İşte Aile Reisi Böyle Davranmalı

0
İşte Aile Reisi Böyle Davranmalı
İşte Aile Reisi Böyle Davranmalı - Y. Selman Tan
Sayı : 395 - Ocak 2019 - Sayfa : 14

Kırşehirli İbrahim Turan Ağabey ile Güzel Günlerin Hatıraları

Sami Efendi Üstadımız Şöyle Diyordu

"İşte Aile Reisi Böyle Davranmalı"

İbrahim ağabey zahiren ilmi tedrisatı olmamış ama irfan mektebinin talebesi olarak yetişmiş bir derviş. Gerçek dervişlerin asıl vasıflarından birisi, eğitimi ne olursa olsun “irfan sahibi” olmaktır. Bir diğeri “muhabbet ehli” olmaktır. Bir diğeri belki yetişmekte devamlılığı sağlayıp bağı kuvvetlendirmeye vesile olan “hizmet ehli” olmaktır, fedakarlıktır. Tüm bunlarla birlikte aynı zamanda tam bir “teslimiyet ehli” olmaktır.
İşte İbrahim ağabey, bu vasıflarla muttasıf bir maneviyat ehli. Musa Efendi bizzat İbrahim ağabeyin gıyabında şöyle bir teşhisde bulunmuştu: “Kalbi ma’mur bir mümin.”
Allah adetlerini çoğaltsın, ömürlerini uzun, hizmetlerini bereketli eylesin.

