Ayın Notları

0
Sayı: Şubat 1994

EKONOMİ

1994 FIRTINA GİBİ BAŞLADI

Oldukça sıkıntılı bir yıldan sonra 1994 yılına doludizgin girdik. 1994 yılına umut verici bir gözle bakmak istiyoruz. Aşağıda 1993 yılı ekonomimizin tahlilini ve 1994 yılı tahmin ve beklentilerimizi sunuyoruz

*Enflasyon

Paranın satın alma gücündeki değişmelerle ticari faaliyetlerin hangi yönde geliştiği "Toptan Fiyatlar Endeksi" ile belirlendiği halde; tüketicinin kişisel harcamaları "Tüketici Fiyatlar Endeksi" vasıtasıyla hesaplanır. Bu ikinci endeks, hayat pahalılığının gerçek ölçüsü olarak kullanılır.

1993 yılı enflasyonu tüketici fiyatlarıyla % 71.1 oldu. (DİE'ye göre) Toptan Fiyatlara göre ise % 60.3. Aradaki yaklaşık 9 puanlık fark, fiyat artışları beklentisinde tüketicinin harcama eğiliminin üstünlük kazandığının göstergesi olarak yorumlanır.

Geçen yıl "Enflasyon % 51 olacak" diyen hükümet maalesef bu yıl da bu vaadini gerçekleştirememiş, % 70 etrafında kemikleşmiş olan enflasyonu aşağıya çekememiştir.

* Bütçe Açığı

TBMM'de kabul edilen 1994 yılı konsolide devlet bütçesinde beklenen disiplinin getirilememiş olması, bu yıl da enflasyon baskısının devam edeceği yolundaki endişelere kuvvet kazandırıyor. Bunun en belirgin delili 1994 yılı bütçesinin 192 trilyon liralık açıkla bağlanmış olmasıdır. Son yılların geleneği sürdürülür ve öngörülen bütçe açığı yine katlanarak devam ederse, 1994 sonunda gerçek açığın 300 trilyona yaklaşması beklenir. Bu sebeple enflasyonu bırakınız % 50'ye çekmek, % 70'ı geçmesi rahatlıkla beklenebilir.

* GSMH borçlanma gereği

KİT'lerin bugünkü durumuyla verimsiz kaynak emme durumlarına bir son verilmezse, kamu kesiminin % 16 civarında seyreden GSMH borçlanma gereğini hükümetin dediği gibi % 14.2 ye düşürmek bir hayli zor.

* Cari işlemler Dengesi

1993 yılı dokuz aylık dönemde cari işlemler dengesinin 4.827 milyar $ açıkla rekor seviyeye ulaştığı, bu rakamın yıl sonunda 6 milyar $'a ulaşacağı tahmin ediliyor.

* İhracat-İthalât Farkı

İhracatımız sınırlı büyüme gösterirken, ithalatımız hızlı bir artış temposu içine girmiştir. Yani ithalat ihracat farkı olumsuz yönde giderek büyümüştür.

İhracat 1993'ün 11 ayında % 1.6 oranında artarken ithalattaki artış ise % 28.6 oldu. Dış ticaret açığındaki artış geçen yıla oranla % 79.4 oldu.

İhracat 13.4 milyar $ iken ithalat 26.7 milyar $ Yani dış ticaret açığı 12.6 milyar $ olarak gerçekleşti.

* İç Borçlar

Hükümetin malî politikasını menfî etkileyen en önemli faktörlerden bin de iç borçlar. 1993 yılı başında 182 trilyon TL. olan ve yıl sonu 252 trilyon TL. olması hedeflenen iç borçların, gerçekte 300 trilyonu geçtiği tahmin edilmektedir. Bu da yurt içi para talebinin artması, yani, faizlerin yükselmesi, yatırım hacminin gerilemesi ve büyümenin yavaşlaması demektir.

* Dış Borçlar

Öte yandan 1994 yılına yaklaşık 62 milyar $'a yakın bir dış borçla girildiğini biliyoruz. Gerçi şimdiye kadar ne iç, ne de dış borçların ana para ve faiz ödemelerinde herhangi bir aksama olmadı. Ne var ki, 1994 yılına bu kadar yüklü iç, ne dış borç stoku ile girmek, 1994 yılında yeni borçlanmalara başvurmayı bir hayli zorlaştıracaktır.

