İstikamet, Sevgi ve Şefkat Yolu

0
Sayı: Nisan 1988

Allahü Teâlâ ve tekaddes hazretleri insanı en güzel takvim üzere yaratmış, onun için insana alemi asgar denilmiş, cismanî ve ruhanî olarak bütün mevcudatın hülasasıdır ve bu kainat manzûmesinin içinde sedefin ihtiva ettiği nefis birinci mesabesindedir. Ve Cenab-ı Hakk hazretleri bütün mükevvenatı, cemadat, nebatat ve mahlukatı insana hadim kılmışdır. İnsan kendi kıymetini ve mes'uliyetini idrak ettikden sonra himmet ve gayretini yükselterek, layık, yüce mertebelere yönelmelidir. O da kesiksiz daimî olarak tevazu üzere tam kullukdur.

Lakin pek az kimse yalnız Halik Teâlâ hazretlerinin irfan verdiği basiret ehli olanlar bu inceliği kavrarlar kendi mükerremliğini idrak ederek hayatları müddetince eksiksiz olarak kulluk etmeğe sa'yü gayret ederler.

Salik bir taraftan büyük bir itina ile evradlarını yapmalı. Bir tarafdan da lazım, hatta elzem olan kendi nefsindeki ayıbları aramalıdır. Bu Hakk Teâlânın kulu üzerindeki haklarındandır.

İstikamet, Hakîkî Keramettir.

Hakiki keramet ancak istikametin husul bulmuş ve kemale ermiş olmasıyladır. Bunun da mercii ikidir:

Birincisi; Hak Teâlâ ve tekaddes hazretlerine imanın sıhhati,

İkincisi; Hatem'ün-Nebiyyin'e zahirde ve batında iktida ve tebaiyettir. Kula vacib olan ancak bunlara vasıl olmak için çalışmakdır. Adetlerin harikası manasına gelen keramet ise tahkik ehli nazarında ibrete şayan değildir. Çünkü istikamette tekemmül etmiyenlerde de görülür.

Ebul Abbas-ı Mürsî- kuddise sirruh- buyurmuşlardır ki:

- Bir adam yürür iken yol dürülüp de kendini Mekke'de yahud diğer memleketlerde bulsa mühim bir iş görmüş değildir. Asıl ehemmiyetli iş nefsin vasıflarını dürüp tayyetmekdir ki, bu kendini rabbısının huzurunda bulmakdır.

Ebû Muhammed Mürteiş- kuddise sirruh-da:

- Filan zatın su üzerinde yürümesinden, nefsin hevasına muhalif olan kimse benim nazarımda daha kıymetlidir.

Ahmed er-Rufaî- kuddise sirruh-hazretleri de:

- Bir kimseyi görürsen ki, havada uçuyor, ona itibar etme. Ta onun sözünü ve işini şeriat terazisinde tartıncaya kadar, buyurmuşlardır.

Mürid Olabilmek İçin:

"Mürid" sadık olan talib demekdir. Allahü Teâlânın sevgisi ile ve onun sevgisine kavuşmak arzusu ile yanmaktadır. Bilmediği anlayamadığı bir aşk ile şaşkın haldedir, uykusu kaçar, göz yaşları dinmez, geçmişdeki günahlarını hatırlıyarak başını kaldıramaz.

Her işinde Allah'dan korkar, titrer, Allah Teâlânın sevgisine kavuşturacak işleri yapmak için çırpınır. Her işinde sabr ve afveder. Her geçimsizlikte, sıkıntıda kusuru kendisinde görür. Her nefeste Allah'ını düşünür. Gafletle yaşamaz, kimseyle münakaşa etmez. Bir kalbi incitmekten korkar. Kalbleri Allah'ın evi bilir. Ashab-ı kiramın hepsini (radıyallahü Teâlâ anhum ecmain) diyerek iyi bilir. Hepsinin iyi olduğunu söyler.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ashab-ı kiram arasında olanları konuşmamayı emir buyurdu. Mürid bunları konuşmaz, yazmaz ve okumaz. Böylece o büyüklere karşı bir edebsizlikde bulunmaktan kendini korur. O büyükleri sevmek, Allah'ın Resûlünü sevmenin nişanıdır, alametidir. Mürid kendi bilgisi ile, kendi görüşü ile evliyayı kirami birbirinden aşağı ve yukarı diye ayırmaz. Birinin daha yüksek, daha üstün olduğu ancak ayet-i kerime ve hadis-i şerif ile ve sahabe-i kiramın söz birliği ile bildirmeleri ile anlaşılır. Muhabbet sarhoşluğu elbet başkadır. Aşk sahibi mazurdur.