Y. SELMAN TAN: Bize kendinizi tanıtır mısınız İbrahim ağabey?
İBRAHİM TURAN: 1936 yılında Kırşehir’in Mucur kazasında Kızıldağ Yeniyapan köyünde doğmuşum. Aile olarak çiftçilikle meşgul olurduk. Ailemizin dindardı. Fakirin de çocukluğumdan beri maneviyata bir merakı vardı. Fakat o zamanlar köyde dinî eğitim yasak olduğu için hiçbir eğitim alamadık. Kur’an-ı Kerim’i askere gittiğim zaman askerlik arkadaşım Hafız Osman’dan öğrenmeye başlamıştım ki 1960 ihtilali olunca yarıda kaldı.
Askerlikten döndükten sonra köyün imamı Ali İhsan Yıldız Efendi ile devam ettim.
1970 yılında hacca giderken “Hocam ne tavsiye edersiniz” diye sorduğum zaman “Mahmut Sami Ramazanoğlu Hazretleri hacca gelirse onu ziyaret edersiniz” demişti.
Hacca giderken şöyle bir hadise yaşadık. Otobüsle yolculuk uzun sürüyordu. Yolcuların hemen hepsi yaşlı insanlardı. Kerbela’dayken bir yaşlı hanım ihtiyacını tutamamış ve otobüsün koltuğu kirlenmişti. Şoför bağırıp çağırıyor, yolcular rahatsız olmuş bir şekilde bu koltukdan uzak duruyorlardı. Fakir şoföre “Siz otobüsten inin, ben koltuğu temizlerim” dedim. Hemen bir bidon su getirip koltuğu güzelce temizledim. Teyze çok mahcup olmuş bir şekilde “Evladım Allah senden razı olsun. Haccın sırasında Allah seni kendisine en yakın dostlarıyla tanıştırsın” diye dua etti.
Mekke’ye vardık, Haremi Şerif’in içinde nur simalı insanları inceliyorum. Altınoluk’un karşısında yere güzel bir seccade serilmiş. “Buraya kim gelip oturacak?” diye sordum. Mahmut Sami Ramazanoğlu Hazretleri dediler. Sami Efendi Hazretleri geldiği zaman daha ilk anda ‘tamam benim üstadım bu zat olacak’ dedim. Kendisinin duasını aldıktan sonra, sonradan kim olduğunu öğrendiğim Alemdar ağabeye ders istediğimi söyledim. Sami Efendi Hazretleri bizi Kayseri’deki Hacı Şaban Efendi’ye gönderdi.
Türkiye’ye dönünce Kayseri’ye gittim. Merhum Eliboyalı ağabey beni Şaban Efendi’ye götürdü ve istihâre istemeden dersimi verdi.
Köye döndüm, rüyamda, gece karanlığı içindeki İstanbul’u görüyorum ve bütün şehrin içinde iki ayrı yerden nur fışkırıyordu. Bunlardan birisinin Ebu Eyyub el-Ensârî Hazretleri olduğunu, diğerinin de Mahmut Sami Ramazanoğlu Hazretleri’nin evi olduğunu söylüyorlardı.
Ertesi gün dayanamayıp hemen İstanbul’a hareket ettim.
Elhamdülillah kabul etti ve dizinin dibinde otururken fakire “Mesleğiniz nedir?” diye sordu. Çiftçilikle meşgul olduğumu söylediğim zaman “Çorak toprağa münbit bir tohum ekilirse verim alınır mı?” diye sordu. Yani bize demek istiyordu ki; ‘’siz topraksınız, biz sizin gönlünüze tohum ekiyoruz o yüzden siz de gayretli olun ki aldığınız dersi, maneviyatı çürütmeyin.’
Sonra “Askerlik yaptınız mı?” diye sordu. Tabi o zaman 34 yaşındaydım. Arkasından, “Kumandanın huzurunda nasıl duruyorsanız Rabbimizin huzurunda da öyle duracaksınız. Rabbimiz ‘Siz nerede olursanız olun Ben sizin yanınızdayım’ buyurmuyor mu?” dedi.
Sonra dersimi kontrol etti ve zikir adedini artırmam gerektiğini söyledi.
Yanından ayrıldıktan sonra muhabbetim o kadar ziyadeleşmişti ki kendisini tekrar görebilmek için fırsatını buldukça köyden yanıma birkaç kişi alıp İstanbul’un yolunu tutuyordum.
1972 yılında Şaban efendi vefat ettikten sonra artık kontroller için İstanbul’a geliyor Sami Efendi Hazretleri ile ya da Musa Efendi ile görüşüyordum.
Y. S. TAN: Duyduğum kadarıyla sizin kerimeniz Sami Efendi Hazretleri’nin evinde hizmete giriyor. Bu nasıl oldu anlatır mısınız?
İ. TURAN: Sami Efendi’nin evinde Adanalı Faruk ağabeyden önceki vazifeli Mehmet Baysal ağabey tarafından gönderilen ve hizmette olan bir kız olduğunu duymuştum. Daha sonra bu hanım kızımız Hasan Kamil Bey’in hanımı oldu. Dört tane kızım vardı. İçimde ‘kızlarımdan birini Sami Efendi Hazretleri’nin evinde hizmete versem ve orada yetişse kabul edilir mi?’ diye bir niyet oluştu. Sonra bunu evde hanıma ve çocuklara açtım. Hanım razı olup kızım da istekli olunca bu kararı aldım.
Y. S. TAN: Kızınız kaç yaşındaydı?
İ. TURAN: 11 yaşındaydı. 1973 yılında İstanbul’a gelip Sami Efendiye “Efendim kerimemizi sizin hizmetinize verip evladı maneviniz olarak yetişmesini istiyoruz kabul buyurur musunuz?” diye sordum. Sami Efendi Hazretleri damadını kastederek “Ömer Efendi’ye sorun” buyurdu. Ömer Kirazoğlu ağabey de “Getirebilirsiniz” deyince fakir Kırşehir’den kızımı alıp geldim.
