Kritik Dönemeçteki Ortadoğu ve Türkiye

0
Kritik Dönemeçteki Ortadoğu ve Türkiye - Beytullah Demircioğlu
Sayı : - Eylül 2017

Dünya Gündemi - Beytullah Demircioğlu Kritik Dönemeçteki Ortadoğu ve Türkiye

Sayı : 379 - Eylül 2017


Kritik Dönemeçteki Ortadoğu ve Türkiye

Emperyalizmin yeniden şekillendirilmeye çalıştığı İslam coğrafyası zor, bir o kadar da olağanüstü günlerden geçiyor. Bölgesel güçlerle küresel güçler arasında yoğun bir güç mücadelesine sahne oluyor. Hem sahada hem diplomasi alanında yoğun bir trafik yaşanıyor. Neredeyse her gün değişen yeni konjonktür gereği, dostluklar ve düşmanlıklar yeniden gözden geçiriliyor. Düşmanından yemediği kazığı sözüm ona müttefikinden, dost bildiği ülkelerden yiyen Türkiye de, kendi iç güvenliğini tehdit etmeye başlayan bölgesel gelişmeler karşısında yeni arayışlar içerisinde.

Evet, emperyalist çevreler, Ortadoğu’da, çıkarları uğruna bölge halklarını birbirine kırdırmaya yönelik karanlık bir oyun oynuyor. Türkiye de oynanan bu kirli oyunun tehdidi altında. Özellikle de yakın coğrafyamızda Suriye ve Irak’taki gelişmeler Türkiye açısından son derece kaygı verici bir boyut kazanmış durumda...

Peki Türkiye bu oyunu bozabilecek mi? Bölge şekillendirilirken, denklem dışı bırakma çabalarına karşı ne yapacak? Arap dünyası ile arasına örülmeye çalışılan terör koridorunun önüne geçebilecek mi? Trump yönetiminin tıpkı Obama döneminde olduğu gibi Suriye’de terör örgütü ile çevirdiği dolaplara nasıl karşılık verecek? Ya da nasıl karşılık vermeli? Türkiye, bu noktada hangi adımları atmaya hazırlanıyor? Bu adımlar Türkiye’nin karşı karşıya olduğu tehditleri bertaraf etmeye çare olacak mı? ABD ve genel anlamda Batı dünyası ile gerilimin tırmandığı bir dönemde özellikle Rusya ve İran ile artan diplomasi trafiği, yakınlaşma, yeni bir müttefiklik arayışı mı? Batı ile ipler gerilirken Rusya ve İran ile yakınlaşmanın getirisi ne olacak, götürüsü ne olacak?

Irak ve Suriye’deki gelişmelere ilişkin gündeme gelen en önemli sorular bunlar. Hem bu sorular çerçevesinde hem de terör örgütü DAİŞ’in köşeye sıkıştırılmasının ardından, bölgesel ve küresel aktörlerin, DAİŞ sonrasına ilişkin ne yapmaya çalıştığını velhasıl bölgede olup biteni özetlemeye çalışalım.

Aslında gerek Irak’ta gerekse Suriye’de sahada ve masada verilen savaşın özünde DAİŞ’in yenilgisiyle ortaya çıkan boşluğu kimin dolduracağı kavgası var. DAİŞ’ten temizlenen bölgelere kimlerin yerleşeceği meselesi sadece Irak ve Suriye’nin geleceği açısından değil, aynı zamanda küresel-bölgesel güçlerin stratejik çıkarları ve güvenlikleri açısından da büyük önem arz ediyor.

