Kendini Fethet

0
Kendini Fethet - Ahmet Taşgetiren
Sayı : 363 - Mayıs 2016 - Sayfa : 3

Elini, dilini, gözünü kulağını, kalbini, dimağını işgalden kurtar. Kendini fethet.
İşgal var mı gerçekten, bir bak kendine.
Eline, diline, gözüne, kulağına, kalbine, dimağına bir bak.
Bütün melekelerin yaratılış gayesi istikametinde insicam halinde aynı istikamete mi yöneliyor? Yoksa her bir uzvun bir fırtınanın önüne kapılmış savrulma halinde mi?
Namazdasın, niye kalbin de namazda değil? Niye yedi düveli dolaşmaktasın? Rabbin huzuruna geldin, ama niye kalbin – dimağın dışarda bir yerlerde kaldı?
Dilini neden bir başka mü’mini gıybet etmek için kullanmaktasın? Az önce Rabbini zikretmekteydi oysa...
Elin şu fakire sadaka veriyor, ama kalbin neden en değersizini seçerken sana “Dur, “Allah kendinize verildiğinde burun kıvırarak alacağınız şeyleri başkasına sadaka olarak vermeyin” diyor diye bir hatırlatmada bulunmuyor?
Gözlerinin nerelere baktığının farkında mısın? Helal bakışla haram bakış konusunda keskin bir ayırdetme hassasiyetin var mı?
O (c.c.) seninle beraber, sen kiminle berabersin?
.....
Mü’min, içini dışını bütünlemiş insandır.
İman bir azmü cezmü kasd işidir.
Kur’an’ınımızın işaret ettiği “İmanın kalbe nüfuz etmesi” durumu, bu azmü cezmü kasd işinin tamamlanmasını ifade eder. O da İslam dairesine giriş safhasından çok çok ilerde bir safhadır. Emek verilmiş, üzerinde titrenen, yara almasına müsaade edilmeyen, kalpteki yoğunlaşmanın kılcal damarlara nüfuz ettiği bir Müslümanlıktır o Müslümanlık.
Şeytanın bütün hilelerine dirençlidir.
“Nefis” denen içerdeki “Ben”imiz Şeytana kredi açmak yerine, Allah Teala ile birliktelik idraki (zikr) kazanması sonucu itmi’nan yaşadığı ve “şeytan işi tüm pislikleri” reddetme kıvamındadır.
Ama mü’minler olarak kendimize baktığımızda içimizde dışımızda yaralar, didiklenmişlikler, aşınmışlıklar, kalbi zaaf halleri görüyoruz. Bir şeyler sıçramış gözümüze, kulağımıza, dimağımızla kalbimiz ahenkli çalışmıyor. Biri bir dünyaya savruluyor baktığımızda biri başka dünyalara... Gözümüz kalbimizden kopuyor, gözden kalbe kirler taşınıyor zaman zaman...
Mehmet Akif seneler önce bir tespitte bulunur İslam dünyası için:
“His yok, hareket yok, acı yok... Leş mi kesildin?
Hayret veriyorsun bana... Sen böyle değildin”
Sen böyle değildin.
Şimdi ne derdi acaba?
Sen böyle olmamalıydın, olmamalısın.
Bir bomba patlamış da sanki, beden bütünlüğünü kaybetmiş insanımız.
Aslında kendi halimizi tahlil laboratuvarına koyduğumuzda bizatihi kendimizi de görüyoruz ne halde olduğumuzu.
Ama gerekçelerimiz var.
Mustaz’afız. Yani zayıf düşürüldük. Şartlar bizi bu hale getiriyor.
Doğru, dışımızda üç aşağı - beş yukarı Mekke dönemini hatırlatan bir kuşatma var. Mü’min olmak, “avuçta kor taşımak kadar” güçlü bir direnci gerektiriyor.
Ama İslam da Mekke dönemlerini aşa aşa geliyor. O kuşatmayı yardı da bize ulaştı İslam...
Sonra hangi zaman yok ki, içinde kesit kesit Mekke dönemi yaşatmamış olsun.
Belki de karşı karşıya kaldığımız her şeytan tuzağı, bir “Mekke dönemi kesiti”dir.
Mesele iç direncin oluşması meselesidir.
İslam’ın ilk mü’minleri imanı öylesine kuşandılar ki, o iç mukavemet yüreklerinde oluştu ve dayandılar.
Doğru, dışarda Şeytan’ın envai türlü şeytanlığı cirit atıyor.
Şeytan atlıları, yayaları, orduları, medyaları ile, Allah’a giden yolları kapamak ve insanoğlunu kendisine kul haline getirmek için insanın üzerine abanıyor.