Sami Efendi o zaman fakire “Yavrunuz manen istendi” dedi. Arkasından belki hasret olur düşüncesiyle birkaç gün İstanbul’da otelde kalmamı tembih etti. Biraz sonra kızım elinde kahve tepsisiyle bize hizmet için içeri girdi. Mehmet Öztürk ağabey “Maşallah sizin yavrularınız küçüklükten hizmete alışıkmış” dedi. Kızım birkaç gün orada kaldıktan sonra Sami Efendi “Kzım biz Hacca gideceğiz sen de anneni özlemişsindir yanına gidersin, hacdan döndükten sonra tekrar gelirsiniz” demiş. Acaba hizmete kabul edilmedim mi, diye kızımın elinden ibrik düşüvermiş.
Sami Efendi hacdan döndükten sonra bize ‘tekrar getirebilirsiniz’ diye haber geldi. Kızım tekrar hizmete kabul edildim diye İstanbul’a gideceği gün oruç tuttu.
Y. S. TAN: İbrahim ağabey kızınızın yaşı küçük sizde, annesinde, kendisinde bir hasret, üzüntü olmadı mı?
İ. TURAN: Elham­dü­lillah hiç öyle bir şey yaşamadık, çok sevinçliydik, bu kabul bizim için bir lütuf oldu. Kızım Hatice daha sonra Sami Efendi’ye “Efendim anne ve babama çok büyük sevgim var fakat sizlerin yanındayken onları unutuyorum” diyordu.
Y. S. TAN: 1973 yılından sonra kızınızın hizmeti ne kadar devam etti?
İ. TURAN: Sami Efendi Medine’ye hicret edinceye kadar kızım devlethanede hizmette kaldı. Daha sonra aileyle birlikte 1980 ağustosunda Medine’ye gittiler. Üstadımız 1984 yılında vefat edinceye kadar yine orada hizmete devam etti.
1983 yılında Musa Efendi “Kerimeniz evlenecek yaşa geldi siz de, biz de uygun birisine bakalım inşallah” dedi.
Kırşehir’e döndükten altı ay sonra rahmetli Ömer Kirazoğlu ağabey “Kerimenizi Ali Hüsrevoğlu Bey’e namzetlesek uygun mudur?” diye sordu. “Fakir dilekçeyi Medine’de iken vermiştim, uygundur. Hayırlı olsun.” dedim. Ali Hüsrevoğlu bey o sıralarda Ravza-ı Mutahhara’nın sütunlarındaki hatları yazıyor, ayrıca Sami Efendi Hazretleri’nin eserlerini Osmanlıcadan yeni harflere çeviriyordu. Nasipmiş evlendiler. Ali Hüsrevoğlu Bey de çok değerli bir insandır elhamdülillah.
Y. S. TAN: Kerimenizin bu 11 yıllık hizmet döneminde karşılaştığı ve fayda mülâhaza ettiğiniz şeylerden paylaşır mısınız?
İ. TURAN: İlk önce şahit olduğum bir konuşmayı anlatmak istiyorum. 1983 yılında Musa Efendinin Medine’deki evindeydik. Misafirlerden birisi de Ankara merkez vaizi Osman Şevket Yardımedici’ydi. Sami Efendi Şam’da bulunduğu dönemlerde Osman Şevket Bey de Şam’da talebeymiş. O dönemin hatıraları konuşulurken Musa Efendi Osman Şevket Yardımedici’ye “O dönemde yaşadığınız hatıraları anlatmaz iseniz bu da cimrilikten sayılır” demişti.
Kızım Hatice devlethanede tam manasıyla bir manevi eğitimin içine girdi. Zaman geçtikçe bunu çok iyi bir şekilde fark ediyorduk. Sami Efendi’nin ve validemizin son yaşlılık dönemleriydi. Ziyaret etmek isteyen çok olduğu için hizmete ihtiyaç oluyordu. Hizmet ederken ise bir çok şeye şahit oluyor ve bir çok şey öğreniyorlardı. Cimrilikten sayılmaması için aklımda kalan birkaç hadiseyi sizlere aktarayım.
 Malum Sami Efendi Hazretleri çok az yer, aynı zamanda hafif bir şeyler yerdi. Bir gün Güllü Köşk’ün kapısı çalınır ve bir seveni tarafından gümüş tepsi içinde börek ikram edilir. Sami efendi sofraya oturduğu zaman sorar “Bu nedir?” diye. Kendisine “Efendim böreği filan zat ikram olarak göndermiş” denilir. Sami Efendi o sırada memnuniyetsiz bir şekilde sükut ederken kapı çalınır. Kızım kapıyı açar, bakar ki ara ara gelip devlethaneden bir şeyler isteyen bir şahıs kapının önünde. Sami Efendi kimin geldiğini sorar, kızım cevap verir. Sami Efendi bunun üzerine “Bu böreği bu tepsiyle o zata verirsiniz. Böreği yesin, tepsiyi de satıp harçlık edinsin” deyince gelen zata yemek öylece verilir. Kızım bize daha sonra şöyle demişti; “Biz en azından gümüş bir tepsi içinde gelen bir şeyi yemememiz gerektiğini öğrendik.”
Sami Efendi’nin yer sofrasına konulan kristial tuzluk ve biberlik varmış. Bir gün kızlar onu pencerenin önüne koyuyorlar, pencere açılınca tuzluk kırılıyor. Biraz sonra sofrada valide hanım tuzu göremeyince kızıma “Tuzluk nerede?” diye sormuş. Kızım “Pencerenin önüne koymuştum” deyip ne söyleyeceğini bilemediği sırada Sami Efendi hafif gülümseyerek “Valide hanım tuzluktur kırılır, pencerenin önünde rüzgâr çıkmış ve tuzluğu kırmış” diye cevap vermiş. Yani karşılaştıkları tavır, hep yumuşaklık, hep affedicilik olmuş.
Sohbetlerde Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) hizmetindeki Hazreti Enes’e olan davranışları okuduğumuz zaman hep Sami efendinin kızıma olan davranışını görmüşümdür.
Kızım bir gün bahçedeki tavuklara yem verirken o sırada Sami Efendi de balkona çıkmış. Horozun yemi gagasıyla alıp tavuğa ikram ettiğini görünce gülümseyip Ömer Kirazoğlu ağabeye “İşte aile reisi dediğin böyle davranmalıdır” diyormuş. Yani aile reisinin müşfik olması, cömert olması, ikram edici olması gerektiğini ifade ediyormuş.