İşte bu savaşta stratejik hedeflerini vekilleri üzerinden tahkim etmeye çalışan küresel ve bölgesel aktörler artık bizzat sahadalar. Küresel aktör olarak Amerika’nın bölgedeki vekili artık malum tek başına terör örgütü YPG/PKK. Müttefiki Türkiye’nin yoğun itirazlarına rağmen Beyaz Saray’ın yeni yönetimi de terör örgütüne yatırım yapmayı sürdürüyor. ABD, yüzlerce tırlık lojistik ve her türlü silah yardımlarıyla terör örgütünü düzenli bir orduya dönüştürmüş vaziyette. Yani, değişebilir beklentilerinin aksine Obama sonrası Washington’un Suriye politikasında bir değişiklik yok. İçeride tartışmaların odağındaki Donald Trump dış politikayı tamamen askerlere havale etmiş durumda. Onlar da Obama döneminin çokça eleştirilen Suriye politikasını sürdürüyor. O politika ise Türkiye’yi ziyadesiyle rahatsız eden bir mahiyet arz ediyor.

Beyaz Saray yönetimi öyle görünüyor ki terör örgütü PKK/YPG üzerinden hedeflerine ulaşmayı sürdürecek. O hedefleri arasında da Suriye’nin ikiye hatta üçe bölünmesi ve özellikle Suriye’nin Kuzeyinde geniş doğalgaz ve petrol sahalarına konuşlanmak var. Bu durumun Türkiye’nin güvenliğini tehdit ettiği meselesine ise Washington yönetimi “O Türkiye’nin sorunu” mantığıyla yaklaşıyor.

ABD’li diplomatların, İdlip’te olduğu gibi Türkiye’yi terör örgütleriyle ilişkilendirmeye yönelik demeç ve ithamlarıyla Washington yönetiminin yapmak istediği şey, Ortadoğu’daki güç mücadelesinde müttefiki Türkiye’yi denklem dışı bırakmak. Bu kanaat uluslararası analizlerde artık daha sıklıkla dillendiriliyor. Dolayısıyla, terör örgütüyle mücadele ediyorum kılıfıyla bir başka terör örgütünü kullanmayı sürdüren ABD ile Türkiye’nin ilişkilerinin önümüzdeki günlerde çok daha gerileceğini söylemek mümkün.

ABD ile İpler Gelirken Türkiye-İran Arasındaki Yakınlaşma

Amerika ile ayrışmanın hızlandığı bir dönemde, bölgesel gelişmelere de paralel bir biçimde Türkiye ile İran arasındaki diplomasi trafiği dikkat çekiyor. Türkiye’den bir heyetin İran’a gerçekleştirdiği ziyaretin hemen ardından bu kez Türkiye geçen ay İran Genel Kurmay Başkanı Bakıri’yi ağırladı. Genelkurmay Başkanlığı düzeyinde 38 yıl aradan sonra gerçekleşen bu ziyaret oldukça konuşuldu, hem içeride hem dışarıda.

Türkiye ve İran, bölgesel pek çok meselede ayrı saflarda duran, farklı düşünen, rekabet halinde olan iki ülke. Ancak farklılıklarına rağmen ortak kaygıları da var. O kaygıların başında da ABD’nin bölgede bir PKK/YPG devleti kurmaya yönelik projesi geliyor. Yine bu çerçevede Irak’ta Barzani yönetiminin bağımsızlık konusundaki ısrarının, hem Türkiye hem de İran’da doğuracağı muhtemel olumsuz sonuçlar her iki ülkeyi de endişelendiriyor.

Tabi bu arada Irak ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü tehdit eden süreç, Türkiye ve İran’ı kaygılandırırken bu süreçten heyecan duyan ülkeler de yok değil. Onların başında da İsrail geliyor. Başbakan Netanyahu; “Ortadoğu’daki ılımlı güçler arasında daha geniş bir ittifakın parçası olarak bağımsız bir Kürdistan devleti kurulmalı.” açıklamasıyla bunu çok net bir biçimde ifade ediyor.

