bir şey. İnsanlar dünyasının olumsuzluklarını şöyle bir teğet geçebilsek. Âlemde bunca sır, bunca güzellik “lâf olsun” diye yaratılmış olamaz. Keza, insanın bu sırları algılama gücü de. Yüce Allah yaşayacağımız dünyayı, bizi maddî-mânevi kemâle doğru götürmek için nice bin nimetle, nice bin temaşa mahalliyle donatmıştır. O bizi düşünce ve duygu olarak yükseğe taşımayı murâd ettiğine göre elbette her göze çarpan yere bir “pano” koyup, o panoya manalı şeyler asacaktır. Bu tespit doğruysa, nice bin güzellik, nice bin ihtişam ve manzara meraklı ve dikkatli gözleri beklemektedir.
“İnsanla tabiat bir birini tamamlıyor” diyebiliriz.
Bu anlayıştan yürürsek “insan tabiattan kopmamalı” tavsiyesi, çok yerinde bir tavsiyedir.
“Toprağa yakın olan Allah’a da (c.c.) yakın olur” derler. “Tabiat Allah’ın yazdığı bir kitap” olduğundan zevkle okunabilir. Bu demektir ki mutluluğun bir yolu da tabiatı dalgın dalgın seyretmektir. Nice bin ifâde bu kitabı okumakla anlaşılır, nice bin duygu bu kitabı okumakla yaşanır.
Tabiattan kopuk bir hayat, duvarlar arasına sıkışmış bir hayattır. Duvarlar, duvarlardan sonra yine duvarlar, yine duvarlar. Duvarlar basiretimizi bağlar. Çünkü ufuk daralmış, renk azalmış, uzay küçülmüştür. Bu dar dünyalarda beden çürür, hayal ölür, can sıkılır. Fıtratı doğru okumak lâzım. İnsan yapay dünyalarda değil, tabiî atmosferinde gelişir ve mesut olur.
* * *
Ya “insan” dediğimiz varlık.
Bilinen ve bilinmeyen yönleriyle insan nedir?
İnsanın “varoluş gâ­ye­­si” nedir?
Yapılan açıklamalar mü­tecessis, sorgulayan, araştıran, eleştiren zekâyı kesmiyor.
Çocukların masum hali. Yüzlerine vurmuş günahsızlıkla gülümseyen halleri nedir? Bir de yaşamak zorunda bırakıldıkları atmosfere bakın.
Bu masumiyet, bu yanlış kurulmuş dünya, bu harcanış, bu kan ve gözyaşı, bu kin ve nefret...
Ne demeli, nasıl izah etmeli, kime danışmalı, işe nereden başlamalı.
Bu suçları bu kin ve intikam duygularını kim üretiyor? Kâbil, Hâbil’i niye öldürdü? Bu kadar geniş dünyada neyi paylaşamıyorlardı?
İnsan fıtratı nasıl bir fıtrattır?
Yirmi yedi yerinden bıçaklanarak öldürülen kadına, kan-revan içindeki anneye ne demeli?
Ya kadına bıçak sallayan vicdansıza ne buyrulur?
* * *
Zaman zaman ağaçların bir birinin farkında olup olmadığını düşündüm. “Taş, yanındaki diğer taşı biliyor mu?” diye sordum kendi kendime. Çok sık olarak dağları, dereleri, ufukları, bulutları temâşâ ettim, mestoldum. Bu beni mesteden şey neydi?
“Çok anlayışlı, çok derin insanlar karşısında insan derinden etkilenmeli” diye düşünüyorum.
İnsanın acıları, kaygıları var. İhtirasları, hayalleri, idealleri var. Masum, meleksi duyguları var. Gaddar, kan içici, zâlim yönleri var. Başarıları-başarısızlıkları var.
Yüce Allah insanda takvâyı da fücûru da yarattı. “Fücûru da yaratmasının hikmetinden sual olunur mu, bilmiyorum ama, acılarla kaygılarla dolup kalmış dünyada, kan-revan içinde, ümitsizlik batağına düşmemek için çırpınıp duruyoruz.
Melek de var şeytan da. Hayat, çift kutupluluk esası üzerine kurulmuş. İşin başında murad-ı ilâhî neydi? Bir kapıdan girmeli insana ama hangi kapıdan? Nasıl bir eğitim sistemi, hangi kıvamda, hangi zihniyette öğretmenlerle?
İşte biz yine, pırıl pırıl küçük bir dere kenarında, derin düşüncelere dalacağız. Toplum durduğu yerde duracak, olup bitenler olup bitmeye devam edecek. Ve biz hüzünler içre, bir sürü za’fı da beraberimizde taşıyarak, kendi gecemize doğru yürüyeceğiz.
İnsan bedensel duyguların ötesinde pek çok hisse sahip. Sevgi, ilgi, acıma, hayret, hayranlık vb. Sanki bütün bu duygular kullanılmadık kalıyor. Halbuki bu duyguları tetikleyici şeyler mutlaka olmalı. İşte buradan mutluluk dünyasına kapı aralamak mümkün. Hayatın ötesine berisine yürürken bütün duygusal alıcılarımız açık olmalı.
Yağmurlar-karlar yağar, şafaklar söker, dünya aydınlanmaya başlar. Bir çocuk annesine doğru koşar, bir tabut önümüzden geçer. Biraz ötede sıra sıra mezarlar... Bütün bunlar az şey değil. Ama insan kaygı ve ihtiraslarından kurtulup ta bunları görüp anlamaya zaman bulamıyor ki.
Şimdi sormamız gerekmez mi; müslümanın gelişmesine imkân verecek bir dünya nasıl bir dünyadır? Yani yaratılış gayemizin tahakkukuna imkân verecek, Müslümanca yaşamayı kolaylaştıracak bir dünya kurmak diye bir vazifemiz yok mu bizim?
Kan kin, şehvet şöhret, haz ve hızdan ibaret bir dünya...
Hayır, hayır! Bu insanın duygusal potansiyeline cevap veren bir dünya değildir. Böyle bir dünya insanı çok basite indirger. Biz bu basitliğe razı olamayız.
Kaba ve kasap dükkanı gibi bir dünya.
Olur şey değil.

 

Yorum Yazın

Facebook