Bu konuyla ilgili Ocak ayı içinde bazı gelişmeler oldu. Bu gelişmelerden en önemlisi dünyanın önde gelen rating (derecelendirme) kuruluşlarının Türkiye'nin kredi notunu düşürmesiydi.

*Türkiye'nin Kredi Notunun Düşürülmesi

Uluslararası piyasalarda borçlanmak isteyen kurum ve devletler, özel bazı şirketlere başvurarak kendilerine bir "kredi notu"verilmesini isterler. Bu not onların kredi alabilme kalitelerini gösterir. Kredi notu yüksek olan kurum veya devlet, bonolarını daha rahat pazarlayabilir ve daha ucuza (düşük faizle) kredi bulabilir.

Bu tür şirketlerin başında Moody's, Standard and Poors, JCA gibi şirketler gelir.

Moody's, Türkiye'ye 1993 Haziranında Baa 3 kredi notu vermişti. Ekim ayında ise bu notu indirebileceğini bir basın bildirisiyle dünya yatırımcılarına bildirdi. Son olarak da Türkiye'nin kredi notunu Ba 1'e düşürdüğünü bildirdi. (Baa 3 kredi yeterliliği olan seviye, Ba 1, spekülatif yatırım seviyesidir)

Ardından Standard and Poors da Türkiye'nin kredi notunu kırdı (BBB pozitiften BBB negatife) Son olarak da JCA (Merkezi Japonya'dadır) kredi notumuzu kırdı. Gerçi JCA basına ilk defa not verilmiş gibi yansıdı ama daha sonra bu kuruluşun verdiği notun 2 not olduğu ve daha önceki nottan daha düşük verildiği anlaşıldı.

* Kredi Notunun Düşürülmesinin Sonucu Ne Olur?

1. Hazinenin uluslararası piyasalarda satabileceği bonoların miktarı azalır. Faizler yükselir. (Pahalı borçlanma)

2. Türkiye'nin borçlanacağı piyasalar sınırlanacak.

3. Özel sektörün dış borçlanması da olumsuz etkilenecek.

4. Türk ithalatçısına sağlanan kolaylıklar sınırlanabilecek.

5. Döviz arzı azalacağından kurlar yükselebilecek.

6. İç borçlanma artacağından faizler artacak.

7. Döviz ve faizlerin artması ile borçlar olumsuz etkilenebilecek.

8. Büyüme hızı yavaşlayacak.

9. Ekonomide yeni önlemler gelecek (yeni acı reçeteler)

Gerçek olan şu ki, kredi şirketleri tarafından verilen "kredi notu", bir ülkenin diğer bir ülkeye verdiği borcun sadece ekonomik olup olmadığını test eder. Halbuki borç çe?itli sebeplerle verilir. Borç vermenin siyasi amaçları da vardır. Mesela, Moodys'e göre Endonezya, Çekoslovakya, Macaristan, Venezuela, Hindistan, Meksika, Arjantin, Brezilya (ve artık Türkiye) kredibiletisi düşük ülkeler olmalarına rağmen bu ülkelerin çoğu çok rahat para bulabiliyorlar.

Türkiye gibi "borçlarına sadık" bir ülkeye, ekonomik ve siyasi kredilerin geleceği biliniyor. Özellikle yıllardır borç vererek ülkeleri kendine bağımlı hale getiren ABD'den ve Türkiye gibi büyük bir pazardan istifade etmek isteyen Japonya'dan kolaylıkla borç bulma imkanları olacaktır. Ama elbet bedeline katlanarak.
 


PARA AKITMAK

ABD Dışişleri Bakanlığı Güney Avrupa sorumlusu Steve Oxman ve bakanlığın Türkiye ve Yunanistan'dan sorumlu yetkililerinin Türk tarafına "sert kararlar alınıp uygulandığı takdirde Dünya Bankası ve IMF, Türkiye'ye para akıtmak için hazır beklemektedir." mesajını verdi.

ABD'nin uygulanmasını istediği acı reçetede büyük zamlar, maaş ve ücret artışlarına kısıtlama, vergi artışı ve ekonomik büyüme oranının hızla düşürülmesi uygulamaları baş sırada yer alıyor.
 


