Güzel Ahlak

0
Sayı: Temmuz 1991

Allah Teala ve Tekaddes hazretleri buyurur:

"Zatı uluhiyyetime yemin ederim ki, sizin için Allah'ın Rasûlünde iktidaya şayan muhakkak hasleti hamide, ahlakı hasene vardır ki o haslet-Allah'ın sevabını ümid edip rıza-ı ilahiyeyi tahsile sa'y ile ahiret gününe iman eden ve Allah'ı çok, anan (zikreden) kimseler içindir." (Ahzab Suresi, 21)

Gene Kur'an-ı azimü'ş şanda buyurulmuştur:

"Hiç şüphesiz sen büyük bir ahlak üzerindesin." (Kalem Suresi, l)

Rasul-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz:

- Ben ancak mekarim-i ahlakı, insanlık faziletini tamamlamak için gönderildim, buyurmuşlardır.

Hazreti Aişe radıyallahu anha'ya, Rasûl-i Ekrem efendimizin ahlakı sorulduğunda:

- O'nun ahlakı Kur'an idi, buyurmuşlardır. Abdullah ibni Mes'ud radıyallahu anh bu kadar iltifatı ilahiyyeye mazhar oldukları halde, sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerinin:

- Allahım! Beni güzel yarattığın gibi, ahlakımı da güzelleşdir" diye dua ettiğini bildirir.

Gene sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz buyurur:

- Müminlerin en faziletlisi ahlakı en güzel olanıdır.

- İnsan-ı kamil, o mümindir ki, güzel ahlak sahibi olup, ehline lütfü ziyade olandır.

- Güzel ahlak hatayı giderir, suyun kiri giderdiği gibi, kötü ahlak da ameli bozar, sirkenin balı bozduğu gibi.

- Tahkika, abid yumuşak ahlakı sebebiyle saim ve kaim olan kimsenin derecesini idrak eder.

GÜZEL AHLAK VE AHÎRET HAYATI

Hazreti Aişe radıyallahu anha'dan: Sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz

- Ya Aişe kim ki, rıfk, mülayemet ve itidalden nasibini almış ise dünyanın da, ahiretin de en hayırlı metaına nail olmuş demektir. Kim ki rıfk, mülayemet ve itidalden mahrum kalmış ise, dünyanın da ahiretin de en hayırlı metaından mahrum kalmış demektir.

Rıfk, mülayemet ve itidal, güzel ahlakdan bir şubedir.

Gönüller bu güzel ahlak sayesinde kazanılır, gene beldelerin fethinde de bir çok yönden müessir olur.

rasûL-i Ekrem efendimize soruldu:

- Amellerin hangisi daha faziletlidir?

- Güzel ahlak, buyurdular. Gene sallallahu aleyhi ve sellem efendimize soruldu:

- İman bakımından mü'minlerin hangisi daha faziletlidir?

- Ahlakça en güzel olanlar.

Gene rasûL-i Ekrem efendimize soruldu:

- Kula verilen şeyin en hayırlısı nedir?

- Güzel ahlakdır, buyurdular. Gene rasûL-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular:

- Kıyamet günü ameller tartılırken teraziye ilk konacak şey güzel ahlak ve cömertliktir.

rasûL-i Ekrem efendimize:

- Bir kadın vardır ki, gündüz oruç tutar, geceleri de devamlı namaz kılar, fakat komşuları ile geçinmez, onlara eziyet eder.

Sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular:

- Onda hayır yoktur, o cehennem ehlindendir.

Sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz buyurdular:

- Halim (yumuşak) ahlaklı olanlar dünyada ve ahirette büyük ve muhteremdirler.

- Hilim (yumuşak ahlaklı olmak), nübüvvete yakın bir fazilettir.

İnsanlardan haya etmeyen, cenab-ı Hakdan da haya etmez.

- Aklın başı imandan sonra haya ile güzel ahlakdır.

