KELÂMÎ DERGÂHINDA TEFSİR DERSLERİ ve HAFIZLAR-3

0
KELÂMÎ DERGÂHINDA TEFSİR DERSLERİ ve HAFIZLAR-3 - Ethem Cebecioğlu
Sayı : 359 - Ocak 2016 - Sayfa : 38

“Allahüekber” Üzerinde 10 Gün Çalıştık
Geçen ayki yazımızda Kelâmî Dergâhının bir kısım hafızlarını ele almıştık. Bu yazımızda da yine aynı konuyu devam edip noktalamak istiyoruz.
7- HAFIZ SADIK VE HAFIZ İDRİS EFENDİLER
Bayezid Camii imamlarından Hafız Sadık Efendi de, Abdurrahman Gürses Efendiyle beraber Kelâmî Dergâhına devam edenler arasındaydı. Nitekim o 1931’de Menemen olayı nedeniyle tutuklanmış, hapse atılmış ve yargılanmıştı. Yani bu yolun çilesini çekenlerdendi.1 Allah kendisine rahmet eylesin.
Sağman’ın ifade ettiğine göre tekkenin müdavim hafızlarından olan Hafız Sadık ve Hafız İdris de Tekirdağlı Hafız Ali Rıza Efendinin talebesidir. Ali Rıza Sağman, bu iki hafızın, meşrutiyet yıllarında hafızlar meydanında yer aldıklarını ve o dönemde iştiharın evc-i bâlâsına (şöhretin zirvesine) çıktıklarını kaydeder ve şöyle der:
“İkisi de tecvidci olmakla beraber, çok güzel Kur’ân okurlardı. Hafız İdris Ayasofya Camii’ne imam ve Aksaray Valide Câmii’ne hatib olarak tayin edilmişti. Ancak Ayasofya müze olunca, görevi Sultan Ahmed Câmii’ne nakledilmişti.
Daha sonra Hafız İdris, şeker hastalığından müteessiren Guraba Hastanesi’ne düşmüş, pençesine düşürdüklerini bir daha bırakmayan bu adı güzel, kendisi ise pek yaman olan hastalıktan kurtulamayarak 1947’de Rahmân’ın rahmetine kavuşmuştur.”2
Sözün özü şu ki; yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde Osmanlı Devleti’nin başkentinde, en meşhur birinci sınıf kurra hafızlar, Es‘ad Erbilî Hazretlerinin (ks) manevî şemsiyesi altında bir araya gelmişlerdi.
8-
HAFIZ U KURRA ABDURRAUF EFENDİ
Diğer tesbit edebildiğimiz bir kurra hafız da Hendekli Abdurrauf Efendiydi.
Hafız Abdurrauf Efendi birinci sınıf bir kurra idi. Hendek’te ikamet ediyordu. Sık sık Kelâmî Dergâhına gidiyor, orada Kur’ân-ı Kerîm tilavet ediyordu.
Kendisi Reisü’l-Kurra Hafız Abdurrahman Efen­di’nin hocasıdır. Abdurrahman Efendi kendisiyle yapılan bir röportajda hocası Abdurrauf Efendi’yi rahmetle anarak şöyle anlatıyor:
15 yaşlarındaydım. Hendek’teki cami-i şeriflerde sûre okuyordum. Tabii o zaman serde gençlik var, Kur’ân okuma hevesi var. Abdurrauf Hoca diye bir Hoca Efendi vardı. Mübarek bir zat… Rahmetullahi aleyh… Birçok Hoca Efendi kendisinden besmele çekmiş. Abdurrauf Efendi camilerde beni dinleyince, eniştem olan Yeni Cami İmamı Hoca Osman Efendi’ye “Bu çocuğun istidadı var. Buna talim okutayım” demiş.
Abdurrauf Hoca Efendi’ye gittim. Eniştem durumu anlatınca kalktım
“Hoca Efendi ben geldim. Okumaya” dedim, o da;
“İyi, hoş geldim. Ne okuyacaksın?” diye sordu. Ben de;
“Talim okuyacağım.” diye cevap verdim.
Ve sonra;
“Bizim usulümüzde kimseyi reddetmek yok. Peki, buyurun gelin bakalım.” dedi.
Ya gider ya kalır, belli olmazdı o devirde. Alnında yazı yok ya. Talebe gelir veya gelmez. Gelir ertesi gün bulursan buldun, dersini verip gidersin, iki gün gelir, beş gün gelir, bir hafta gelir…
Bazen üç ay, beş ay, hatta altı ay gelir okur. Ondan sonra bir bakarsın talebe kaybolur. Bir daha görünmez, ayağı kesilir gelmez olur derse. Müsaade de istemez ayrılıp giderken. O zamanlar öyleydi.  
Abdurrauf Efendi; “yine de ben kimseyi reddetmem. Çünkü vaziyet öyledir. İhtiyaç var. Zarar yok, fayda var. Bir Fatiha’yı öğrensin, kârdır. Biz talebeden bir şey beklemiyoruz. Bizim meselemiz niyet meselesi. Bizim niyetimiz hayırdır. Talebe isterse bir besmele öğrensin veya bir harf öğrensin. O bile kârdır.” dedi.
Hocam Abdurrauf Efendinin dediği gibi;