TÜRK ZİRVESİNİN ÖNÜNE RUS TAKOZU

1993'ün Aralık ayında yapılması gerekirken, 1994 Ocak ayına ertelenen Türk Cumhuriyetleri zirvesi tekrar ertelendi. Bakü'de 21-22 Ocak tarihinde gerçekleşmesi planlanan zirvenin ertelenme sebebi olarak Aliyev, Demirel'e teknik altyapı eksikliklerini gerekçe gösterdi. Ancak asıl sebebin Rusya olduğu ileri sürülüyor.

Türk Dışişleri kaynakları ellerinde ertelemeye ilişkin ayrıntılı bilgi bulunmadığını belirtmekle birlikte Moskova'nın zirve üzerindeki artan baskısına dikkat çekiyorlar. Rusya Federasyonunun Türk Zirvesinin gerçekleşmesini istemediğini belirten diplomatik kaynaklar, Rusya'nın bu konuda başta Haydar Aliyev yönetimi olmak üzere eski Sovyet Cumhuriyetleri üzerinde büyük baskı kurduğunu söylüyorlar.

Erteleme kararının altında, özellikle son günlerde Türk Cumhuriyetlerinin kendileri gibi bir BDT üyesi olan Ermenistan'a karşı bir cephe oluşturulduğu izlenimi vermekten Rusya etkisi ve korkusuyla kaçınmalarının yattığı belirtiliyor.

Özellikle Özbekistan'ın, çatışmaların yoğunlaştığı bu dönemde, Bakü de toplanacak bir zirvenin, Erivan'a yanlış mesajlar verebileceği görüşünde olduğu belirtiliyor. Türkiye'den de bu konuda kayda değer ciddi bir tepki gelmedi


Kuzey Irak, Kürt Devleti, Filistin, Kıbrıs vs...

BATI'NIN ORTADOĞU SENARYOSUNDA ADIM ADIM

Geçen ay kamuoyunu en çok meşgul eden konulardan biri de hiç şüphesiz Brüksel'de yapılan NATO zirvesinde Ortadoğu'nun sınırlarının değiştirilmesine yönelik projelerin ortaya çıkartılması oldu. NATO Zirvesi'nin ardından İngiltere'nin uzun bir süredir izlediği, "bölgede kendine bağlı bir Kürt devleti kurma" politikasından vazgeçmemiş olduğunun hissedilmesi hatta bu gaye ile İngiltere Başbakanı "Major" ile Fransa Cumhurbaşkanı Mitterand'ın Kuzey Irak'ta bağımsız bir Kürt devleti kurulması için ABD Başkanı Clinton'a baskı yaptıklarının öğrenilmesi Türk siyasi çevrelerinde tam bir şok etkisi yaptı.

İngiltere ve Fransa'nın Ortadoğu'da sınırları değiştirmeye yönelik bu planlarının yayın organlarına yansımasının ardından Türk kamuoyunda ilk etapta bu olgunun gerçek olup olmadığı yönünde hararetli tartışmalar oldu.

Fakat Başbakan Tansu Çiller'in zirve sonrası gazetecilerle yaptığı basın toplantısında: "Çok önemli bir dönemeci alıyoruz. Batı'nın Ortadoğu üzerine her zaman etkisi olmuştur. Sınırların değiştirilmesi dünyadaki istikrarı bozar" şeklinde açıklamalarda bulunması bu olgunun, yani Batı'nın Ortadoğu üzerinde gerçekten de, gizli bir takım anlaşmalar yapmış olabileceği sinyallerini verdi.

Bu arada İngiliz Dışişleri Bakanı Doglas Hurd, İngiliz hükümetinin bu yönde bir kararı bulunmadığını, Irak'ın toprak bütünlüğünü korumaktan yana bir politika izlediklerini belirttiyse de, bu açıklama duyulan tedirginliği gideremedi.

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in ise "Sevr anlaşmasından beri Batı'nın bölgede bir Kürt devleti kurabilmenin peşinde olduğunu" belirtmesi tedirginliği iyiden iyiye pekiştirdi.

Batı'nın gündemine NATO zirvesinde girmiş gibi gözüken "bölgede bağımsız bir Kürt devleti kurma" tasarıları aslında yeni değil. Batı, özellikle İngiltere ve Fransa bölgede kendi güdümlerinde ve İsrail'e düşman olmayan" bir Kürt devletini kurmayı yıllar boyu hep arzu etmişlerdir.