Menba-i feyzi ilahi sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri buyurur:

- Ümmetimin büyükleri çok namaz kılmak ve oruç tutmakla cennete girmezler. Ancak kalplerinin merhameti, göğüslerinin selameti ve cömertlikleri ile cennete girerler.

- Yakınlarınız ve hizmetçilerinizle lütufla, yumuşaklıkla konuşunuz. Günde yetmiş kerre kusur işleseler affediniz. Kendilerine yediklerinizden yedirin, giydiklerinizden giydiriniz. Onlara çocuklarınız gibi ikramda bulununuz. Güçlerinden fazla iş teklif etmeyiniz. Onların da bedenleri et, kandır. Onlar da sizin gibi insandır. Onlara zulmedenlerin düşmanı Cenab-ı Hak'dır.

- Ana ve babasına itaat eden, onları ziyaret eden, çocuklarıyla, akraba ve hizmetçileriyle yumuşak konuşan, dostlarını evine çağırıp ikramda bulunan kimse gerçek insaniyetde kemale ermişdir.

CENNET YOLU- CEHENNEM YOLU

Gönlümüzün sururü fahr-i kainat efendimiz buyurur:

- Güzel ahlak, Allah'ın rahmetinden sahibinin boynuna takılmış; ucu meleğin elinde olan bir yulardır. Melek onu hayra çeker, hayır ise onu cennete götürür. Kötü ahlak ise Allah'ın azabından sahibinin boynuna takılmış bir yulardır ki, ucu şeytanın elindedir. Şeytan onu şerre çeker. Şer ise onu cehenneme sokar.

- Kadınları, hayırlı bilip onlara, yufka bir gönül ve hilimle güzel muamele ediniz ki, onlar kendi nefislerine malik olmayıp yanınıza sığınmış Allah'ın emanetleridir.

- İmandan sonra aklın başı, halkla güzel geçinmektir, halkı sevmek onlarla kaynaşıp, gerekdiğinde danışmaktır. Çünkü danışanın işi rast gider, kendi fikriyle hareket edenin sonu iflastır.

Kur'an-ı Kerim'de buyuruluyor:

- Müminler o kimselerdir ki, Allah'a ve Rasûlüne iman ederler, sonra şüpheye sapmazlar ve Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihad ederler, işte onlar imanlarında sadık olanların ta kendileridir. (Hucurat, 18)

Resul-i ekrem efendimiz buyurdular:

- Her insan ölünce amel defteri kapanır, yalnız üç sınıf insan öldükten sonra da amel defterinin sevab köşesi açık kalır. Bunlardan biri, halkın devamlı faydalanabileceği hayır müesseselerini kuranlardır. Bir diğeri salih evlad yetiştiren analar, babalardır. Üçüncüsü de faideli ilim öğrenip öğretenlerdir.

Mal ve mülkün yegane sahibinin Cenab-ı Hakk olduğunu idrak eden her aklı selim sahibi hayatını Allah'ın emrettiği yolda ifna etdiği gibi öldükten sonrası için de hazırlıklı olur. Yani hayra, hasenata yönelirler, hayırlı diyanetli evladları yetiştirir ilim müesseselerinin kurulmasına yardımcı olur. Resulü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz

Enes b. Malik radılayallahu anh'a hitaben:

- Oğulcağızım, sen kalbinde hiç kimseye karşı kin ve düşmanlık beslemeden bulunmağa güç yetirebildiğin sürece öyle yapmağa devam et. (Tirmizi, İlim, ) buyurdu. Sonra tekrar:

- Oğlum! Bu benim sünnetimdir. Benim sünnetimi ihya eden, beni ihya etmiş sayılır. Beni ihya eden de cennette, benimle beraberdir (Tirmizi, İlim) buyurdu.

