Kalbin Değişkenliği ve Kırılganlığı

0
Kalbin Değişkenliği ve Kırılganlığı

- Sayfa : 49


Kalp, sözlük anlamı itibariyle “Bir şeyin içini dışına çıkarmak, altını üstüne getirmek, ters çevirmek” gibi anlamlara gelir.1 İnsan, kalbine gelen düşünce ve fikirleri hızlı bir şekilde evirip-çevirir, içinde dolaştırır ve bir karara bağlar. Bu karar ve hükümle yapacağı işe niyet eder. Niyet ve hüküm kalpte sürekli değişkenliğe uğradığı için bir anlamda ona kalp denilmiştir. Hadisin ifadesiyle kalpler, geniş bir arazide rüzgarın evirip çevirdiği tüyler gibidir.2 Bunun için kalplerin İslâm üzere sabit kadem tutulması istenmiştir. Kur’an’daki sözlerin büyük bir kısmına muhatap olan öncelikle insanın kalbidir. Zira idrak vesilesi olarak bu sözleri an-cak kalp kulağı duyabilir, kalp gözü görebilir. Bunun için Kur’an’da bu idrak aracını iyice arındırmak konu-sunda kalp temizliği ve kalp aydınlığı gibi hususlara vurgu yapılmıştır. “Gönül ve yürek” manasında kullanılan kalp, hem rahmânî, hem de şeytânî kuvvetlerin mücadele ettiği bir mekandır. Bu husus hadiste, “Kalpte iki dürtü vardır, biri melekten, diğeri şeytandandır”3 şeklinde belirtilmektedir. Bu manada kalp, insanın melekûtî (manevî) yönünü temsil eden bir ayna gibidir. Dolayısıyla insan kalple idrak eden, bilen ve kavrayan bir varlık olduğu için ilâhî hitaba muhatap olmuştur. Kur’an’da da “Ne var ki onlarda kör olan, gözler değil, asıl kör olan sinelerindeki kalpleridir”4 ikazıyla, kalbin manevi derinliğine işaret edilmektedir.
Kur’an’ı Kerim’de “tertemiz kalp” anlamında kullanılan “kalb-i selim” tabiri iki yerde geçmekte ve ikisi de Hz. İbrahim ile alakalıdır.5 Zira Hz. İbrahim yakîn, teslim ve tevekkülde daha peygamber olmadan çeşitli imtihanları başarmış ve zirveyi yakalamış bir şahsiyettir. Bir rivayette “Ümmetimden kırk adamın kalbi devamlı İbrahim (a.s)’ın kalbi üzerine bulunur”6 şeklinde haber verilmiştir. Burada ümmet-i Muhammed içinde imanda, teslimiyette, tevekkülde ve şefkatte Hz. İbrahim gibi kişilerin bulunmasına bir telmih yapıl-mıştır. Böylece Hz. İbrahim gibi temiz kalpli, merhametli ve iyi niyetli insanların ümmet-i Muhammed için-de de çoğalmasına işaret edilmiştir.
Bir gün Peygamberimize “insanların en faziletlisi kimdir?” diye sorulmuştu. Hz. Peygamber de “Mahmûmu’l-kalb sadûku’l-lisân” üzere olanlar şeklinde cevap vermiştir. Ashâb “sadûku’l-lisân”, “doğru sözlü” olduğunu biliyoruz. Fakat “mahmûmu’l-kalb” nedir? diye sorulunca, Hz. Peygamber “aldatma bu-lunmayan ve çekememezlik olmayan temiz kalptir” buyurmuşlardır.7
Hicrî III. Asır sûfî-le-rin-den Hakîm et-Tirmîzî (ö. 320) insan tabiatındaki yedi huydan bahsederken bunları “Gazap, rağbet, korku, şehvet, gaflet, kuşku, şirk” şeklinde özetlemektedir. Zira bunların kulun imanındaki nura göre azalıp çoğalacağını, şayet iman nuru azalırsa bu yedi kısımdan biriyle Rabbinden gafil kalacağını belirtir. Ayrıca mü’min kendisine verilen nurla Rabbini tanıyıp, yakîne ve ihlasa ulaşarak kurtulacağını da haber verir.8