Hatta, İngiltere Başbakanı Major'a yakınlığıyla tanınan The Observe gazetesi yazarlarından Deffrey Archer, yaptığı araştırma gezisinden sonra kaleme aldığı yazısında da bu gerçeği net bir şekilde ifade etmektedir.

Archer, aynı zamanda İngiliz hükümeti için hazırlanmış rapor mahiyetli yazısında aynen şu ibareleri kullanıyor: "1923'te Britanya bir Kürt yurdu kurulması yolundaki planından vazgeçti. Bu hata şimdi Britanya'nın bir Kürt devletinin kurulması için öncülüğü üstlenmesiyle düzeltilebilir."

Gerçekten de bölgede bağımsız ve batı güdümünde bir Kürt devletinin kurulması için pek çok şey oluşturulmuştur. Körfez savaşı sonrası 32. paralel denilen bölgede bir otorite boşluğu oluşturulmuş, bu boşluk da, parlamentosuyla, ordusuyla, resmi olmasa da bir Kürt devleti tarafından doldurulmak istenmiştir. Bu gayri resmi devletin resmiyete geçirilmesi için bundan sonra yapılacak iş ise bölgedeki ülkelerin ve özellikle Türkiye, İran ve Suriye'nin K. Irak'ta kurulacak bir Kürt devletinin kendileri için bir tehdid oluşturmayacağına ikna edilmesidir. Fakat Batı bu iknanın bir hayli zor olacağının ve hatta şu aşamada imkansız olduğunun farkındadır... Bu sebeple İngiltere Dışişleri Bakanı Doglas Hurd Brüksel'deki NATO zirvesinde gündeme geldiği halde, hükümetinin bölgede bir Kürt devleti kurmak istediğini yalanlamak zorunda kalmıştır...

İngiltere ve Fransa'nın bölgede bir Kürt devleti tesis etme planlarına mukabil ABD'nin takınmış olduğu tavır ise ilginçtir. ABD yönetimi istediklerini Türkiye'ye yaptırmak için meydana getirilen bu durumdan yararlanmak istemektedir.

Bir çok siyasi çevre ABD'nin bu ortamdan yararlanma planını şu şekilde açıklamaktadır: ABD yönetimi gerek Türkiye'nin güneyini kangren haline getiren PKK'yı ve gerekse bölgede bir Kürt devleti kurulmasını "ancak biz durdururuz" tavrıyla Türkiye'ye yaklaşacak, fakat daha sonra bu anahtar rolünü, istediklerini koparabilmek için bir şantaj malzemesi olarak kullanacak.

ABD yönetimi gerçekte bölgede bir Kürt devleti kurulmasına karşı değil. Hatta böyle bir plan da Körfez savaşından beri ABD gündeminde. Nitekim ABD yönetiminin bu arzusunu Güneri Cıvaoğlu Körfez Savaşı sırasında konuştuğu bir ABD'li subayın ağzından şu şekilde aktarıyor: "Daha Körfez Savaşı sürerken bir Amerikalı albayın bana Suudi Arabistan'daki ABD kuvvetleri karargahındaki haritada avucunu dolaştırarak burada bir Kürt devleti kurulacak sizden de zamanla toprak isteyecek. Ya vereceksiniz ya da savaşmak zorunda kalacaksınız.

Şu aşamada ABD'nin bu düşüncesini saklaması ve Türkiye'ye karşı tam bir koruyucu ağabey rolleri takınmasının sebebi, bölgede bir Kürt Devletinin tesisi için henüz tüm şartların oluşmadığı görüşünde olmasıdır. İsrail ile FKÖ'nün barıştırılması, ABD yönetiminin terörist ülkeler listesine dahil ettiği Suriye'yi İsrail ile buluşturma girişimleri ve bu ortamda PKK'nın malzeme olarak kullanılması son derece önemli manevralardır.

Türkiye'de, tüm Ortadoğu'da çok önemli bir dönemeçte. ABD ve Avrupa, tüm Ortadoğu'ya "Yeni Dünya Düzeni" içinde bir biçim vermek istiyor. Soru Şu: Türkiye veya bölge ülkelerinin bu biçimlenmede aktif rolü var mı? Yoksa konu ABD, Avrupa, Rusya gibi uluslararası kuvvet merkezlerine havale edilince iş bitiyor mu?