RASÛLULLAH'IN PAK ŞEMAİLLERİ VE GÜZEL AHLAKLARI

Resûlü Mücteba Muhammedü'l-Mustafa Sallallahü aleyhi ve sellem hazretleri hilkatçe ve ahlakça nev-i beni Ademin ekmeli idi. Hep enbiya-i izam aheyhimüsselatü ve's-selam tammul aza ve güzel yüzlü olub Habib-i Hüda onların en güzeli idi. Cism-i paki güzel, hep azası mütenasibe endamı gayet matbu. Alnı, göğsü ve avuçları ve iki omuzlarının arası geniş idi Boynu uzun ve mevzun ve gümüş gibi saf, omuzları, bozulan ve baldırları iri ve kalın, bilekleri uzun, parmakları uzunca, elleri ve parmakları kalınca idi. Mübarek karnı göğsüyle beraber olup şişman değildi. Ayaklarının altı çukur olub düz değildi. Uzuna yakın orta boylu, iri kemikli, iri gövdeli, güçlü kuvvetli idi. Ne zayıf ne semiz belki ikisi ortası ve sıkı etli idi. Mübarek cildi ise ipekden yumuşakdı. Kemal-i itidal üzere büyük başlı, hilal kaşlı, çekme burunlu, az değirmi çehreli ve söbüce yüzlü idi. Şişman yüzlü, yumru yanaklı değildi. İki kaşının arası açık fakat kaşları biribirine yakındı. Çatık kaşlı değildi. Ve iki kaşının arasında bir damar vardı ki gazablandığı zaman kabarıb görünürdü. Kirpikleri uzun, gözleri kara, güzel ve büyükçe idi. Gözlerinin alanında az kırmızılık vardı. Levni ezher idi. Yani ne kireç gibi aknede kara yağız belki ikisi ortası ve gül gibi kırmızıya mail, beyaz, nurani ve berrak olub mübarek yüzünden nur lemean ederdi. Dişleri inci gibi âbıdâr ve tabular olup söylerken ön dişlerinden nur saçılırdı. Ve gülerken fem-i seadeti bir latif şimşek gibi ziyalar saçarak açılırdı. Saçları ne kıvırcık ne de pek düzdü. Saçlarını uzattığı vakit kulaklarının memelerini tecavüz ederdi. Sakalı sık ve tamdı. Uzun değildi. Ve bir tutamdan ziyadesini alırdı. Alem-i bekaya rıhlet buyurduklarında saçı ve sakalı henüz ağarmaya başlayıp başında biraz, sakalında yirmi kadar beyaz kıl vardı. Cismi nazif ve kokusu latifdi. Koku sürünsün sürünmesin teni ve teri en güzel kokulardan ala kokardı. Bir kimse onunla müsafaha etse, bütün günün anı rayiha-i tayyibesini duyardı. Mübarek eliyle bir çocuğun başını mesh etse rayiha-i tayyibesiyle ol çocuk sair çocuklar arasında malum olurdu. Doğduğu vakit dahi pak ve latifdi. Sünnetli ve göbeği kesik olarak doğmuştu. Havassı fevkalade kavi idi. Pek uzakdan işidir ve kimsenin göremiyeceği mesafeden görürdü. Hep harekatı mutedil idi. Bir yere azimetinde acele sağ ve soluna meyi etmeyib kemali vakar ile doğru yoluna gider, fakat sür'at ve suhulet ile yürürdü. Adeta yürür gibi görünür lakin yanımda gidenler sür'at ile yürüdükleri halde geri kalırlardı. Yüzünde nur'u melâhet, sözünde selâset ve letâfet, lisanında talâkat ve fesâhat, beyanında fevkalade belagat vardı.