“ŞU KARŞIDAKİ ZAT BENİ YAKIYOR”
Y. S. TAN: Sizin intisap yolculuğunuzdan devam edelim mi İbrahim ağabey?
İ. TURAN: Kızımız burada olduğu için gelip gitmemiz sık oldu. Sami Efendi Hazretleri kızımı getirdiğim zaman defterini açıp adresimi kaydetti ve kendi evlerinin adresini bana yazdırdıktan sonra “Kızınıza ara ara mektup yazarsınız” demişti.
Hatta bizim adresi yazmak için defterinde ismimizi bulduğu zaman o sayfada Turan Öztürk ismini de gördü. Fakir bu arkadaşı Kırşehir’den getirmiştim ve Sami Efendi’den ders almıştı. Sami Efendi onun ismini görünce “Maşallah iyi çalışıyor” dedi. Sonra 1974 haccı için “Bu sene inşallah hacda beraber olalım” dedi.
O sene kara yoluyla hacca gitmek serbest olmuştu. Biz, belki hizmete faydamız olur diye minibüs ile gitmeyi düşündük. Belgelerimiz tamam olmasına rağmen gümrük memuru bize minibüsle geçemeyeceğimizi, istersek minibüsü bırakıp yolumuza devam edebileceğimizi söyledi. Hakikaten samimiyet ve niyet çok önemli Selman bey. Biz üstadımıza hizmet edeceğiz düşüncesiyle minibüsle yola çıkmıştık. Daha sonra Hatay Valisine kadar gidip durumu anlatıp izin aldık. Elhamdülillah bizim minibüsümüzle birlikte bekleyen 8-10 araba daha sınırdan geçmiş oldu.
Üstadımız Şam’dan Medine’ye uçakla geliyordu. Atasayar ağabeyle birlikte karşılamaya gittik. İslam ülkelerinden 25 -30 kişilik bir topluluk ta Sami Efendi’yi karşılamaya gelmiş. Bu arada Musa Efendi “Uçağımız tehirli olarak gelecek” diye telefon etti. Oradaki kimse ayrılmadan sabah namazına kadar bekledi. Sonra üstadımızı minibüsümüze alarak oteline ulaştırdık.
Pakistanlı Muhammet Can diye bir zat vardı. Musa Efendi bize Medine’den Mekke’ye geçerken onu yanımıza almamızı söyledi. Onu da alıp Mekke’ye geçtik. Kendisine Sami Efendi ile nasıl tanıştıklarını sorunca şunları anlattı.
1965 yılında hacca gelmiştim. Mescid-i Nebevi’nin içinde Sami Efendi Hazretleri’ni gördüm beni öyle bir etkiledi ki gözümü üzerinden alamıyordum.
Biraz sonra topluluğuyla birlikte kalktılar ben de peşlerine takıldım. Ali Ulvi Kurucu Bey’in Arif Hikmet kütüphanesine davetlilermiş. Bana kimse bir şey dememesine rağmen ben de peşlerinden içeri girdim. Hemen bir sofraya oturuldu. Sami Efendi sofranın başında, ben de diğer ucunda karşısında idim. Yemek yemek aklımın ucundan geçmiyordu. Bana bir ağlama hali gelmişti devamlı ağlıyordum. Oradaki şahıslar bana dönerek bir tercüman vasıtasıyla ‘kardeşim bir derdiniz mi var, söyleyin yardımcı olalım’ dediler. Çünkü oradaki hiç kimse beni tanımıyordu. Ben de “Şu karşıdaki zat beni yakıyor” dedim. Bunun üzerine Sami Efendi’ye “Efendim siz bu zatı tanıyor musunuz?” dediklerinde “Biz onunla ezelden tanışıyoruz ve kalben anlaşıyoruz” buyurdu. O kadar muhabbet ehliydi ki şöyle derdi “Para mafi, 40 tane torunum mafi, Sami Sultan kafi.”
Keşmirliydi, memleketine döndüğü zaman Sami Efendi hasreti içine düştüğünde güneş batarken deniz kenarına gider, güneşe bakar ve “Bu güneş İstanbul Erenköy’de Marmara denizinin kenarında Sami Efendimizin de aynı zamanda üzerinde, ona selamımı götürsün inşallah” dermiş. Devamla şunu söylemişti; “Aramızda o kadar büyük bir mekan mesafesi var ama muhabbet ehlinin arasında kağıt kadar bile bir mesafe yoktur.” İşte rabıta budur Selman bey. Bu muhabbet ile üstadının yaşadığı gibi dini bir hayat yaşama gayretinin adıdır. Bu işler gönül meselesi, kalp meselesi..