“Men allemeni harfen, fekad seyyâreni abden” diye bir söz var. Hz. Ali’ye isnad ediyorlar. “Bir kimse bana bir harf öğretirse onun kölesi olurum” buyurmuştur Hz. Ali. Şimdi bir harf olsun isterse, talebeye onu öğretiyor ve bunu kâr sayıyoruz.
Benim ağzım düzgündü. Talimim de iyiydi. Çünkü babam ehl-i Kur’ân’dı. Fakat tabii talimi başından sonuna kadar okumak usuldendir. O sırada Abdurrauf Efendi, bu tarihte mahkeme-i şer‘iyyede aza idi.
Hocam, aynı zamanda Rüşdiye Mektebinde Gülistan okuturmuş. Uzun boylu, insan güzeli bir zattı o. Yukarıdan kalkıp mahalleden geçtiği zaman herkes mehabetine kapılır ona hürmet ederdi.
Hendek’te, çarşıda üç tane cami var. Cemaat ehl-i takva idi. Her sabah cami değiştirirdi. O sabah bu cami, öbür gün öbür cami, ertesi gün öbürküsü, böyle böyle cami değiştirirdi cemaat. Bu, Hendeğe mahsus bir adet de değil. İslâmî bir rükündür bu...
Çünkü bir kimse, bir caminin içerisinde, aynı yerde namaz kılmayı itiyad edinirse bu mekruhtur. Diğer camilerin sevabından da müstefid olmak, faydalanmak gibi düşünceleri vardı. Cami değiştirmenin manası buydu, aslında…
Hendeğin şark/doğu tarafında Yeni Cami, orta tarafında Orta Cami, aşağıda batı kısmında da Ulu Cami vardır. Talim okurken Abdurrauf Efendi, Yeni Cami’ye gelir, ben de oraya giderdim. Sabah namazından sonra orada okuturdu. Ertesi gün Hocam Abdurrauf Efendi bu sefer Orta Cami’ye gelir, ben de oraya giderdim. Orada okurduk. Üçüncü günü de Ulu Cami’de okuruz. Hoca bir sayfadan fazla dinlemez. Azami bir sayfa dinler. Böyle böyle ağır bir şekilde Abdurrauf Efendiden talimi okuduk.
Taliminden bir misal vereyim: Mesela “Allahuekber” üzerinde on gün, on beş gün çalıştık. Çünkü talim böyle okunur. Besmelesi, tekbiri, tahmidi hepsi böyle uzun uzun olurdu. Ondan sonra “ve’d-Duha”dan aşağıya iner. Sonra tekrar ve’d-duha’ya çıkar. Tekrar iner, tekrar çıkar talimi pişirirdik. “Amme” sûresini okurduk, ondan sonra Duhâ’ya inerdik. Sonra “Fatiha”dan, yukarıdan başlardık. Kur’ân’ı tamamlardık.
Kur’ân talimi çok mühimdir. Öyle okunduğu zaman bu hayat boyu devam eder. Ama şimdi talebe sabırsız, “Selamün aleyküm, aleyküm selam” geliyor. Şöyle-böyle gelişigüzel, bana ver de hemen bitirip gideyim” diyorlar. Sabır yok yani.
Velhasıl, Abdurrauf Hoca merhumdan çok şeyler öğrendim. Namazdan sonra onu mutlaka hatırlarım. Çünkü onların hizmetleri de Allah rızası içindi. Para-pul hiç öyle maddi bir şey yoktu. Öyle bir beklentileri yoktu.
Bana söylemiştir zaten, hocam, Abdurrauf Efendi; “Evladım, ben senden bir şey beklemiyorum. Sadece bir Fatiha ile hatırla, yeter. Başka bir şey istemiyorum sizden” demiştir. Her zaman o Fatiha’yı ismini yâd ederek gönderiyorum.3
9- ALASONYALI HACI CEMAL ÖĞÜT EFENDİ
Cemal Efendi de dergâha devam eden ilmiye sınıfına mensup bir hocaefendi idi.
Oğlu “babam beni küçükken Fındıkzade’deki Es‘ad Efendi’nin dergâhına götürür, elini ve dizini öperdim, o da başımı okşardı” diyor.
Babası Ali Efendi de ilmiyeden olan Hacı Cemal Öğüt Osmanlı döneminde hukuk fakültesini bitirmişti. Çok mütevazı idi…
Menemen öncesi muhataralı günlerde Cemal Efendi, Es‘ad Efendi’yi Erenköy’deki devlethanesinde ziyaret ediyor.
Es‘ad Efendi Hazretleri (ks) ona hicrandan, feda olmaktan bahisler açıyor.
Unuttuk Erbil’i Irak’ı
Bu yola ben canımı feda etmişim.
Gibi beyitler okuyor.
Cemal Öğüt Efendi kaskatı kesiliyor. Oradan ayrılınca ağlaya ağlaya eve geliyor. Derken çok geçmeden Menemen olayı patlak veriyor. Elinden bir şey gelmeyen Cemal Efendi de o dönemde çok gözyaşları döküyor, yanık kalbiyle hicranını yaşıyor, dualar ediyor.4
Dipnotlar: 1) Vet, Dervişler Arasında, Ekler kısmı, s. 230. 2) Sağman, Hafız Sami, s. 61. 3) Yeni Nesilleri İnşa Eden Âlimlerimiz, Komisyon, İst. 2009, I, 30-2. 4) Âlimlerimiz, I, 180-2.

 

Yorum Yazın

Facebook