 Öte yandan Körfez ülkelerinden, özellikle de Birleşik Arap Emirlikleri’nden de destek görüyor “Bağımsız Kürdistan projesi”. Özellikle Arap Baharı sonrası Ortadoğu’daki islami çizgideki siyasi oluşumlara karşı tüm imkanlarıyla tabir caizse savaş veren, Mısır ve Libya’daki darbecilerin arkasındaki ülke olan, 15 Temmuz darbe girişimini fonladığı belirtilen BAE’nin, bağımsız bir “Kürdistan”ın, Türkiye ve İran’ın bölgesel çıkarlarına set olacağı düşüncesiyle hareket ettiğine dikkat çekiliyor.

***

IKBY yönetimi bağımsızlık referandumunu ertelememekte kararlı. Şayet “Bağımsız “Kürdistan Projesi” sürecinin devam ettirilmesi halinde bunun bölgenin sonu olacağını dillendiriyor Tahran yönetimi. Türkiye de Irak’ın toprak bütünlüğünün bozulmasının olumsuz sonuçlarına dikkat çekiyor ve uyarılarını Barzani yönetimine iletiyor.

Türkiye ve İran aralarındaki ihtilaflı pek çok meseleye rağmen, ülkeleri açısından beka konusu olarak gördükleri ortak kaygılarına karşı ne yapacakları meselesine gelinecek olursa. Öncelikle bu noktada “Bağımsız Kürdistan Projesinin” bölgenin en önemli aktörü Türkiye ve İran’a ve İran’ın gölgesindeki Irak’a rağmen hayata geçirilebilmesinin, geçirilse bile bu devletin ekonomik olarak ayakta kalabilmesinin imkansızlığına dikkat çekiliyor. Elektriğini Türkiye ve İran’dan alan, neredeyse tüm temel gıda maddelerini yine bu iki ülkeden karşılayan, petrolünü satabildiğini ve parasını tahsil edebildiği ölçüde memurlarının maaşını ödeyebilen, çok kere bu konuda ciddi problemler yaşayan IKBY’nin, Türkiye ve İran’a rağmen “Bağımsız Kürdistan” projesini hayata geçirebilmesinin son derece güç olduğunun altı çiziliyor.

ABD yönetimi de bu noktada hem Türkiye ve İran realitesinden hareketle hem de DAİŞ ile mücadeleye odaklanılması gerekçesiyle referandum kararının doğru olmadığını belirtiyor. Bir de Suriye’deki projesini henüz tahkim edememiş olması. Yani ABD’nin itirazı konjonktürel. Sadece ABD değil, Irak Kürdistan bölgesindeki Goran ve KDP gibi diğer siyasi oluşumlar da referandumun ertelenmesi gerektiğini savunuyorlar. Dolayısıyla Türkiye ve İran’ın bağımsızlık referandumu konusundaki ortak duruşu IKBY üzerinde çok ciddi bir baskı oluşturmuş vaziyette. Bu anlamda Türkiye ve İran’ın ellerindeki daha birçok baskı unsurunu devreye sokabileceği belirtiliyor.

ABD’nin PYD’ye alan açma politikası karşısında Türkiye ne yapmalı?

ABD’nin Suriye’deki Kürtler politikasına gelecek olursak, Türkiye’nin buradaki endişeleri çok daha fazla. ABD’nin PYD’ye alan açma politikası karşısında Türkiye ne yapmalı sorusunun cevabı aranıyor hararetle. PYD/YPG konusunda geri adım atmayan Beyaz Saray yönetimine karşı Türkiye’nin, ABD ile ilişkileri sıfırlamadan, İran, Rusya ve bu iki ülke üzerinden de olsa Suriye rejimi ile stratejik eksen çerçevesinde hareket etmesi gerektiği yönündeki değerlendirmeler son dönemde çok daha fazla görülür olmaya başlandı siyasi analizlerde.

Son dönemdeki yoğun diplomasi trafiğinden de anlaşılacağı üzerine Türkiye; Rusya ve İran ile konuşarak ve anlaşarak, Amerika’nın Kürt politikasının neden olduğu/olacağı riskleri minimize etmeye çalışıyor. Bu noktada Türkiye’nin, ABD’nin müttefikliğe yakışmayan bölge politikasını, İran ve Rusya ile dengelemeye çalışmasının ne getirip ne götüreceği sorusunu gündeme getirmek mümkün. İran’ın uluslararası arenada yeniden hedef tahtasına oturtulduğu bir dönemde bu yakınlaşma, ABD ve Körfez’deki Arap müttefikleri nezdinde nasıl okunacak?