Beyhude söz söylemeyip her kelamı hikmet ve nasihat idi. Herkesin akıl ve idrakine göre söz söylerdi. Güler yüzlü, tatlı sözlü idi. Kimseye fena söz söylemez ve kimseye Bed muamele etmez ve kimsenin sözünü kesmezdi. Mülayim ve mütevazi idi. Haşin ve galiz değildi. Fakat mehib ve vakurda. Gülmesi dahi tebessüm idi. Onu ansızın gören kimseyi mehabet alırdı. Ve onurda ülfet ve musahabet eyliyen kimse ona canû gönülden aşık ve muhib olurdu. Ehl-i fazl'a derecelerine göre ihtiram eylerdi. Akrabasına dahi pek ziyade ikram eylerdi. Lakin onları kendilerinden efdal olanların üzerine takdim etmezdi. Ehli beytine ve ashabına hüsnü muamele ettiği gibi sair nasa dahi rıfk ve lutf ile muamele ederdi. Hizmetkarlarını pek hoş tutardı. Kendisi ne yer ve ne giyer ise onlara dahi onu yedirir ve onu giydirirdi. Sahî ve kerim, şefik ve rahim. Şeci' ve halim idi. Ahd-u vaadinde sabit ve kavimde sadık idi. Hüsnü ahlakça, akıl, ve zekâvetçe cümle nasa faik ve her türlü medhü senaya layık idi. Elhasıl sureti güzel, siyreti mükemmel, misli yaradılmamış bir vücudu mes'ud ve mübarek idi. (Kısası enbiyadan hülasa olunmuş ve matbai Osmaniyede levha olarak tab'ı edilmiştir.)

ÖRNEK MÜSLÜMAN

Hakiki müslüman; ailesini, büyüklerini, yurdunu ve bayrağını sever, insanlara karşı yumuşak davranır ve imkan buldukça herkese yardım eder. Annesini, babasını, büyüklerini sayar, küçüklerini sever hiç kimseyi incitmez. Temizliğe son derece dikkat eder (ifrata kaçmamak şartıyla) yediği, içdiği, vücudu eşyaları ve çevresi hep temiz olur.

Hakiki müslüman, kul olduğunu bilir ve kulluk vazifelerini eksiksiz yapmağa uğraşır. Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalışır. Çoluk çocuğunu ahlaklı ve örnek bir müslüman olarak yetişdirir, onlara Allah sevgisini, peygamber sevgisini, Kur'an-ı Kerim okumasını öğretir ve tahsil yapdırır. Yalnız akraba, arkadaş ve komşuları ile değil, bütün insanlarla iyi geçinir ve kendisiyle de iyi geçinilir.

Hakiki müslüman dininin inceliklerini öğrenir, nimetlere şükreder, yediği içdiği hep helaldir, kimsenin, malına canına, namusuna, göz dikmez. Hak yemez. Kötülük yapmaz, kendisine yapılanlara sabreder. Hele hıyanet nedir bilmez. Hased edici kıskanç ve kibirli değildir. Bilerek veya bilmeyerek bir günah işlerse hemen tevbe eder. Büyüklerine, ölmüş olan müminlere, arkadaşlarına ve çoluk çocuğuna daima dua eder.

Hakiki müslüman işlerine son derece dikkatlidir. Zamanını boş geçirmez, çalışır, fakat rızkı Allahü Teala'dan bilir. Üzerine aldığı işi zamanında yapar. Kul hakkından çok korkar. Kusurları affeder, sırları ifşa etmez, gizler. Hiç bir zaman zararlı söz söylemez, yazmaz ve okumaz. Kimse ile münakaşa etmez ve kalbini kırmaz.

Hakiki müslüman her işiyle çevresine örnek olur. Kimse ile alay etmez, yalan söylemez. Fitne çıkarmakdan çok sakınır. Sabırlıdır, sinirlerine hakimdir. Müslümanın gıybetini yapmaz. Riya hatırından bile geçmez. Tatlı dilli, güler yüzlü, sözü ve özü doğrudur. Son derece alçak gönüllü, mütevazidir. İffet sahibi, şefkatli, cömerd dürüst ve kibardır.

Hakiki bir müslüman, kötü huylardan uzak ve iyi huylara sahib olarak dünyada rahat ve huzur içinde yaşadığı gibi ahiretde de sonsuz saadete erer.

