Batı Düşünürlerindeki Arayış

0
Sayı: Kasım 1986

"Asıl fazilet, düşmanın bile itiraf etmek zorunda kaldığı fazilettir" manasına gelen bir Arap Atasözü vardır. Bu söz en geniş şumülüyle ve en çok sadece Peygamberimiz (s.a.s) hakkında gerçekleşmiştir. O'nun hem düşmanları, hem münkirleri, nemde dinine tabi olmamış birçok insan, sayısız faziletlerini, üstünlüklerini, erişilmezliklerini itiraf etmekten kendilerini alamamışlardır.

Bilhassa 19. asırdan itibaren Batı'da bu itiraf sahiplerinin sayısı bir hayli artmıştır. Çünkü o tarihlerde, kısmen de olsa artan ilmi araştırma hassasiyeti ve azalan Kilise baskısı sebebiyle vicdanlarda insaf çiçekleri yeşermeye başlamıştır. Ne yazık ki, tek çiçeklerle bahar gelememiş, bu ferdi itiraflar umumi bir uyanışı sağlamamıştır. Buna rağmen, her geçen gün Peygamberler peygamberinin yüce vasıflarını kendince keşfedip ilan eden yabancıların sayısı sür'atle artmaktadır.

Bu itirafların en çok yankı yapmış olanlarından biri İngiliz Edibi T. Cariyle oldu. Bu ünlü Yazar, Peygamberimize atılan iftiralara karşı şöyle yazıyordu:

"Muhammed'in sözleri, tabiatın kendi yüreğinden dolaysız gelen bir sestir. İnsanlar, her şeyden evvel ve her şeyden daha fazla ona kulak vermelidirler. Diğer bütün sözler, onunkiler karşısında bomboş sözlerdir."

Tabiatın kendi yüreğinden gelen ses... Yani kainatı Yaratan'ın emri ve izni dairesinde söylenen söz. Çünkü Kur'an-ı Kerim'in bir tefsiri olan hadis-i şerifler, kainat kitabını okumakta ve açıklamaktadır. Cariyle, işte kainat kitabının tabiat sayfası ile, onu bize Yaratıcı namına tanıtan Rasûlü'nün sözleri arasındaki mutabakatı ifade etmektedir.

Hz. Peygamber'in (s.a) ilahi ve ilmi olan sesinden ve sözünden öte, emsalsiz bir inkılapçı da olduğunu belirten Fransız Yazarı Lamartine şunları yazar:

"Hiçbir insan isteyerek veya istemeyerek, ondan daha büyük bir gayeyi gerçekleştirmeye niyet etmemiştir: Yüce Gaye...

Çünkü bu, insanüstü bir gaye idi. Yaratan ile mahlükat arasına giren hurafeleri yıkmak, Allah'ı insana ve insanı Allah'a vermek, putperestliğin maddi ve çirkin tanrılarından meydana gelmiş hercümerç içinde kudsi ve makul uluhiyet fikrini yeniden kurmak..."

Hiçbir insan, bu kadar az zaman içinde bu dünyada bu kadar muazzam ve payidar bir inkılap yapamazdı.

... Şayet gayenin büyüklüğü, vasıtaların küçüklüğü ve neticenin azameti insan dehasının üç ölçüsü ise, modern tarihin en büyük şahsiyetlerini bile Muhammed'le (s.a.) kıyaslamaya kim cesaret edebilir?

O Şahsiyetlerin en meşhurları, ancak orduları, kanunları ve imparatorlukları harekete geçirdiler. Bir şey kurdular, ancak maddi kuvvetler kurdular. Onlar da çok defa kendilerinden önce yıkıldı, gitti. Halbuki O (s.a.), orduları, hukuk sistemlerini, imparatorlukları, kavimleri, hanedanları ve dünyanın üçte biri üzerindeki milyonlarca insanı harekete getirdi.

Lamartine, heyecanlı ve şiirsi bir üslupla dite getirdiği bu gerçekleri şu çok isabetli olan hükümle noktalıyor:

"İnsan büyüklüğünün ölçüldüğü bütün ölçülerde, hangi insan ondan daha büyük olmuştur?"

Bu kadar çok özelliği, hem de en yüksek ve erişilmez derecelerde kendinde toplayabilmiş bir başka insanın bulunmadığını sadece Lamartine mi itiraf etmiştir? Bu itiraf silsilesine katılanlardan biri de Şikago Üniversitesi Profesörlerinden Jules Masserman'dır. 15 Temmuz 1974 tarihli Time dergisine yazdığı "Liderler Nerede?" başlıklı makalesinde bir çok mühim tarihi şahsiyeti tahlil eder. Vardığı sonucu ise şu cümlesiyle açıklar:

"Belki bütün zamanların en büyük lideri Muhammed(s.a.) idi." Bir Yahudi olmasına rağmen Hz. Musa'yı ikinci sıraya koyması çok calibi dikkat ve vardığı neticenin doğruluğunu ispatlayıcı değil midir?

