İYİLİKTE YARIŞANLARIN ÖZELLİKLERİ

0

Kur’ân-ı Kerîm’deki temel amaç, insanı iyi, güzel ve doğru olana yönlendirip, kötü, çirkin ve bâtıl olandan sakındırmaktır. Nitekim Yüce Kitab’da iyilik ve takvada yardımlaşarak yarışmaya teşvik eden pek çok âyet-i kerîme var.1 Bunlardan biri de Mü’minûn sûresindedir. Buyruluyor ki; “Rablerine olan saygıdan dolayı kötülükten sakınanlar, Rablerinin âyetlerine inananlar, Rablerine ortak tanımayanlar ve Rablerine dönecekleri için yapmakta oldukları işleri kalpleri çarparak yapanlar. İşte onlar, iyiliklere koşuşurlar ve iyilik için yarışırlar. Biz hiç kimseyi gücünün yettiğinden başkası ile yükümlü kılmayız. Nezdimizde hakkı söyleyen bir kitap vardır ve onlar haksızlığa uğratılmazlar.”2

Bu mübarek âyetler, daima hayır ve iyiliklere koşan mü’minlerin dört güzel vasfı olduğunu bildiriyor. Bunlardan birincisi şudur ki, onlar Rablerine saygı ve sevgi ile bağlıdırlar. Bu sebeple kötülüklerden uzak dururlar ve O’nun rızasına muhalif harekette bulunmamaya özen gösterirler.

İkincisi, Allah’ın âyetlerine tam manasıyla îman ederler. Kur’an-ı Kerim’in hiç bir âyetine “ama”, “fakat”, “bu devirde” gibi sözlerle itiraz etmezler; bir bütün olarak onu tasdik ederek mûcibince amel etmeye gayret ederler.

Üçüncüsü, Rablerine ortak koşmazlar. Kendilerini yaratıp lütuf ve ihsanına nail kılan Yüce Allah’ın, hiçbir hususta ortağı ve benzeri olmadığı bilinciyle yaşarlar; ibadetlerini ihlasla yapmaya gayret ederler, gösterişten ve gizli şirkten kaçınırlar.

Dördüncüsü ve herhalde en önemlisi, onlar her işlerini Yüce Mevlâ’nın huzurunda hesaba çekileceklerini düşünerek yaparlar. Yaptıkları hayır ve hasenatın kabul edilmemesinden korkarlar. Bu bilinçle zekât ve sadakalarını verirler veya üzerlerindeki diğer emanetleri sahiplerine teslim ederler. Bu şuurla salih amellere koşarcasına rağbet ederler.3

Tefsirde belirtildiğine göre bu dört güzel vasfa birlikte sahip olanlar hayır işlemekte sür’at gösterirler. Ölüm gelmeden evvel iyi amelleri artırmaya bakarlar. Ve onlar iyi amelleri yerine getirmek için ileri giderler. Kendilerine bahşedilen ömrü ve ellerinde bulunan imkânları en büyük fırsat bilirler; bunları hayır ve iyilik yolunda sarf etmeye gayret ederler.

Hz. Âişe (r. anha.) vâlidemiz “Rablerine dönecekleri için yapmakta oldukları işleri kalpleri çarparak yapanlar.”4 meâlindeki âyetin manasını anlamak üzere Rasûlullah (s.a.v.)’e; “Acaba bunlar içki içip, hırsızlık eden kimseler midir?” diye sordu. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v.); “Hayır. Bunlar oruç tutan, namaz kılan ve sadaka veren, bununla birlikte kendilerinden kabul olunmayacak diye korkarak hayırlarda ellerini çabuk tutan kimselerdir.”5 buyurdular.

Şu hâlde, bu âyetlerin meâli ile Allah Rasûlü (s.a.v.)’in beyânları, mü’minleri fırsat elde iken sâlih amellere koşmaya teşvik etmektedir. Nitekim o (s.a.v.) başka bir hadîs-i şerîfte, yedi şey gelmeden evvel hayırlı işler yapmakta acele edilmesini tavsiye etmiştir. Bunlar; “ibâdet ve tâati unutturan fakirlik, azdıran zenginlik, her şeyi bozup perişan eden hastalık, saçma-sapan konuşturan ihtiyarlık, ansızın geliveren ölüm, gelmesi beklenenlerin en şerlisi Deccâl ve kıyâmettir.”6

Buradan anlaşılan bir diğer husus da şudur; Kur’an ve sünnetteki emir ve yasakların hepsi insanın gücü dâhilinde olan şeylerdir. Cenâb-ı Hak insana, tâkatinin üstünde bir sorumluluk yüklememiş ve mü’minleri, gücünün yettiği amelleri en iyi şekilde yapmaya teşvik etmiştir.7 Şu kadar var ki, herkesin kapasitesini ve istidadını belirlemenin bir standardı yoktur. Bu itibarla herkes neyi ne ölçüde yapabileceğini kendi belirleyerek, alanında başarılı ve insanlara faydalı olacağı hususlarda sâlih amellere yönelmelidir.