Yine bu nokta da IKBY’nin bağımsızlık referandumu konusunda İran’ın Türkiye’den daha sert bir tutum içerisinde olduğunu ileri sürenler yok değil. Bu çerçevede Türkiye-ABD ilişkilerinin en gergin ve sorunlu olduğu bir dönemde Tahran’ın, diplomatik bir atakla Genelkurmay Başkanını Ankara’ya göndermesini, İran’ın, Türkiye’yi yanına çekmeye yönelik diplomatik bir atak olarak okuyanlarda var.

Turmp yönetimi ile birlikte, Amerika’nın hedefindeki ülke haline gelen İran ile Türkiye’nin yakınlaşmasının, hem İsrail hem de Körfez’deki Türkiye karşıtı cephe tarafından kullanılacağını tahmin etmek zor değil.

Velhasıl, oldukça hassas bir dönemde kritik kararları alma aşamasında Türkiye. İran Genelkurmay Başkanı’nın ziyaretinin akabinde Rusya Genelkurmay Başkanı Valery Gerasimov, ardından da ABD Savunma Bakanı James Mattis’i ağırlamaya hazırlanıyordu Ankara bu satırlar yazılırken. Tüm bu ziyaretlerin ana gündem maddelerinin başında Suriye ve Irak’taki gelişmeler vardı. Bakalım diplomasi masasındaki yoğun görüşme trafiğinin sahadaki yansımaları ne olacak?

İslam Dünyasının Kaygı Veren Savruluşu

İslam dünyasının siyasi coğrafyasının hali pürmelali ortada. Kan ve gözyaşı hakim neredeyse tüm ümmet coğrafyası üzerinde. Siyasi anlamda olduğu gibi sosyolojik ve kültürel anlamda da çok ciddi bir savruluş yaşıyor İslam dünyası. Özellikle de Körfez ülkelerinde ciddi sosyo-kültürel bir yıkım söz konusu. Bu yıkımın daha da derinleşeceği yönünde işaretler geliyor ne yazık ki.

Ne gibi işaretler? Mesela düşen petrol fiyatları sebebiyle Suudi Arabistan ekonomik anlamda tarihinde hiç olmadığı kadar sıkışmışlık içerisinde. Vergi nedir bilmeyen Suud halkı artık temel gıda maddelerine dahi uygulanan KDV’eyle tanıştı. İşte bu ekonomik sıkışmışlığı aşmak için Suud yönetimi alternatif gelir arayışlarında. Turizm gelirlerini artıracak projeler bu anlamda dikkat çekiyor. Suudi Arabistan yönetiminin, ülkenin batısındaki Kızıldeniz kıyılarında vizesiz seyahat edilebilecek 50 adada ‘yarı özerk’ tatil beldeleri kuracağı duyuruldu. ‘Vizyon 2030’ adlı plan kapsamındaki proje, ülkenin sahil şeridinde, yaklaşık 200 km boyunca inşa edilecek. Projenin ilginç tarafı kadınlara giyim ve diğer konularda uygulanan “kısıtlamaların” kaldırılacağı belirtiliyor! Bir anlamda Dubai, Abu Dhabi gibi Batılı turistlerin akın ettiği, her anlamda “özgür” bir tatil bölgesi haline getirilecekmiş “Şeriatla yönetilen” S.Arabistan’ın, Kızıldeniz’deki “Yarı Özerk” kıyıları…

Arap dünyasındaki sosyo-kültürel değişim ve dönüşüme örnek gösterilecek bir diğer gelişme ise Mısır ve Lübnan’da yaşanıyor. Mısır ve Lübnan’da kadınların haşema ile havuza ve kimi yerlerde denize bile girmelerine getirilen yasağın son dönemde çok daha sertleştirilmesi konuşuluyor Arap kamuoyunda. Tartışma yaratan uygulamada, Mısır ve Lübnan’ın haşema yasağı konusundaki katılıklarıyla bu anlamda Fransa’yı bile geride bıraktığı konuşuluyor.