İSRAİL-VATİKAN YAKINLAŞMASI

Son yılların gündemini oluşturan önemli mevzulardan biri olan İsrail ile Vatikan'ın karşılıklı olarak diplomatik ilişki kurmaları nihayet gerçekleşti. Böylece Yahudilerle Hıristiyanlar arasındaki iki bin yıldan bu yana kopuk olan ilişkiler düzeltilmiş oldu.

İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı Yassı Beilin ile Vatikan Dış ilişkiler Müsteşarı Claudio Celli arasında imzalanan anlaşma 15 protokolden oluşuyor. Protokollere göre taraflar antisemitizm ve her türlü ırkçılığa karşı mücadele edeceklerini taahhüd ediyorlar. Vatikan önceleri ilişkilerin normalleştirilmesi için Filistinlilerle İsrail arasında barış görüşmelerinde ilerleme sağlanmasını şart koşuyor ve Kudüs'e İslâm, Hıristiyanlık ve Yahudilik için mukaddes bir şehir statüsü verilmesinin garanti verilmesini istiyordu.


CEZAYİR'DE CUNTA GERİLİYOR, FİS İLERLİYOR

Cezayir'de cunta yönetim iki yıldan bu yana İslâmî Selamet Cephesi ve müslümanlara karşı uyguladığı sindirme politikasından netice alamayınca çareyi başka çıkış yolları aramakta buldu. Ülkede istikrarı bir türlü sağlayamayan cunta yönetim uzun bir zamandır reddettiği İslâmî Selamet Cephesi ile diyalog kurulmasına nihayet sıcak bakmaya başladı. Cuntanın FİS'e karşı izlediği politika değişikliğinin bir başka yansıması ise Sahra Çölü'ndeki iki tutuklama kampında bulunan müslümanların serbest bırakılması kararı ile kendini gösterdi.

Cunta yönetiminin bu yöndeki politika değişikliğine gitmesi, Cezayir kamuoyunda çok farklı yorumlandı. Kimilerine göre bu değişikliğin sebebi İslâmî Selamet Cephesi'nin askeri kanadının gerek siyasi, gerekse askeri yetkililere karşı düzenlediği saldırıların yoğunlaşmasından kaynaklanmakta, kimilerine göre ise cunta yönetiminin, FİS'in kazandığı seçimlerin iptalinden sonra izlediği antidemokratik politikanın artık tüm Cezayirliklerce tasvib edilmediğini idrak etmiş olmasından. Sahra Çölü'ndeki kamplarda tutuklu bulunan müslümanlardan bazılarının da serbest bırakılması ise, cunta yönetiminin Cezayir kamuoyundaki antidemokratik imajını silmeye yönelik bir manevra olduğu şeklinde yorumlanıyor.

Öte yandan Cezayir'de geçen ay meydana gelen bir diğer önemli gelişme de İslâmî Selamet Cephesi'nin İslâm ordusundan sonra geçici İslâmî hükümetlerini kurduklarını açıklaması oldu. FİS yetkilileri askeri cunta yönetiminin yıkılmasına az kaldığını, bu yıl içersinde Cezayir'de iktidarın Allah'ın izniyle müslümanların eline geçeceğini belirtmekteler.

Diğer taraftan askeri yönetimden tamamen ümidini kesen başta Fransa olmak üzere bir çok Batılı ülke, Cezayir'de bulunan görevlilerini ve vatandaşlarını ülkelerine geri çağırıyorlar.

Görünen o ki Cezayir'de müslümanlar iki yıl boyunca verdikleri iki bin şehitten sonra zafere doğru adım adım ilerlemekteler.


ÖZDEN'E TEPKİ BÜYÜYOR

Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör Özden sivri ve laik açıklamaları ile gündemdeki yerini koruyor... Son olarak "Demokrasiler de fuhuş, kumar gibi şeriat'ta suçtur" sözleri üzerine tepki gösteren DYP liler ile Özden arasındaki polemik iyice sertleşti. "Şeriatın İslâm olduğuna" belirterek Özden'i kınayan 30 DYP liye bir karşı kınama da Özden'den geldi. Özden postayla yaptığı yazılı açıklamada "Gülüp geçtiğim bu anlamsız kınamanın imzalarını daha çok kınıyorum" diyordu.

