KEHF SÛRESİ’NDEN BİR NEFHA

0
KEHF SÛRESİ’NDEN BİR NEFHA
KEHF SÛRESİ’NDEN BİR NEFHA - Cafer Durmuş
Sayı : - Ocak 2015

Kehf Sûresi’ndeki üç kıssadan birinde Mûsâ (a.s.) ile Hızır (a.s.)’ın buluşması ve yolculuğu vardır. Ve söz konusu buluşma, Mûsâ (a.s.) ile yardımcısı olan “genç adam”ın hikmetli yolculuğu akabinde olmuştur.

Hakkında; “Derken, kullarımızdan bir kul buldular ki, ona katımızdan bir rahmet (vahiy ve peygamberlik) vermiş, yine ona tarafımızdan bir ilim öğretmiştik.” (18/65) buyrulan Hızır (a.s.) ile Mûsâ (a.s.)’ın karşılaşması ayetlerde şöyle anlatılır: İlk önce Mûsâ (a.s.) “Sana öğretilenden, bana, doğruyu bulmama yardım edecek bir bilgi öğretmen için sana tâbi olayım mı?” demiştir. Hızır (a.s.) ise “Doğrusu sen benimle beraberliğe sabredemezsin. (İç yüzünü) kavrayamadığın bir bilgiye nasıl sabredersin?” (18/66-68) cevabını vermiştir. Mûsâ (a.s.)’ın onu; “İnşaallah, beni sabreder bulacaksın. Senin emrine de karşı gelmem.” diye temin etmesine rağmen Hızır (a.s.) yine de “Eğer bana tâbi olursan, sana o konuda bilgi verinceye kadar hiçbir şey hakkında bana soru sorma!” (18/69-70) demekten geri durmamıştır.

Kehf Sûresi’nin 65 ilâ 82. ayetlerinde belirtildiği üzere bu yolculuk sırasında Hızır (a.s.) bindikleri gemiyi delmiş, rastladıkları bir çocuğu öldürmüş ve halkının kendilerini misafir etmekten kaçındığı bir beldede yıkılmak üzere bulunan bir duvarı meccanen doğrultmuştur. Tabiî bunların her birinden sonra Mûsâ (a.s.) ona, niçin böyle yaptığını sorma gereği duymuş ve ilk iki sorusuna “Ben sana, benimle beraberliğe sabredemezsin, demedim mi?” (18/72-75) cevabını almıştır. Ancak üçüncü sorudan sonra Hızır (a.s.); “İşte bu, benimle senin aramızın ayrılmasıdır. Şimdi sana, sabredemediğin şeylerin iç yüzünü haber vereceğim.” (18/78) diyerek, yaptıklarının hikmetine dair bazı bilgiler vermiştir. Hızır (a.s.)’ın izahatı ayetlerde şöyle nakledilmektedir:

“Gemi var ya, o, denizde çalışan yoksul kimselerindi. Onu kusurlu kılmak istedim. (Çünkü) onların arkasında, her (sağlam) gemiyi gasp etmekte olan bir kral vardı.

Erkek çocuğa gelince, onun ana-babası, mümin kimselerdi. Bunun için (çocuğun) onları azgınlık ve nankörlüğe boğmasından korktuk. Böylece istedik ki, Rableri onun yerine kendilerine, ondan daha temiz ve daha merhametlisini versin.

Duvara gelince, şehirde iki yetim çocuğun idi; altında da onlara ait bir hazîne vardı; babaları ise iyi bir kimse idi. Rabbin istedi ki, o iki çocuk güçlü çağlarına erişsinler ve Rabbinden bir rahmet olarak hazînelerini çıkarsınlar. Ben bunu da kendiliğimden yapmadım. İşte, hakkında sabredemediğin şeylerin iç yüzü budur.” (18/79-82)

Bu mübarek ayetlerde Mûsâ (a.s.)’ın, “Niçin böyle yaptın?” sorusuna cevap olmak üzere bazı hikmetlere değinilmiş, o da yapılan izahata itiraz etmemiştir. Demek ki, zâhiren muzır ve münker görünen şeyler hakikatte öyle değildir. Mü’min, büyüklerinin tasvip ettiği ya da sükut ile geçiştirdiği bir meselede, hemen itiraz yoluna gitmemelidir. Cenâb-ı Hakk’ın hüküm ve tedbirinde, kendisinin henüz muttali olamadığı hikmetler olabileceğini düşünerek teslimiyeti esas almalıdır.