ALLAH DOSTU OLMAK

Abdülkadir Geylani kuddise sirruh güzel ahlaklı Allah dostlarını şöyle tarif etmekdedir:

- Allah dostlarının tavırları ne şaşılacak şeydir. Halleri ne kadar da güzeldir. Allahü Teala hazretlerinden kendilerine gelen her şey güzeldir. Allah Teala onları marifetullah üsaresi ile sulamış, kendi lütfunun hücresinde uyutmuş, bizzat kendisi ile ünsiyet ettirmiştir. Hiç şüphe yok ki onların Allah ile beraber bulunmaları ve ondan başka herşeyden alakalarını kesmeleri, elbette güzel olacaktır. Onlar Allah'ın huzurunda, ona layık olmayan hiç bir harekete tevessül etmezler. Kendilerini bir heybet sarmışdır. Allah diler kendilerini diriltir, ayağa kaldırır, ihya eder, uyandırır. Onlar Allah'ın huzurunda tıpkı mağaralarındaki ashab-ı kehf gibidirler. O ashabı kehf ki, Allah Teâlâ ve Tekaddes hazretleri haklarında şöyle buyurmuştur:

- Biz onları kâh sağ yanına, kâh sol yanına çeviriyorduk. (Kehf, 18)

Allah dostları, insanların en akıllılarıdır. Her hallerinde Rabblarından mağfiret ve kurtuluş taleb ederler, işte onların himmet ve gayreti budur. Onlarca yapılması gereken en mühim şey budur. Allahü Teala ve Tekaddes hazretleri hakiki İslâm'a gönül verenlere ve aşağıdaki güzel sıfatlarla bezenenlere mağfiret ve mükafat vaad ediyor.

- Gerçekten Allah'ın emrine boyun eğen bütün erkek ve kadınlar (gereği üzere Allah'ı ve peygamberi tasdik eden) mümin erkekler ve mümin kadınlar, ibadete devam eden erkek ve kadınlar, (iş ve sözlerinde) sadık erkekler ve kadınlar, sabreden erkekler ve kadınlar, mütevazi erkekler ve mütevazi kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve kadınlar; çok zikreden erkekler ve kadınlar, var ya; Allah bunlara bir mağfiret ve büyük bir mükafat hazırlamıştır. (el-Ahzab Suresi, 35)

GÜZEL AHLÂKA DAİR BÎR KISSA

Faruk-ı azam, ekabiri Ashab ile birlikde idi. Güzel esvablı temiz bir genç yine onun gibi güzel iki delikanlı tarafından tutulmuş olduğu halde huzuru- hilâfetpenahilerine dahil olarak pişgâh-ı emirü'l-mümininde durdular.

Hazreti Faruk, evvela iki gence, sonra diğerine atf-ı nazarla tetkik buyurdu. İki delikanlı şu yolda arz-ı meram etdiler:

- Biz iki kardeşiz. Mehâsin-i ahlakiye sahibi, kabilesinin hüsni nazarına mazhar babamız bugün bahçesinde gezmekde, kemale gelmiş meyvelerden iktitaf etmekde iken şu delikanlı tarafından kati edilmiştir. Hakkı yerine getiriniz.

Hz. Ömer üçüncü gence hitaben:

- İşittin, ne cevab vereceksin? dedi. Bu delikanlı asla korku alameti göstermiyordu. Sakin idi. Dudaklarında, yüzüne melahat verecek tatlı bir tebessüm vardı. Fasih bir eda ile dedi ki:

- Ey müminlerin emiri! İddia sahiplerinin sözleri doğrudur. Hakikati söylediler. Macerayı anlatayım. Siz ne emir buyurursanız o adalettir. Ben çöl halkındanım. Çoluk çocuğunu alarak buraları ziyarete gelmiştim. Bu sabah şehir kenarına vasıl oldum. Yolumuz bizi bahçeler arasına sevk etti. Atlarım, kısraklarım beraber idi. İçlerinde gayet kıymetli bir at var idi ki, diğerlerinin arasında gayet güzel ve değerli idi. Bahçe duvarından sarkan dal hayvancağızın istihasını celbetti. Boynunu uzatdı. Daldan kopardı. Ben atımı çekmiştim. Bunun üzerine, duvar kenarından bir ihtiyarın öfke ile geldiğini gördüm. Çehresi asılmış, kaplan gibi gazablı idi. Sağ elindeki taşı ata doğru attı. Gözümü bakmağa kıyamadığım o güzel hayvan o anda bir tarafa yıkılarak ruhunu teslim etti. Ben bu hali görünce ihtiyarım elimden gitmişti. O taşı aldım. Ben de o adama attım. Eceli gelmiş. Bir feryad ile ömrü hitam buldu. Kaçmak istemedim değil, fakat bu delikanlılar benden sür'atli davrandılar. İşte huzuru alinize getirdiler.

Hazreti Ömer radıyallahu anh:

- Cinayetini itiraf etdin. Kısas lazım geldi, buyurdu.

Delikanlı evvelki sekinetinde ber devam olduğu halde dedi ki:

- Madem ki hükmi şer'i budur. Sem'an ve taaten. Emirü'l-müminin emrine itaat farz-ı zimmettir. Lakin benim küçük bir kardeşim var. Merhum pederimiz ona hayli para ayırmış ve biraderimi bana tevdi ile: "oğlum, şu emval küçük kardeşinindir, bunların muhafazası sana aitdir" demiş idi. Ben bu paraları bir yere gömdüm. Benden başka kimse bilmez. Eğer şimdi kısas emri icra olunursa, o paralar orada kalır. Yetim hakkı zayi olur. Yarın huzuru rabbü'l-alemînde, hak taleb edince ben arzı mazeret ederim. Fakat üç gün müsaade buyurulursa gider, o emaneti emniyetli bir adama teslim eder, ondan sonra döner gelir teslim olurum. Bu hususta bana kefil de bulunur.

Hazreti Faruk bir müddet tefekkürden sonra:

- Kim bu delikanlıya kefil olur, buyurdu. Delikanlı hazır bulunanlara dikkatle bakarak Ebu Zerr hazretlerini işaret ile:

- İşte bu zat, dedi. Hazreti Ömer radıyallahu anh:

- Ya Eba Zerr! Dediğini kabul ediyor musun? demesiyle hazreti Ebu Zerr:

- Evet, üç güne kadar avdet edeceğine kefilim, dedi.

Uluvvi kadriyle Ashab-ı kiram arasında bile bir mevki-i imtiyazda bulunan Ebu Zerr hazret-lerinin kefaleti bittabi müddeilerce de kafi idi.

Üçüncü gün oldu. Dâvâcı gençler huzur-ı Ömer'e geldiler. Ebu Zerr de hazır, hasım ise daha gelecek. Dâvâcılar dediler ki:

- Ebu Zerr! kefalet etdiğin şahıs nerededir? Hiç giden gelir mi?

Biz ise sen sözünü yerine getirmedikçe yerimizden ayrılmayız.

Ebu Zerr radıyallahu anh:

- Müddet hitam bulsun! Delikanlı avdet etmezse Cenab-ı Hakk şahid olsun ki, kefaletimi ifaya hazırım, cevabını verdi.

Hazreti Faruk:

- Suçlu gelmekde gecikirse, Allah şahit olsunki hükm-i şer-i İslâmı elbette infaz ederim, buyurdu.

Ebu Zerr radıyallahu anh muttasıf olduğu güzel ahlakı ile ümmetin kendisiyle iftihar etdiği kimse idi. Ashab-ı kiram Hazeratı ağlıyordu. Bir teessür curcunası ki tarif olunmaz. Kibar-ı ashab, dâvâcılara diyet teklif etdikleri halde, dâvâlarının tahakkukunda ısrar ediyorlardı.