Mürid zeki ve anlayışlı olmalı, bazı müridler ilk zamanlarında yukarıdaki güzel sıfatlarla muttasıf oldukları halde, zamanla bu güzel hal ve sıfatlarını kaybediyorlar. Halbuki bilakis tedenni değil terakki etmek lazımdır. Sebebi ise eski müridlerin hatalı nahoş hareketlerini görerek, onları daha ilerlemiş zannettiği için aynı hataları yapmağa başlamakda bir sakınca görmüyorlar. Halbuki bu ulvî yola gönül veren salik, iyi huy, hal ve ahlakça tekamül edemezse manevi yolda ilerleyemez ve Cenab-ı Hakka vasıl olamaz.

Herkesin istidatları ayrıdır. Kimileri eski, uzun zamandan beri çalışdıkları halde, bu yolun gereğini ifa edemedikleri, yani lazım gelen ihlas, edeb, gayret, sevgi, bağlılık ve itaati gösteremedikleri için manen yol alamazlar.

Kimileri ise üç beş aylık yahud üç beş senelik olmalarına rağmen ihlas, hüsnü niyet ve tevazu üzere akıllıca çalışdıklarından çok güzel ve semereli neticeler alırlar.

Yaşlıların hatalı hafif hareketlerini benimsememek şartıyla onlara hürmet göstermek ve saygılı olmak İslamî adabdandır.

Mürşidin Gönlüne Girebilmek İçin:

Bazı salikler bütün gayretlerini üstazlarının gözüne girmek, iltifatına nail olmak hususlarına harcarlar.

Doğrudur. Bu çok güzel bir istekdir, fakat bunun da bir adabı erkanı olduğu muhakkak bilinmelidir.

Mürşidinin gönlüne girmek isteyen, muhakkak Kur'an-ı Kerim ahkamına dikkatli olup, sünnet-i seniyyeye ittiba etmekle mükellefdir.

Muhakkak istikamet, sevgi ve şefkat yoluna yönelmesi gerekir. Bunlarla muttasıf olan salik, herkesi sever, şefkat gösterir bu nedenle kalbindeki paslar silinir.

Herkesle geçimli olur; çünkü şefkatlidir, mütevazidir.

İbadetlerinde kusur etmez; çünkü Allah'ı sever ve Allah'dan korkar.

Muamelatı temizdir; çünkü bilir ki muamele temizliği imandan gelir.

Haramdan sakınır; çünkü bilir ki haramla kazanılan rızık insan için manevi zehirdir.

Akranlarını sever ve onların hizmetinde olur; çünkü bilir ki onları sevmek Üstazını sevmekdir, onlara hizmet etmek Üstaza hizmet etmekdir, Üstaza hizmet etmek ise Allah'ı sevmekdir.

Ahlakı güzelleşir hep iyi huylar kendisinde tecelli eder; bunlar da, evradlarını büyük bir agahlık içinde yapıp, manevi sohbetlere devamla elde edilir.

Hased, nifak, gıybetçilik, baş olma hırsı, tecessüs, su-i zancılık gibi kötü huylar kaybolur.

Ancak böyle salikler sevilir ve korunur. Böyleleri mürşidlerinin gönüllerine girer, sevilir ve iltifatına nail olurlar.

Daimi Zevke Ermek

İbrahim Düssukî-kuddıse sirruhu- hazretleri:

Daha bu yola ilk giren kimse için şöyle anlatırdı:

Yeni mürid ki; daha ilk halinde şer'î emirleri gözetir ve Kur'an emrine göre hareket ederek, emri nehyi bilirse... onun gönlüne hakikate doğru bir yol açılır... hem de sahte değil hakîkî...

Bundan sonra her müşkil; onun önünde çözülür, her tılsım açılır, ve... müphem bir mana taşıyan her şeyi kendisine anlatır...

Şayet işin başında olan müridin hali anlattığımız gibi olmazsa yani ne emre uyar; ne de yasak tanırsa, onun gönlünde hakiki bir fetih olmaz.

Ancak onun anlattığı, bazı sözleri ezberden ve sıralamakdan ibarettir, ya da onun işi, bazı zatlardan duyduğu ulvî makamları vasfetmekdir.

Halbuki ikinci derecede sayılan hal, bir hakiki fetih değildir. Hatta böyle bir hal idrak edilmesi gereken şeylere karşı bir idraksizliktir. Hakiki idrake perdedir... Sonra Hakkın ihsan edeceği ilimlere karşı bir hicaptır.

Bir şeyi anlatmak, hiçdir. Anlamak icab eder. Hiç bir zaman için anlatan; anlattığı mananın marifetine eren, onun tam hamili olduktan sonra konuşan gibi olamaz.

Anlatmak istediğim makama, bazı müşahede ehli olan kimseler de ermiş değildir.

Şöyle ki bazı hakkın yardımına nail olup bir müşahede alemine geçenler de vardır. Ne varki bunlara;

O erdiğin makamı vasfet, dense yapamazlar, çünkü hakiki ve eksiksiz bir zevke sahib olamamışlardır.

Bütün bunları anlatmakdan kasdim odur ki cümle evladım zevk ehli olalar... vasfeden, anlatan değil.

