Kudüs Bana Dedi ki

0
Kudüs Bana Dedi ki
Kudüs Bana Dedi ki - Neslihan Nur Türk
Sayı : 385 - Mart 2018 - Sayfa : 44

Gez, dolaş, seyret, dinle sokağımı caddemi,  
Yetsin bunca gariplik, durma, gel de al beni!

Ben, etrafı üzüm bağları ve zeytin ağaçlarıyla çevrili bereket diyârı, Kudüs’üm. Filistin’in can damarıyım. Kendime böyle deyişimi çok görme. Çünkü Mescid-i Aksâ’m ile yükselişin, vuslatın, mîrâcın kapısıyım.
Şimdi mâdem ki geldin, bende ve beni çevreleyen her yerde, yükselmenin sırrını seyret! Memleketine gittiğinde de herkese bildir: Ben, mahşerde dirilme alanıyım.
Yükselmek ve dirilmek! Bu ikisi için evvelâ neden düştüğünü, ne yapıp da tekrar ayağa kalkabileceğini fark etmek gerekir. Gördüğün üzere yıpranmış, gün görmüş, çile çekmiş bir bilge gibiyim. O halde dikkatle dinle ki sana hakîkatleri bildireyim.

Kudüs anlattı, ben dinledim…
Çoğu zaman sessizce gezinirken oralarda, baktığım, gördüğüm, duyduğum her sır tanıdık geldi. Çünkü onun verdiği sırları ilkin, senelerdir dirilmem ve yükselmem için uğraşmakta olan velîden dinlediydim.
Kudüs bana dedi ki:
Evvelâ şunu iyi bil: Ben er meydanıyım ve esâretimin sebebi, Müslüman kadın ve erkeklerin küfrün esâreti altına girmiş olmasıdır. Tüm dünyada, modaya uyacağım, daha çok para kazanacağım, daha güzel olacağım, daha rahat yaşayacağım diye özünden kopmuş, rotasından çıkmış ve mescidlerini unutmuş olan tüm Müslümanlardan dâvâcıyım.  
Hiç şüphesiz Allah zaferi, çalışana verir. Bu durumda, eğer Müslümanların zaferiyle sevinçli değil de yenilgisiyle dertli ve kederliysem, gayretinizde zaaf ve hastalık olmasındandır. İman; kuvvet, dirâyet, sâdelik, yiğitlik, cesâret ve azamet demektir. Tüm bu vasıfları yitirmişseniz, ne yazık ki îmânınız da çok zayıf demektir.  
Bir millet, Allah’ın emirlerini yaşamazsa, giydiği aba onun neye inandığını anlatmazsa, kılığından kıyâfetinden, hâl ve hareketinden tanınmazsa, kâle alınır mı? Tesettürü çok fazla hasar görmüş ve bozulmuş olsa da, Müslüman olan kadını az çok başına doladığı kumaştan tanıyorum. Lâkin tesettürü hep kadınlara mahsus bir emirmiş gibi algılayan erkekler bilsin ki sokaklarımda gezen Müslüman erkekleri tanımakta büyük zorluk çekiyorum. Hristiyanlar haç, Yahudiler kipa ya da foter takıyor, bakan herkes onları işâretlerinden tanıyor. Müslüman erkeklerse takkesiz, sarıksız, sakalsız, bıyıksız, kimliksiz dolaşıyor. Bacağına geçirdiği daracık pantolonlarla hem örtünmekten hem de rahat secde etmekten pek uzak görünüyor. Daha kendisini kefere modasından kurtaramamış olan bu erkekler topluluğu, beni kâfirin işgâlinden ne şekilde kurtaracak, hiç bilmiyorum.  
Ara sıra duyuyorum, şöyle haykırıyorlar: “Tekbiiir! Allâhuekber!” Mâdem ki Allah büyük, neden nefislerinin dayattığı hayat tarzını hâlâ Allah’ın emri olanla değiştirmemişler? İçi dışı îmânla dolmamışken slogan atanları yadırgıyorum.
Ara sıra da “Ölmeye ölmeye ölmeye geldiiiik!” diye bağırıyorlar. Ne garip! Halbuki ben sokaklarımda ölecekleri değil, umûdu yeşertecekleri, uğrumda şehâdet şerbeti içecekleri özlüyorum. Her gün nice kedi köpek, nice bitki çiçek ölüyor. Nice îmansız, nice gamsız, nice akılsız ölüp gidiyor. Ölmede ne var? Ben, ölmeye değil, Allah için can vermeye niyetlenmişleri özlüyorum!