Bir de şu var; bâtınî sebepler her zaman zahire muvafık olmayabilir. Ancak bu, hakikatle şeriatın birbirine zıt olacağı manasına gelmez. Çünkü şeriat, Cenâb-ı Hakk’ın hükmüdür. Nitekim bâtına memur olan Hızır (a.s.) işin hakikatini izah ettiği zaman, Mûsâ (a.s.) itiraza mahal olmadığını görmüş ve hâdiselerin ardındaki hikmete râm olmuştur.

Şunu anlıyoruz ki; bütün tedbirleri aldıktan sonra neticesi arzu ettiğimiz gibi olmayan işlerde tevekkül, teslimiyet ve rıza limanına sığınmak lâzımdır. İzahı en müşkil görünen gulamın katledilmesi meselesi, bunun en bâriz misâlidir. Zor zamanda “Veren de O, alan da O.” diyebilmeyi öğreten en açık örnektir.

Bu vesîleyle hayatın gelgitleri arasında bazen bir nefes soluklanmak gerektiğini yeniden idrak ediyoruz. Soluklanmak ve nefsimizi sorguya çekmek. Hiçbir yaprağın O’nun izni olmadan kımıldamadığı inancını pekiştirmek. İtiraz kılıçlarını yerli yersiz kullanırım korkusuyla hep kınında tutmak. Yeri geldiğinde bir mü’min ve muvahhid gibi parıldatmak üzere saklamak… Çünkü O, her an işini hikmetle işlemede, yeniden san’atkârane yaratmadadır. Bize düşen, hakkınca çalışmaktır vesselâm.

Ayet-i kerimede; “Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara Sûresi, 2/216) buyuruyor. Sevgili Peygamberimiz (sav); “Mü’minin durumu hayret vericidir. Çünkü her hâli kendisi için bir hayır sebebidir. Ve böylesi bir özellik sadece mü’minde vardır. Sevinecek olsa, şükreder; bu onun hakkında hayır olur. Başına bir belâ gelse, sabreder; bu da onun hakkında hayır olur” (Müslim, Zühd, 64) müjdesini veriyor. Görülüyor ki bazen bir küçük kusur, küllî ziyana mani olabilir. Bir gencin ölümü, sonu ebedî hüsran olan küfür ve tuğyandan yakınlarını koruyabilir. Salih ebeveynin Allah katındaki itibarı gelecek nesillerin istikbalini kurtarabilir.

Bu ve benzeri düşüncelerle Allah kelâmının huzurunda diz çöktüğümüz vakit, oradan önümüze hayatın zorluklarını kolay ve katlanılır kılan nefes alanları açılacağına inanıyoruz.

KUR’ÂN’IN BASÎRET OLMASI

“Bu (Kur’an), insanlar için basîret nurları, kesin olarak inanan bir toplum için hidayet ve rahmettir.” (Câsiye Sûresi, 45/20)

Basîret; sezgi, uzağı görüş, hakikati kalbiyle hissedip anlama demektir. Seyyid Şerif Cürcânî diyor ki: “Basîret, kudsî nur ile nurlanmış bir kalbin kuvvetidir. Bu kuvvet ile eşyanın iç yüzünü, mânâlarını ve hakikatini görür. Basîret, kalp gözünün açık olmasıdır.”

Denilmiştir ki; insanın gözünde eşyayı görebilme kabiliyeti olduğu gibi, kalbin de eşyanın yaratıcısını bilme hususiyeti vardır. Ancak görmek için ışığa ihtiyaç olduğu gibi, kalp de iman ve Kur’ân nuruyla nurlandığı takdirde basîret sahibi olur ve eşyanın iç yüzünü görür. İşte böyle bir kalp eserden müessiri bulur.

Ayet-i kerimedeki “basâir” kelimesi, bütün cüzleri ve ayetleri itibarıyla Kur’ân’a hamledilmiştir. Çünkü Kur’ân, aklen anlaşılabilecek hususların kendisiyle görüldüğü nurdur. Nitekim En’âm Sûresi’nde; “Doğrusu size Rabbinizden basîretler geldi.” (6/104) buyrulmuştur. Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Kur’ân sizin hastalığınızı teşhis eder ve tedavi yollarını da gösterir. Kur’ân’a göre sizin hastalığınız günahlar, tedavisi de istiğfardır. En büyük günah şirk, ilacı ise tevhiddir.” (Deylemî, Hadis no; 4676)

Rabbim, gönlümüzü basîret nurlarıyla aydınlatacak ayetlere, gözlerimizi ve lisânımızı âşinâ kılsın. Âmin.

Yorum Yazın

Facebook