Tâbiînden ve ilk zâhidlerden Malik b. Dinar (131/748) Mekke’de bir adamın şöyle dua ettiğini görmüş. “Ey Allah’ım dört haccımı kabul etmiştin, bunu da kabul et”. Böyle bir duayı duyunca şaşıran Malik, adama “Allah’ın önceki haccını kabul ettiğini nasıl biliyorsun? diye sormuş. Adam: “Dört senedir her sene hac etmeye niyet etmeme rağmen gelemedim. Allah benim niyetimi biliyor (dolayısıyla onları kabul etti). Ancak bu sene hacca geldim. Fakat kabul edip etmediğini bilmiyorum (çünkü amelimde riyâ olabilir)? demiş.” Bunun üzerine Malik b. Dinar “İşte o gün niyetin amelden daha üstün olduğunu öğrendim.” demiştir.9 Nitekim bir hadiste de “Mü’minin niyeti amelinden hayırlıdır”10 buyrulmuştur. Ameller aleni, niyet gizli olduğu için, mü’minin kalbinde niyetini heder edecek bir gösteriş olamaz.
Kur’an’da “Güzel bir söz, kökü sağlam, dalları göğe yükselen bir ağaç gibidir”11 buyrulmaktadır. Kök, kalpteki imandır. Niyet ise o imanın göğe uzanan dallarıdır. Amel de dallarda meydana gelen meyvelerdir. “Bu ağaç, Rabbinin izniyle her zaman meyvesini verir”12 ayeti ise imanın amellerle kuvvetlenmesine işaret-tir. O halde niyeti olmayanın ameli, ameli olmayanın da ecri/sevabı yoktur. Şu halde bütün ameller öncelikle kalbe yani niyete dayanmaktadır. Amel de ancak imanla sağlamlaştırılır.
Hz. Peygamber’in miraca çıkmadan önce “Şerh-i sadr” veya “Şakk-ı sadr” denilen göğsünün yarılması ve kalbinin zemzemle yıkandıktan sonra, Mirac yolculuğuna çıkması olayı13 özellikle mü’minlerin kalp temizliğine yani ihlâs ve samimiyetine ayrı bir işarettir. Zira Müslümanların kalblerini temiz tutmaları ve günah kirlerine bulaşmamaları manevi yükselmede en önemli vesiledir
Hz. Peygamber “Allah, kimi hidayete erdirmek isterse, onun gönlünü İslâm’a açar”14 ayetini okuyunca sahabe-i kiram “gönlün açılması” nasıl olur ya Rasulallah! demişler. Bunun üzerine Hz. Peygamber “O kalbe (Allah tarafından) atılan bir nurdur” cevabını vermiştir. Bu defa bunun bilebileceğimiz alametleri var mıdır? diye sorulunca Hz. Peygamber şöyle cevap vermiştir: Evet gönlünün açılmasının üç alameti vardır. Bunlar; Ebedilik (ahiret) evine yönelmek, aldanma evinden (dünyadan) uzaklaşmak ve ölüme, gelmeden önce hazırlanmaktır.”15
Çeşitli hallere giren kalbi devamlı diri tutmak ve manen öldürmemek esastır. Bunun için Hz. Peygam-ber, “Çok gülmekten sakının!. Çünkü o kalbi öldürür ve yüzün nurunu giderir”16 buyurmuştur. Ayrıca bu konuda şu tavsiyeyi de yapmıştır: “Demirin paslanması gibi kalplerde de pas olur. Kalplerin (pastan izalesi için) cilası da (devamlı) istiğfardır.”17 Nitekim bir başka rivayette de şöyle haber verilmiştir: Kul günah işle-diğinde kalbinde siyah noktalar oluşur. Tövbe ve istiğfar edip terk ettiğinde kalbi cilalanır. Eğer günah tek-rarlanırsa o leke de artar. Öyle bir dereceye gelir ki kalbi kaplar. İşte Mutaffifîn suresindeki (14.ayetteki) anlatılan “rayn” budur.
Bazı tasavvufi eserlerde kalb, “Beytullah” yani “Allah’ın evi” olarak isimlendirilmiştir.18 Beytullah’ın kalbi de “Hacerü’l-esved” kabul edilmiştir. Tavaf, Ka’beyi kalp istikametinde sola alarak Hacerü’l-esved’ten başlayıp Beytullah ile bütünleşerek tek yürek olarak dönmektir. Allah, bir göğüste iki kalp yaratmadığına göre,19 bir kalp ya Allah’a tahsis edilmiştir ya da başkasına. Eğer kalp, Allah’tan başkasına tahsis edilmişse bu durumda orası “Beytullah” değil, beytü’l-makam, beytü’l-mal, beytü’l-evlât hatta beytüş-şeytan olabilir. Nitekim bu düşünceyi benimseyen Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri (1194/1780) de bir şiirinde şöyle der:

Dîl (kalp) beyt-i Hüdâdır,
ânı pâk eyle sivâdan

Kasrına nüzûl eyler ol
Sultan gecelerde…
Mevlânâ Celâleddin er-Rûmî de (672/1273) kalp ile Ka’be arasında şöyle bir ilgi kurar:
Kâbe bünyâd-ı Halîl-i Azerest
Dîl (gönül) nazargâh-ı
Celîl-i Ekberest
Birinci dizede kalb, beytullah kabul edilmiş ve gönlün günah pisliklerinden uzak tutulması istenmiştir. Ta ki Allah’ın rahmeti o temiz kalbe tecelli etsin. İkinci beyitte Kâbe, Azer oğlu Halil’in (Hz. İbrahim’in) yapmış olduğu binaya benzetilmiştir. Zira “Gönül” ve “Kalp” aynı şeyi hatırlattığına göre, Celîl-i Ekber olan Allah’ın nazargâhı da bu kalpte tecelli etmektedir.
Görüldüğü gibi insânın melekût alemine delalet eden kalp, Kâbe’den daha eşref görülmüş ve bir kez gönül yıkmak, Kâbe’yi yıkmaya benzetilmiştir. Hatta bir hadiste “Mü’min, Allah katında Kâbe’den daha hürmetlidir”20 şeklinde haber verilmiştir. Kur’an’da da bir insanı haksız yere öldüren, bütün insanları öldür-müş gibi ağır bir günah işlemiş olacağı bildirilmektedir.21 Demek ki tasavvufî manada da gönül kâbesi, arzın kâbesinden daha yüce kabul edilmektedir. Dolayısıyla bir mü’min kalbinin manen öldürülmesi de Kâbe’nin tahrib edilmesi anlamına gelmektedir.
Bu konuda Mutasavvıf Türk şairi Yunus Emre (720/1320) şu ikazı yapmaktadır:

“Bir kez gönül yıktın ise
Bu kıldığın namaz değil”
Mevlâna (672/1273) ise şöyle demektedir:

Gönül yapmak gelmiyorsa elinden,
Bari gönül incinmesin dilinden.
Osmanlı dönemi divan edebiyatı kadın şairlerinden Leyla Hanım (1264/1847) da bu hususta şunları söyler:

İncinmemek istersen eğer mülk-ü fenadan (dünyada)

İncitme sen ahbabını (dostlarını) incinmeye senden.
Şu halde dünyada dostların kalbini incitmeyenin, ahirette kalbi de incinmez ve üzülmez.

Dipnotlar: 1) Cevherî, Sıhah, I, 204; Münzirî, Lisânü’l-Arab, “klb” md. 2) Bkz. Abd b. Humeyd, Müsned, II, 150. 3) Tirmizî, Tefsîrü’l-Kur’ân, 2/35. 4) Hacc 22/46. 5) Birincisi; Sâffât 84, ikincisi; Şuarâ 89. ayettir. 6) Taberânî, Mu’cemü’l-kebîr, IX, s. 27. 7) İbn Mâce, Zühd, 24. 8) Hakîm et-Tirmîzî, Kendini Bul, (tr. Hacı Bayram Başer), Hayykitap, İst. 2013. s. 73-76. 9) Hakim et-Tirmîzî, Allah’a Yakınlığın Dereceleri, (terc. Mehmet Zahid Tiryaki), Hayykitap, İst. 2013, s. 71. 10) Suyûtî, el-Fethu’l-Kebir, III, 265. 11) İbrahim, 14/25. 12) İbrahim, 14/26. 13) Bkz. Buhari, Salat, 1. 14) En’âm 6/125. 15) İbn Ebî Hâtim’den nakille İbn Kesir, Muhtasar-ı Sâbûnî, I, 617. 16) Bkz. Suyutî, el-Fethu’l-Kebir, I, 463. 17) Suyutî, el-Fethu’l-Kebir, I, 412. 18)  Bkz. Aclunî, Keşfü’l-hafa, II, 147. 19) Bkz. Ahzâb 33/4. 20) İbn Mâce, Fiten 2. 21) Maide 5/32.

 

Yorum Yazın

Facebook