Arap dünyasındaki sosyo-kültürel değişim ve dönüşüme ilişkin Körfez ülkelerinden Birleşik Arap Emirlikleri’ne ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Evet, BAE yönetimi Ortadoğu’daki tüm krizlerin arkasındaki ülke olarak ön plana çıkıyor. Arap isyanlarında rüzgarın tersine estirilmesinde en büyük rol yine BAE’ye aitti. O rolü hâlâ sürdürüyor. Ortadoğu halkları nezdinde “İslamcı”ların umut olmaktan çıkartılması için yoğun bir çaba içerisinde. BAE Veliaht Prensi Muhammed bin Zayed Arap Baharı sonrası tüm İslami oluşumları şeytanlaştırılmasında en etkili rolü oynayan isim. Bu uğurda milyar dolarlar akıttı, akıtıyor. Sahip olduğu onlarca medya organıyla başta islami tandanslı tüm siyasi hareketlere, oluşumlara, din adamlarına, onları destekleyen ülkelere ve şahsiyetlere yönelik algı operasyonları yürütüyor.

BAE’nin Washington büyükelçisi Yusuf El-Uteybe ki Katar krizinin mimarları arasında gösteriliyor kendisi, Amerikan PBS televizyonuna verdiği röportajda bakın neler söylüyor: “Katar ile aramızda Ortadoğu’nun geleceğiyle ilgili görüş ayrılıkları bulunuyor. Suudi Arabistan, BAE, Mısır, Ürdün ve Bahreyn, Ortadoğu için laik hükümetler kurmak isterken Katar bunun tam aksini istiyor ve bu yönde çalışıyor.“ Uteybe, Körfez’deki krizin özünde “Siyasal İslam” ile laikler arasındaki kavga olduğuna işaret ediyor.

Bir zamanlar diktatör Zeynel Abidinin’in Tunus’u, katı laiklik anlayışı ile anılırdı. Tunus halk devrimi ile devrilen Zeynel Abidin’in katı laiklik anlayışı sadece Tunusluları mağdur ederdi. Ama BAE’nin yöneticileri tüm İslam coğrafyasındaki halklara bedel ödetmeye çalışıyor sahip olduğu tüm imkanlarla.

Arap sokaklarında ve sosyal medyasında BAE yöneticilerine, özellikle de Veliaht Prens Muhammed bin Zayed’e çok büyük öfke var. O öfkeyi dillendirenlerden biri de Suudi Prens Fahd bin Abdulaziz: Diyor ki Suudi prens, BAE’nin Veliaht Prensi Muhammed bin Zayed’e: “Allah’a şükredeceğine onunla savaşıyor musun? Allah’ın kulları arasına fitne girmesine mi sebep oluyorsun? Muhammed (sen değil) Allah’ın resulü Muhammed şöyle diyor; ‘Şeytan Arap yarımadasında kendisine ibadet edilmesinden ümidini kesmiştir’, aynı zamanda müşriklerin Arap yarımadasından çıkarılmasını tavsiye etmiştir. Sen ise gelip oraya katedral mi kuruyorsun? Bundan daha kötüsü Buda Mabedi kuracağını açıklıyorsun? Putların yıkılmasından sonra yeniden mi put dikmek istiyorsun? Şeytan umudunu kesti ama sen halâ umudunu kesmemişsin. İblis bu adamda ‘kendimi görüyorum’ der gibi. Fahd bin Abdülaziz, bu türden BAE ve yöneticilerine yönelik eleştiri dolu mesajlarının silinmesi taleplerini “Ölürüm de silmem” diye reddediyor.

Yorum Yazın

Facebook