Mekke’ye ulaşınca biz tavafımızı önceden yapmış Sami Efendi üstadımızı bekliyorduk. Geldikleri sırada Musa Efendi “Bizimle tavaf mı yapacaksın burada bekleyecek misin?” dedi. Orada eşyaları ve seccadeleri vardı. Birlikte tavaf yapmak istiyordum bir an durakladım ve hemen “Burayı bekleyeceğim efendim” dedim. Bu mübarek topluluğa tavafı İzmirli doktor Dursun ağabey yaptırmıştı. Tavaf bitince fakire “İnşallah bu tavafın sevabını sen kazandın, bazen geri hizmet çok makbuldür” dedi.
Elhamdülillah Mina, Müzdelife gibi hac ibadetinin yapıldığı bütün yerlere bizim minibüsle gittiler.
Medinede’yken Ashâb-ı Suffa’da Sami Efendi’nin yanında otururken eğildi ve “Allah razı olsun ağır hizmet ediyorsunuz. Kerimenize mektup yazmadınız?” dedi. Fakir belki kızımızda bir hasret olur düşüncesiyle mektup yazmamıştım. Mina’da bayramlaşırken musafaha yaptığımız sırada tekrar “Kerimeniz Hatice’ye mektup gönder diyorum” dedi. Biz de dönünce mektup yazdık.
Eşyaları fazla olduğu zaman uçakta sıkıntı olacağından dolayı biz minibüsle getirirdik. Kırşehir’de hanım hacda kullanılmış bütün eşyaları yıkar, tertemiz çantalarına yerleştirir, burada teslim ederdik. Hatta Allah rahmet eylesin Mehmet Öztürk ağabey şöyle demişti “Ben ayağım terlediği zaman belki rahatsızlık verir düşüncesiyle çorabımı hanıma yıkattırmam, kendim yıkarım ama kızımız bütün eşyalarımızı yıkamış kendisine söyle bizlere hakkını helal etsin.”
1975 yılında Musa Efendi fakire bir valiz verdi ve “Bu sene Ramazan’a gidip dönmeyeceğim. Siz bu valizi hac döneminde getirirsiniz” dedi. Ramazan’dan on gün sonra duasını almak üzere Sami Efendi’yi ziyarete gitmiştim. Fakire “Bu sene biz hacca gidemeyeceğiz. Hizmetlerinizi Musa Efendi’ye yapın” dedi. Fakir silsileye o gün gönlümde Musa Efendi’yi yerleştirmiştim.
Sami Efendi üstadımız 4 tane hediye paketi hazırlamış. “İlkini Halep’te Hacı Cemil Efendi var ona verirsiniz. İkincisini yine Halep’te Muhittin Taha Hazretleri var ona verirsiniz. Üçüncüsünü Humus Müftüsü Abdülaziz Efendi’ye verirsiniz. Humus’ta Halit bin Velid hazretlerini ziyaret edersiniz biz onun neslindeniz. Dördüncüsünü de Medine-i Münevvere’de kabri şerifin bekçisi asker Ali var ona verirsiniz” dedi.
Adresleri sormaya edep ettim. Teslimiyet olabilirse bütün yollar açılıyor Selman bey. Gittiğimiz şehirlerin her birisinde ayrı bir vesile oldu biz kendimizi o şahısların karşısında bulduk. Muhiddin Taha hazretleri gelen hediyeyi öpüp üç defa başına koyduktan sonra Sami Efendi’yi kastederek “O zatın kıymetini bilin. Eğer ben vize alabilecek olsam devamlı İstanbul’a ziyaretine gitmek isterim” dedi.
Humus müftüsü kenar mahallelerdeki dergâhında müritleriyle birlikte oturuyormuş. Bizi görür görmez “Sizi Sami Efendi mi gönderdi?” diye sordu. Suriye’de 1977 yılında yaşanan Hama katliamından sonra bu zat da Medine’ye hicret etti.
Gerçekten asker olan Ali efendiye de Ashâb-ı Suffa’da hediyesini takdim ettik. Elhamdülillah o sene de Musa Efendi’ye hizmet ettik.