Sonra ilimleri esas Rabbani kaynakdan alalar, dillerden, satırlardan ve kağıtlardan değil.

Tasavvufun dikkat edilecek tarafı odur ki, insan sıfat ve sîret bakımından ince ola... yani ahlaken zarif ve kibar ola... özünde; hergün birbirinden üstün, tecelliye ere ve terakki kaydede... bunlarda acele ile olmaz, yavaş yavaş... yani tedrici bir şekilde.

Büyük velî arif-i billah İbrabim Düssukî hazretleri-kuddise sirruhu-:

l. Mübtedi saliklerin Kur'an ahkamına, emr ve yasaklarına dikkatli olmalarını ancak bu sayede hicablar kalkıb manevî dereceler alacaklarına

2.3. Bunu nefislerinde tatbik etmeyibde işi laf canbazlığına dökerek (hal ve zevk ehli olmadıkları halde) devamlı işi menakıpcılıkda yürütmeğe yeltenmelerinin faidesiz olduğunu ifade etmektedirler.

4. Evladlarının laf ehli olmalarından ziyade zevk ve hal ehli olmalarını,

5. Seyr u sülük yolunda olanların suret ve sîret itibariyle zarif, nazik hüsnü hûlk sahibi olmalarını istemektedir.

Nimetlerin Bedelini Ödemek

Allah Teâlâ ve tekaddes hazretleri: Bazı kullarına sıhhat verir, zenginlik verir, türlü türlü, başkalarına vermediği dünya nimetlerine gark eder.

Bu nimetlere karşılık bu kulları, sıhhat ve zenginliklerini Cenab-ı Hakk'ın emirleri yolunda hüsnü isti'mal ederlerse, yani israf ve sefahat yoluna sapmayıp, hem kendileri istifade etdikleri gibi hem de düşkünlerin fakirlerin hakkı olan zekatlarını verib ayrıca talebe okutmak, cami, dispanser, aşhane, su hayratları (kendi bütçelerine göre) yaparlarsa, bunlar zenginlik ve sıhhatlarının bedelini ödemiş olurlar, karşılık olarak Hakk celle ve ala hazretleri bunlara bir gönül zevki, huzuru verir ki, daha dünyada iken cennet hayatı yaşarlar.

Bazı kullarına da keşf keramet ihsan eder, kul, tam Cenab-ı Hakka vasıl olmamış ise, bu onu kibire, başkalarını küçük görmeğe sevk eder ve öğünmek, şöhret yapmak için herkese bu gizli tutulması icab eden bu hali ifşa ederler, bu onların yolda kalmasına sebep olur, onunla meşgul olub, onunla oyalanırlar ve kendileri ile Cenab-ı Hakk'la aralarına büyük bir perde çekilmiş olur.

Halbuki Cenab-ı Hakk yüksek velilerin bir kısmına kendileri talib olmadıkları halde muhtelif kerametler ihsan eder (her şahsa verilen ayrıdır) fakat onlar bu lütuf karşısında Cenab-ı Hakka karşı kulluklarını niyazlarını, istiğfarlarını artırırlar, azamet-i ilahiye karşısında küçülürler, tevazuları artar, kat'iyyen hiç kimseye hissettirmemeğe çalışırlar, ancak bunların hallerini erbabı sezer, işte bu keramet makbul ve mergubdur.

Üftade-kuddise sirruh- buyurur:

Gerçek bu söz yarenler,
Gördüm demez görenler,
Keramete erenler,
Gizli sırrın açar mı?

Bazı velilerin yüksek dereceleri olmalarına rağmen keşifleri açılmamış olabiliyor. Bunlardan birisi de kutbul aktab Ebu Hafs Haddad kuddise sirruh'dur. Zamanın kutbu olmasına rağmen, kutubluğundan haberdar değildi.

Sultan-ül Arifin Bayezid Bestamî hazretleri-kuddise sirruh- Ebu Hafs-kuddise sirruh-hakkında:

- Demircinin dükkanında hayli oturub sohbet ettim. Namazda okumak için mikdar-ı kifayeden fazla bilmediği Kur'an süresini öğrettim. Fakat ben, evet ben o sohbette kırk senedir tahsil ve idrak edemediğim dereceye yükseldim. Batınım feyz-i rabbani ile doldu. O vakit büsbütün anladım ki sırrı kutbiyyet başka bir manadır, fazilet ve ilim ile değil, kesreti amel ile de değil ancak mevhibe-i ilahî ve teveccühü Huda'dır, buyurmuşdur.

Başka bir gurub insanlar vardır ki, sırf dünyalık toplamak, şöhret yapmak için manen selahiyet sahibi olduklarını söylerler. Keşf ve kerametle hiç alakaları olmadıkları halde, kendilerini öyle tanıtıp, bir kısım halkı başlarına toplarlar. Allah Teâlâ hazretleri bu gibilerin şerrinden halkımızı muhafaza buyursun! Amin.

Yorum Yazın

Arşiv

TÜM YILLARI GÖR

Facebook