Doğru, gözü, kulağı, kalbi, dimağı korumak kolay değil.
Ama bilmek lazım ki, dıştaki etkenlerin tesiri içimizle bağlantı kurabilmesindedir. “Nefis” bir tür “iç ajan” gibi dıştan gelecek akınlara karşılık vermekte, içerde onun zeminini hazırlamaktadır.
Aynı şekilde “Heva” nefisle işbirliği içinde, dışardan gelen tesirlerin içimizi kemirmesine, orada yuva tutmasına ve neticede bizi kendisine ram etmesine sebep olmaktadır.
“Heva” bizatihi Allah Teala’nın ifade buyurduğu gibi insanın içinde bir tür “tanrılık rolü oynayacak, insana boyun eğdirecek potansiyelde” bir yöneliştir.
Zaten “Kendini fethetmek” de, insanın içini düzenlemekle ilgilidir.
Bir kaleyi fethetmek için bile önce kendi kendinin fethi gerekir.
Fatih Sultan Mehmet Han “Ya ben Bizans’ı alırım, ya Bizans beni” dedi.
Adeta “Fetih” ile yoğruldu.
Gemiler karadan yürüdü ise bu Fethin Fatih’in yüreğinde gerçekleşmesi iledir.
Böyle bir insan olursanız, her bir askerinizde yaşayan fetih haline gelirsiniz.
Tıpkı Rasulullah sallallahü aleyhi ve sellem Efendimiz’in Mekke zorluğunda Hazreti Hatice’de, Hazreti Ebubekir’de, Ali’de, Ömer’de, Mus’ab’da, Yasir ailesinde yaşaması gibi...
Kalbin “Allah zikri” ile yoğrulması, donatılması...
Nefsin, ateşin içine atılıp, sonra örsle çekiç arasında dövüle dövüle cürufundan ayrılıp çelik haline gelen demir gibi, tezkiye-terbiye imbiğinden süzülüp, “Emmare bi’ssu” olmaktan çıkarılıp “mutmainne, radıye-merdiye” basamaklarına tırmanması...
Mehmet Akif’in “Korkma” diye seslenen bir şiiri var. Şöyle:
“Cehennem olsa gelen, göğsümüzde söndürürüz.
Bu yol ki Hak yoludur, dönme bilmeyiz, yürürüz;
Düşer mi tek taşı sandın harim-i namusun,
Meğer ki harbe giden son nefer şehid olsun.
Şu karşımızdaki mahşer kudursa, çıldırsa,
Denizler ordu, bulutlar donanma yağdırsa,
Bu altımızdaki yerden bütün yanardağlar
Taşıp da kaplasa âfakı bir kızıl sarsar,
Değil mi cephemizin sinesinde iman bir;
Sevinme bir, acı bir, gaye aynı, vicdan bir;
Değil mi ortada bir sine çarpıyor, yılmaz,
Cihan yıkılsa emin ol bu cephe sarsılmaz!”
Diyelim bir milletin kurtuluş savaşı. Çanakkale... Milli Mücadele... Varoluş yokoluş mücadelesi...
Ne diyeceksiniz?
“Cehennem olsa gelen, göğsümüzde söndürürüz.”
diyeceksiniz.
Cihan yıkılsa emin ol bu cephe sarsılmaz!”
diyeceksiniz.
Yani varınızı yoğunuzu toplayacaksınız, diliniz yüreğinize bağlanacak, ve dışınızda “cehennem” gibi ateşler yığılı olsa, onu söndürme gücünü içinizde hissedeceksiniz, “cihan yıkılsa” sizin iç direncinizde bir sarsılma olmayacak.
Takva nedir?
Dikenli yolda yürürken onlara basmamak için hassasiyet göstermektir.
Şeytanın dev müesseselere kavuştuğu çağımızda belki de mayınlı yollarda yürümek zorundayız.
Bu emaneti Yaratan’a “yüz akı” ile götürmek için bu mayınlı arazilerden de geçmeyi başarmalıyız. Şahsiyetimizin her bir parçasını bu mayınlı alanda bırakmak yüz akı ile gidebilmek demek değildir.
Rabbimiz “kalbini nerde bıraktın?” derse, “Bu yaralı dimağ neyin nesi?” , “Gözlerinde neden günah kiri var?” “Ayakların şeytanın izinde neden yürümüş?” “Ellerinde neden zulüm izi var?” “Dilinde neden ölmüş kardeşinin kanı duruyor?” diye sorarsa ne cevap vereceğimizi düşünmeliyiz.
Kendimize bakmalıyız.
Kişiliğimizin hangi alanında nasıl bir işgal var, onu görmeliyiz.
Hesaba çekilmeden önce kendi kendimizi hesaba çekmeliyiz.
Bütün zamanların Mekke’lerinin içinden Medineler çıkar, Mekke’yi aşanlar Mekke’yi fethederler.
Kendini fethedenler Mekke’yi fethederler.

 

Yorum Yazın

Facebook