Karşıdaki Zat Beni Yakıyor
Pakistanlı Muhammet Can diye bir zat vardı. 1974 Haccında Musa Efendi bize Medine’den Mekke’ye geçerken onu yanımıza almamızı söyledi. Onu da alıp Mekke’ye geçtik. Kendisine Sami Efendi ile nasıl tanıştıklarını sorunca şunları anlattı.
1965 yılında hacca gelmiştim. Mescid-i Nebevi’nin içinde Sami Efendi Hazretleri’ni gördüm beni öyle bir etkiledi ki gözümü üzerinden alamıyordum.
Biraz sonra topluluğuyla birlikte kalktılar ben de peşlerine takıldım. Ali Ulvi Kurucu Bey’in Arif Hikmet kütüphanesine davetlilermiş. Bana kimse bir şey dememesine rağmen ben de peşlerinden içeri girdim. Hemen bir sofraya oturuldu. Sami Efendi sofranın başında, ben de diğer ucunda karşısında idim. Yemek yemek aklımın ucundan geçmiyordu. Bana bir ağlama hali gelmişti devamlı ağlıyordum. Oradaki şahıslar bana dönerek bir tercüman vasıtasıyla ‘kardeşim bir derdiniz mi var, söyleyin yardımcı olalım’ dediler. Çünkü oradaki hiç kimse beni tanımıyordu. Ben de “Şu karşıdaki zat beni yakıyor” dedim. Bunun üzerine Sami Efendi’ye “Efendim siz bu zatı tanıyor musunuz?” dediklerinde “Biz onunla ezelden tanışıyoruz ve kalben anlaşıyoruz” buyurdu. O kadar muhabbet ehliydi ki şöyle derdi “Para mafi, 40 tane torunum mafi, Sami Sultan kafi.”
Keşmirliydi, memleketine döndüğü zaman Sami Efendi hasreti içine düştüğünde güneş batarken deniz kenarına gider, güneşe bakar ve “Bu güneş İstanbul Erenköy’de Marmara denizinin kenarında Sami Efendimizin de aynı zamanda üzerinde, ona selamımı götürsün inşallah” dermiş. Devamla şunu söylemişti; “Aramızda o kadar büyük bir mekan mesafesi var ama muhabbet ehlinin arasında kağıt kadar bile bir mesafe yoktur.” İşte rabıta budur Selman bey. Bu muhabbet ile üstadının yaşadığı gibi dini bir hayat yaşama gayretinin adıdır. Bu işler gönül meselesi, kalp meselesi..

 

Yorum Yazın

Facebook