Kur’ân’da Zaman Tasavvuru

0
Kur’ân’da Zaman Tasavvuru - Cafer Durmuş
Sayı : 358 - Aralık 2015 - Sayfa : 38

Sözlükte zaman; “kısa veya uzun vakit, az ya da çok süren bölünebilir müddet” şeklinde tarif edilir. Bunun yanında, “bir yılın çeşitli dönem ve mevsimleri, bir kimsenin yönetimde kaldığı süre için kullanılmakta ve bir insanın yaşadığı ömür” anlamına da gelir. Kur’ân-ı Kerîm’de zaman kelimesi, birbirinden farklı uzunluktaki süreleri belirtmek üzere “ân, asr, emed ve dehr” kelimeleriyle de ifade edilir. Ve adına kasem edilen şeylerden biri de “asr” yani zamandır. Asr sûresinde; “Asra yemin ederim ki, insan gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak iman edip iyi ameller işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesnâdır.”1 buyrulur. Bundan başka, zamanın tespitine ölçü teşkil eden aya, güneşe, yıldızlara, semâlara da yemin edilir; hakeza bir günün cüzlerini teşkil eden geceye, sabaha ve kuşluk vaktine kasem edilir.

Biz burada, adına kasem edilen zaman mefhumu üzerinde durmak istiyoruz. Şunu diyebiliriz: Sûre-i celîlede yapılan, bir durum tespitidir. Yahut da burada söz konusu olan bir zarar/ziyan bildirimidir. Şöyle ki zarar, sermayenin kaybedilmesi demektir ve insanın ana sermayesi de ömrüdür. İşte bunda ziyan etmekten pek nadir insan kurtulabilir ve sûre-i celîlede bu küllî aldanıştan kurtuluşun reçetesi verilmektedir. Bu durumda mana; “İnsan cinsi, kendine verilen ömür fırsatını ahiretine sermaye olacak faydalı işlerle değerlendirme açısından, tam bir aldanış içindedir. Ancak îman edip yararlı işler işleyenlerle, birbirine hakkı ve sabrı tavsiye edenler bundan istisna edilir.” demektir. Burada dikkat çekici olan, böyle bir hakikatin asra (zamana) yemin edilerek hatırlatılmış olmasıdır.
* * *
Kur’ân-ı Kerîm’de, mutlak ve mukayyet anlamda zaman mefhumunu ifade eden kelimelerin yoğunluğunu şöyle görüyoruz: Geniş ve uzun zaman manasında geçen üç kelime var. Bunlar; dehr, asr ve vakt kelimeleridir. Çağ manası 21 yerde, yıl 30 yerde, ay 21 yerde, gün 475 yerde, gece 117 yerde, gündüz 105 yerde, saat 48 yerde, hîn 35 yerde ve ebed 117 yerde geçmektedir.2 “Zamanla ilgili başka bir kavram olan saat ise genellikle kâinatın son bulacağı zamanı ifade eder; bazı âyetlerde insanların ecellerinin değişmezliği manasında kullanılır.
Zamanı ifade eden çeşitli kelimeler hem bir işin veya ibadetin vaktini bildirmek ve tarihî bir hâdiseye atıfta bulunmak maksadıyla kronolojik bağlamda, hem de kozmolojik anlamda yer alır. Mesela yevm, şehr, sene gibi sınırlı zaman belirtenler içinde en çok kullanılanı “yevm”dir. Yevm, “yirmi dört saatlik tam gün” manasının yanında, herhangi bir süre kaydı olmaksızın zaman anlamına da gelir. Nitekim kıyamet ve âhirete dair âyetlerde; kıyamet günü, son gün, hesap günü, ayrım günü, dîn günü gibi ifadeler çok sık geçer.”3
Kur’ân-ı Kerîm’de, ileride meydana gelecek hâdiselerle vuku bulmuş olanların anlatımında zaman kiplerinin kullanılış tarzı fevkalade dikkat çekicidir. Mesela olacak olanın mutlaka vuku bulacağını ve yaklaşmakta olduğunu hissettirmek üzere “izâ” edatı kullanılır. Kehf ve Yûsuf sûrelerinde, İbrahim ve Mûsâ aleyhimesselam kıssalarında ve diğer peygamber kıssalarında görüleceği üzere; hâdisenin geçtiği zaman dilimi ve mekân müphem kılınarak, verilen mesaj öne çıkarılır. Benzerlerine örnek teşkil edecek bir ibret tablosu resmedilir.
Buradan şunu anlıyoruz; insan içinde bulunduğa âna odaklanmalıdır. Çünkü zaman, içinde bulunduğumuz ândan ibarettir ve o da kılıç gibi keskindir. Bir daha geri gelmemek üzere mâzi denen deryâya an be an akıp gitmektedir.
Her ânı dolu dolu yaşama hususunda, konumuzu teşkil eden âyetlerin tatbikini Peygamberimiz (s.a.v.)’in hayatında aramalı; onun yirmi dört saati nasıl değerlendirdiğine bakmalıdır. O ki, gün içindeki bütün işleyişi, bütün değişimleri ibadat ü taatle karşılar. Günün her saatini ya ibadet ve zikirle ya tefekkürle ya da Allah’ın kullarına faydalı olmakla değerlendirirdi.
Mübarek âyetler önce onun gönlüne doğdu, zamanla ilgili yapılan bunca hatırlatma önce onun sînesinde yankılandı. Hiç şüphesiz sürüp giden küllî akışı en iyi hisseden oydu. Bununla birlikte onun hiçbir hareketi telaş içinde değildi. Bilakis daima huzur ve dinginlik içinde bulunurdu. O (s.a.v.); “Dünyada bir gurbetçi veya yolcu gibi ol.”4 diyerek ümmetini ahiret endeksli yaşamaya çağırırken, dünya ve ahiret mukayesesini önümüze koymuştur. Bunlardan birinin hızla geçmekte olan bir vefasızlık diyarı, diğerinin geri dönüşü bulunmayan ebediyet yurdu olduğunu hatırlatmıştır.
İnsanoğlu, zaman deryası içinde çıktığı ebed yolculuğunu, yirmi dört saatten oluşan “yevm/gün”lerden geçerek sürdürüyor. Ve ileride çok önemli “gün”ler onu bekliyor. “Yevmü’l-cezâ”, “Yevmü’d-dîn”, “Yevmü’l-hulûd” gibi… Yine saatler içinden geçiyor ki, ileride kendisini bekleyen sarsıcı saatler var. Koca bir ömrün “sâatün mine’n-nehâr/gündüzden bir saat” zannedileceği çetin buluşmalar var. Bir ân bile tehiri mümkün olmayan “ecel saati” var.
Velhasıl, zamanın yegâne sermayemiz olduğu gerçeğini –sadece yılsonu, yılbaşı, bayramlar ve kandiller gibi sebeplerle değil– her vakit hatırda tutmak gerekiyor. Bu itibarla, meccânen bahşedilen ömrün değerini bilmek ve her ânı faydalı işlerle değerlendirmek lâzım.
Dipnotlar: 1) 103/1-3.  2) İslâm’da Zaman Tanzîmi, İbrahim Canan, Cihan Yayınları, 1985, s. 26. 3) T.D.V. Ansiklopedisi, Zaman maddesi, İlhan Kutluer, c. 44, s. 111-112. 4)Tirmizî, Zühd, 25.