Bu yazıdan dört yıl sonra ise, Amerikalı Prof. Michael H. Hart, dünya basının geniş alaka ve tepkisini çeken bir kitap yazdı:

"İnsanlık Tarihinin En Etkili Yüz Kişisi"... Bu ilim adamı vardığı neticeyi şöyle açıklıyor:

"Ne Hz. İsa, ne Hz. Musa ve ne de marksistlerin söylediği gibi Marks... dünya tarihinin en tesirli büyüğü Hz. Muhammed'dir." Hz. İsa'yı üçüncü sıraya koyan M. Hart, Hristiyan dünyasının göstereceği tepkinin şiddetini bildiğini, buna rağmen dini ve dünyevi açıdan en üstün başarının Peygamberimize ait olduğunun gizlenmesini imkansız görmektedir. Çünkü ona göre, "Rasûlullah İslamiyet! yayarken dünyevi kişiliğini de korumuş, dünya ve ahiret dengesini en güzel şekilde kurmuş, üstelik diğer dinlere de samimi bir müsamaha göstermiş, haklarını korumuştur."

* * *

Geçen asrın ünlü alimlerinden Shebol, bu adalet sisteminin önemini ve Batı'nın ne kadar geriden geldiğini şöyle itiraf eder:

"Muhammed'in insanlığa mensup olması ile, bütün insanlık muhakkak iftihar eder. Çünkü, o zat ümmi olmasıyla beraber, on üç asır evvel bir şeriat getirmiştir ki, biz Avrupalılar 2000 sene sonra onun kıymetine ve hakikatine yetişsek en mesut, en bahtiyar insanlar oluruz."

Hz. Peygamber'in (s.a.s) getirdiği bu gerçek adalet düzeninin dünyayı kurtaracak yegane çare olduğunu söyleyen Bernard Shaw'ı dinleyelim:

"Hz. Muhammed'in dini öyle bir dindir ki, insanlığın ayrı ayrı bütün milletlerini kendine çekebilir. Ben görüyorum inanıyorum ki, insanlığın şöyle demesi lazımdır. Ben inanıyorum ki, Muhammed'in misli, benzeri; yani suretinde, tarzında bir adam, şimdiki dünyaya reis olsa, hükmetse, bu yeni alemin meselelerini halleder.

Bu karmakarışık dünyada umumi sulh ve selameti, aynı zamanda da hayatın mutluluğunu sağlar."

Batı Kapitalizmi'nin ve Rus ihtilali'nin dünyadaki acı tortularını ancak, Hz. Peygamberin (s.a.s) getirdiği inkılabın temizleyeceğini söyleyen Raymons Lerouge, tek rehber olarak Rasûlullah'ı kabul ettiğini açıkça ilan etmektedir:

"Bu hükümler diğer iki inkılap sisteminin daha fazla yayılmasına mani olacak ve belki de günün birinde her ikisinin de çöküntüsünü tamir edecek yani bir terkip halini alacaktır. Aradan 14 asır geçmiş olmasına rağmen Hz. Muhammed bu zamanın tek rehberi, tek hidayet Rasûlü'dür..."

Sosyolog D. Eratsen ise dinsizliğe karşı tek tedbirin Hz. Peygamber'de olduğunu şöyle ifade etmektedir:

"Ben şahsen Hz. Muhammed'in hayranlarındanım. Hür milletlerin karşısında bulunan dinsizlik ve komünizm, ancak Hz. Muhammed'in gösterdiği prensiplere sadık kalınarak önlenebilir."

* * *

İnsanlık inancını ve haysiyetini koruyarak varlığını sürdürecekse, artık İzm'lerin çıkmaz sokaklarda vakit kaybetmeyi bırakarak, son Rasûle kulak vermeli, tabi olmalıdır. Çünkü o, Şarkiyatçı Lane Pelo'nun deyimiyle, "Kendi hayatının kaynağını büyük hakikat yapmanın ulvi hazzına erişen sayısı az bahtiyarlardan biridir."

Aynı alim, şu sözleriyle vicdanının sesini dinliyor olmalı: "İnsan bu Zat hakkında hüküm vermeğe kalkıştığı zaman, elin de olmayarak, böyle bir yaratılışın ilham ettiği hürmet, hatta muhabbet duygularından başka bir şey duymaz oluyor."

Bu hürmet ve muhabbeti daha coşkun bir ifadeyle seslendiren Alman Devlet Adamı Prens Bismark'ın sözleri ise, hiçbir yoruma ihtiyaç duyurmayacak kadar açıktır:

"Ben şunu iddia ediyorum ki, Muhammed (s.a.s) seçkin bir kıymettir.

Sana muasır bir vücut olamadığıından dolayı mütessirim ey Muhammed! Muallimi ve yayıcısı olduğun bu Kitap ilahidir. Bunun ilahi olduğunu inkar etmek, müspet ilimlerin batıl olduğunu ileri sürmek kadar gülünçtür.

Bunun için, insanlık senin gibi seçkin kudretli bir dehayı bir defa görmüş, bundan sonra göremeyecektir. Senin heybetli huzurunda kemal-i hürmetle eğilirim." FİKRİNİZ

Yorum Yazın

Arşiv

TÜM YILLARI GÖR

Facebook