Hazirunun hayret ve heyecanı son derecede olduğu bir sırada, suçlu genç emirü'l-mümininin huzuruna çıka geldi. Yüzünden ter daneleri dökülmek de idi, dedi ki:

- Yetimi dayılarıma teslim etdim. Onun ve benim bildiğimiz yeri gösterdim. Ancak gelebildim. Çünkü görüyorsunuz hava pek sıcak. Yerimiz hayli uzakdır. Atımın öldüğü de malumunuzdur.

Halk bu delikanlının sözündeki sebatına ve ahdindeki vefasına taaccüb etdiler. Delikanlı ise şöyle dedi:

- Merd olan sözünde durur, kim ölümden kurtulur?

Haslet-i mümtaze-i merdanesini bu kadar parlak bir suretde isbat eden bu delikanlının ailesi ve kabilesi hakkında Ebu Zerr hazretlerinden malumat taleb olundu. Ashab arasında güzel ahlakı darbı mesel olan ve büyüklüğüne gayet tasavvur olunamıyan sahabe-i alicenap şu cevabı verdi:

- Bu delikanlı bildiğim biri değildir. Huzuru Farukide bir çok ashab-ı kiram huzurunda vuku bulan teklifine reddâ ile mukabele etmemi muvafıkı mürüvvet bulmadım. Âlemde fazilet kalmamış mı denilsin?

Dâvâcı gençler de o dakikada dâvâlarından vazgeçdiler. Babalarının diyeti beytü'l-mâlden verilmek arzu buyurulduğu halde, biz de dünyada erbab-ı kerem kalmadı denilmemek içün mürecced rızayı ilahi kasdiyla dâvâmızdan vazgeçdik, deyib onu dahi kabul etmediler. (Musahabe 4, Mahmud Sami)

Bu kıssadan, bahçe sahibi bir ihtiyarın asabiyeti dolayısıyla, ağaçdan dal koparan, kıymetli cins atı taşlıyarak öldürmesi.

Atın sahibi olan gencin de, pek sevdiği kıymetli atının ölmesine tahammül edemiyerek büyük öfke ile bilmukabil ihtiyarı taşlaması ve ihtiyarın ölmesi.

Maktul ihtiyarın iki oğlunun, o tek genci hırpalamak, dövmek hatta belki de öldürmek kuvvetine haiz oldukları halde, bu kötü fiilden ictinab ederek sabretmek suretiyle muhakeme önüne getirmelerini.

At sahibi olan gencin hiç bir telaşa kapılmadan mertçe hakikati itiraf etmesini.

Gene o gencin en sıkıntılı halinde bile yetim olan kardeşinin hakkını muhafaza etmek için uzaklara gidib, söz verdiği günde dönüb teslim olmasını.

Gene o gencin muhakeme sonucunu büyük bir tevekkülle kabullenmesini.

Gene o gencin, Ebu Zerr Gifari radıyallahu anhın yüzündeki o melahat ve beşarete bakarak onun kendisine kefil olabileceği teşhisini, Hazreti Ömer radıyallahu anhın, en sevdiği Ebu Zerr radıyallahu anhı dahi, hak uğrunda Allah'ın emri yolunda kısasa kararlı olduğunu.

Gene o gencin sözünü yerine getirmek, vaadinde durmak için uzak mesafeleri kanter içinde aşarak sözünde sebat etdiğini.

Ebu Zerr radıyallahu anhın herkesin kabul edemiyeceği bu teklifi kabul etmesiyle, kerem ve merhametinin ne derece yüce ve ulvi olduğunu.

Dâvâcı iki gencin bu fedakarlık karşısında, diyetlerinden dahi, alacakları mühim parayı almakdan sarfı nazar ederek, büyük alicenaplık ve kerem gösterdiklerini öğrenmiş oluyoruz.

Yorum Yazın

Arşiv

TÜM YILLARI GÖR

Facebook