İNSANLARLA İYİ GEÇİNMEK
Kur’ân-ı Kerîm’de dikkat çekici bir emir var:
“Kullarıma söyle; sözün en güzelini söylesinler.”5 buyruluyor ki bu emir, hiçbir kayıtla mukayyet değildir. Yani “Sözün en güzeli; nerede, ne zaman, kime?” sorularının cevabı, “Her zaman, her yerde, herkese” demektir.
Nurlu sîması tebessümle bütünleşen Peygamberimiz (s.a.v.) de, “Müslüman, elinden ve dilinden insanların emîn olduğu kimsedir”6 sözüyle bir emniyet portresi resmediyor. “Kardeşini güler yüzle karşılamak şeklinde olsa bile, hiçbir iyiliği küçük görme.”7 uyarısında bulunuyor.
Şüphesiz, geçimliliğin değişmez anahtarları güler yüz ve tatlı dildir. Dolayısıyla bunlar gıda gibidir ve bu ikisine her ortamda ihtiyaç vardır. Biz, bugünkü lüzûmunu hissettirir ümidiyle “hüsn-i muaşeret âdâbı”na dair bazı cümleleri sıralayalım istiyoruz.
Şu halde Müslüman, mütevazi ve vakur olmalı; dostunu düşmanını güler yüzle karşılamalı. Sözü işini, işi sözünü doğrulamalı. Büyüklerine saygılı, küçüklerine şefkatli, akranına anlayışlı olmalı.
Her kesimden insanla konuşabilmeli. Ve meramını sabırla, vukufiyetle anlatabilmeli. Üslubu kuşatıcı ve kaynaştırıcı olmalı. Öneri ve eleştirileri yapıcı olmalı. Hiç kimseyle alay etmemeli.
Kendisi gibi düşünmeyenlerin beklenti ve endişelerini dikkatle dinlemeli. Kendisini ciddiye aldığını muhatabına hissettirmeli. Tenkit ve tekliflere açık olmalı. Soru ve itirazlara makul cevaplar vermeli.
İnsanların dertlerine çare bulmak için samimiyetle gayret etmeli. Ve Müslüman, asla eli sıkı olmamalı; güler yüzünü, tatlı dilini cömertlikle taçlandırmalı.
Dipnotlar: 5) İsrâ sûresi, 17/53. 6) Buharî, Îman, 4-5. 7) Müslim, Birr, 144.

 

Yorum Yazın

Facebook