Bakıyorum da bir kolaycılık: Kudüs için ölelim de şehit olup kestirmeden cennete giriverelim. Halbuki o kadar kolay değil. Eğer sende Hazreti Ali’nin uyanıklığı yoksa, kolunu, bacağını hatta canını versen, yine de zırnık vermiş olmazsın. O Hazreti Ali ki yere serdiği düşman, tam öldürecekken yüzüne tükürünce, “Seni lillah öldürecektim; lâkin tükürüşün nefsimi kabarttı ve niyetime halel geldi, bu sebeple öldürmekten vazgeçtim” demiş ve bu yüksek şuurla, mânen ölü olan düşmanını, îman ile dirilen bir dosta çevirmişti. Mesele öldürmek ve ölmek değil! Mesele Allah için ölüleri diriltmek!     
Bir de şunu bil: Daha kendi yakınındaki mescidlere sâhip çıkamayan bir milletin, uzaktakine faydası olamaz. Daha mahallesindeki mescidi beş vakit şenlendirmeyenin, benim kandillerimi yakması da mümkün sayılmaz. Kendi ülkesinde, kendi şehrinde, kendi sokağında câmiye gitmeye üşenen adamlar, burada, boş ve yalnız kalmasın diye, saatlerce mesâfeden Mescid-i Aksâ’ya namaz kılmaya gelen Müslümanlarla kendini kıyaslasın. Her gün sigara için, yeni bir gömlek için, yeni bir ayakkabı için, yeni bir maç bileti için, yeni bir tatil sezonu için para harcayanlar, burada, Filistin’in çilekeş yetimlerinin ekmeği, elbisesi neyle alınır, bir düşünsün. Mescide gelebilmek uğruna dört beş saatlik yolu tepen kardeşlerinin masrafları nasıl karşılanır, bir düşünsün.  
“Gidemeyenler, kandillerinde yakılmak üzere zeytinyağı göndersin” emrini duyan bazı aklı evvellerin, “Yahu bu devirde mescidlerde kandil mi kaldı?!” deyişini, hangi tür bir ahmaklığa yormak lâzım?! Mesele ne kandildir, ne zeytinyağı! Mesele, Mescid-i Aksâ’nın yalnız bırakılmaması, içinin her namaz vakti doldurulması, huzûrun merkezlerinden biri olarak her dâim yaşatılmasıdır. Kimi Müslümanlar, yoksa bu kadarcık bir hakîkati bile kavrayamayacak hâlde midir?  
Vakur; lâkin bir o kadar da mahzûnum! Zîrâ dirilişin mekânı olan topraklarım işgal altında! Asıl sâhipleri derin uykularından uyanıncaya kadar da yüzüm gülmeyecek. Gördüğü her Türk ile gözleri ışıldayan Müslüman Filistinliler, her türlü baskıya rağmen ribat vazîfelerini yürütmeye ve hayatta kalma mücâdelesi vermeye devam ederken, İslâm âleminin uğraştığı kıytırıktan meseleler mahzunluğumu artırıyor olsa da ayaktayım!  
Târihine, kıymetlerine, ceddine sâhip çıkmayan, sokaklarımda vakarla yürüyerek İslâm’ın ayak sesi olmayan, düşman, sabırla ve onurla dimdik ayakta duran eserlerimin, hanlarımın, hamamlarımın, surlarımın, kapılarımın ismini değiştirmeye çalışırken, daha adımı anmayı bile akıl etmemiş olan Müslümanlara kırgınım!   
Tamam, sen nihâyet geldin; fakat gider de unutursan, hâlimi bilmeyenlere anlatmazsan, lâyık olduğum hürriyete kavuşmam için elinden geleni yapmazsan, bir mü’min gibi değil, bir turist gibi bakar ve gördüklerini yok sayarsan, iki elim yakanda olsun! Eğer âlemlere rahmet Hazreti Muhammed Mustafa sallallâhu aleyhi ve sellemin ümmeti olarak, onun mîrâca yükseldiği kayadan, yükselmek adına sen de nasip almazsan, dedelerinin vefâ ve uyanıklık ile sâhip çıktığı Kubbetü’s Sahrâ’yı, Kıble Mescidi’ni, Mervan’ı, Burak Duvarı’nı yine de korumazsan, yazıklar olsun! Kederlerin sevince, esâretin hürriyete, zayıflığın kuvvete dönüşebilmesi için, sebeplerden bir sebep olmazsan, kadim varlığıma tâze bir şuurla ve coşkulu bir aşkla kuvvet katmazsan, iki elim yakanda olsun!
O güzeller güzeli Rasûl’ün asırlar evvelinden “Kardeşlerim!” diye seslendiği asil ümmet! Doğrul ve ayağa kalk! Diril, dirilt ve yüksel! Vaktidir! Kardeşliğin hakkını,  yine O’nun sana emânet ettiği mescidlere sâhip çıkarak ver! Ben Kudüs’üm! Gel, al beni!

 

Yorum Yazın

Facebook