Rûhu’l-Beyân’da belirtildiğine göre konumuzu teşkil eden âyetlerde yer alan sıfatları taşıyan kimseler, bir tek guruptan ibârettir. Yoksa her gruptan biri, zikredilen vasıflardan birine sâhip değildir. Sanki şöyle buyrulmuştur: “Rablerine olan saygıdan dolayı kötülükten sakınan, Rablerinin âyetlerine inanan, Rablerine ortak tanımayan ve Rablerine dönecekleri için yapmakta oldukları işleri kalpleri çarparak yapanlar. İşte onlar, iyiliklere koşuşurlar ve iyilik için yarışırlar.”

Hasan Basrî (rh. a.); “Mü’min ihsan ve haşyet biriktirir; iyiliği arttıkça haşyeti de artar. Kâfir ise kötülük ve emniyet biriktirir; kötülüğü arttıkça güven hissi de artar.” demiştir.

Sözün özü şu ki; iyilikte yarışmak ve hayra doymamak mü’min şahsiyetin belirgin özelliklerindendir. Ancak bunlar içinde en önemlisi, mülkün gerçek sahibini yani azamet-i ilâhiyyeyi düşünerek kalbin titremesidir; “ben yaptım, ben verdim” gibi duygulardan uzak durmaya özen göstermektir.

Dipnotlar: 1) Bkz; Âl-i İmrân sûresi, 3/96; Mâide sûresi, 5/2; Mücadele sûresi, 58/9; Bakara sûresi, 2/189. vb. 2) Bkz; 23/57-62. 3) Ömer Nasuhî Bilmen, Kur’ân-ı Kerîm’in Türkçe Meâl-i Âlîsi ve Tefsiri, Kahraman Yayıncılık, c. 5, s. 2287. 4) Mü’minûn sûresi, 23/60. 5) Tirmizî, Tefsir 23/4. 6) Tirmizî, Zühd, 3/2306. 7) Bkz; Mülk sûresi, 67/2.

OKU / DÜŞÜN

Nehirle İmtihan

Bakara sûresinde şöyle buyruluyor: “Tâlût askerlerle beraber (cihad için) ayrılınca: Biliniz ki Allah sizi bir ırmakla imtihan edecek. Kim ondan içerse benden değildir. Eliyle bir avuç içen müstesna kim ondan içmezse bendendir, dedi. İçlerinden pek azı müstesna hepsi ırmaktan içtiler...” (Bakara sûresi, 2/249)

Bu âyet-i kerîme bize şunu öğretiyor; ağır sorumluluk gerektiren vazifeler öncesinde Yüce Mevlâ kullarını imtihana tabi tutabilir. Bunun için sair zamanlarda helâl ve alınması meşru olan şeylerden istifadeyi -oruçta olduğu gibi- bir müddet yasaklayabilir. Buradan hareketle şunu diyebiliriz; sorumluluk mevkiinde olanlar da lüzum görürlerse kendisine tabi olanları sınayabilirler.

İlk anda hikmetini kavrayamasa bile verilen emre tam bir teslimiyetle uyanlar, imtihanı kazanmış olurlar. Bu konuda verilen ruhsatı kullananlar da tamamen emri ihlâl etmiş sayılmazlar. Ancak ihtiyacını öne sürerek, getirilen geçici yasağı ihlâl edenler, imtihanı kaybetmiş olurlar. Nitekim konumuzu teşkil eden âyetin devamında, ağzını dayayıp da nehirden kanasıya içenlerin, “Bizim Câlût’a ve askerlerine karşı koyacak gücümüz yok.” dedikleri ve nefsin arzusuna kandıkları hâlde suya kanmadıkları bildirilmiştir. Getirilen sınırlamaya riayet ederek hiç içmeyenlerle kifayet miktarı su içenlerin ise “Nice az sayıda bir birlik Allah’ın izniyle çok sayıdaki birliği yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.” diyerek zor görevlere talip olacak kıvama eriştikleri bildirilmiştir.

Demek ki, teslimiyet kulu pişirir; verilene kanaat etmemek ve acelecilik ise gözden düşürür.

Yorum Yazın

Facebook