Bunun üzerine DYP li milletvekilleri Özden'e mektup yoluyla tekrar şu cevabı verdiler. "Şeriat'ın İslâm dini olduğunu bunun kumar ve fuhuşla bir tutulmasının Müslümanlara yapılan en büyük hakâret olduğunu hatırlatmıştık. Gönderdiğiniz yazıda yetki ve sorumluluğunuzu aşarak kullandığınız ifadeler nezaketten uzak, biz milletvekillerine karşı tehdit unsuru taşımaktadır.

"Sözleriniz ve başındaki açıklamalarınız Özden olarak size aittir. Size yönelik cevaplarımızı bağımsız yargı organına dolaylı baskı olarak değerlendirmeniz yüce mahkemenin sizin dışınızdaki üyelerini de hatanıza ortak etmek arzusundan kaynaklanmaktadır."


AZERBAYCAN AYAĞA KALKIYOR

1993 yılı Azerbaycan için oldukça karanlık bir yıl oldu. Hazırlıksız bir şekilde serbest piyasa ekonomisine geçilmesinin sancıları şiddetini hep hissettirdi. Devletin yanında halk ta müthiş bir sefalet görüldü. Azerbaycan 1993 yılındaki görüntüsünün Milli Mücadele yıllarındaki Türkiye'nin görüntüsünden farklı olmadığı belirtiliyordu.

Azerbaycan'ı sarsan iç problemlerinden ziyade Ermenistan savaşıydı. 1993 yılında gittikçe alevlenen çarpışmalar sonunda Ermenistan Karabağa ile birlikte Azerbaycan toprağının yüzde yirmisini işgal etti. Ermeniler İran sınırındaki yerleşim birimlerinden yaklaşık 60 bin Azerîyi Aras nehrini geçirerek İran'a göçe zorladı. Hıncını alamayan Ermeniler bir çok boş köyü yaktılar. 10 bin müslüman katledildi. 1 milyon kişi evinden yurdundan edildi. Azeri toprağı dağlık Karabağ Ermeni Parlamentosunun aldığı karar uyarınca Ermenistan toprağı olarak ilan edilip, bir avuç Ermeniye dünyanın her tarafından yardım yağarken Azerbaycan yalnız başına bırakıldı.

Azerbaycan'da Milli Ordu'nun güçlendirilmesi ve disiplinin artırılması için alınan tedbirler son günlerde neticelerini vermeye başladı. Azerbaycan Milli Ordusu son Ermeni saldırılarının hepsini başarısız bıraktı. Çoğunluğunu paralı Rus askerlerinin oluşturduğu Ermeni Ordusu Kuzeyde Kelbecer şehir merkezine güneyde de Fizuli'ye doğru çekilmeye başladı. Azerbaycan Ordusu zayiatlar vermesine rağmen dağlık Karabağ için stratejik öneme sahip Akdam ve Akdere'yi kuşatması altına aldı. Özellikle Beylegan bölgesindeki son saldırılarda büyük zayiatlarla geri çekilmek zorunda kalan Ermeniler aleyhlerindeki durumu diplomatik sahada başarıya çevirme gayreti içine girdiler. Bu maksatla milletler arası alanda Ermenistan "Son günlerde Azerbaycan Milli Ordusu Ateşkes anlaşmasını bozarak geniş çaplı saldırıya geçti" şeklinde propagandalarla Azerbaycan'a diplomatik baskı oluşturma çabasına girdi.

Şimdiye kadar Ermeni saldırılarına ses çıkarmamakla kalmayıp destek veren batılı devletler şimdi kazanan taraf konumuna geçen Azerbaycan'a bakalım nasıl davranacak? Hoş Azerbaycan Ermenistan'ın yüzde yirmisini işgal etseydi.


KIRIM'DAKİ SEÇİMLERİ BİR DİĞER JİRİ KAZANDI

Kırım'da geçen ay yapılan seçimleri aşırı Rus milliyetçisi Kırım Cumhuriyet Partisi başkanı ve eski komünist Yuriy Merkov kazandı. 16 Ocak tarihinde yapılan ve katılma oranı'nın %73 olarak gerçekleştiği seçimlerde Yuriy Merkov %38.5 oranında oy alırken en yakın takipçisi Nikolay Bağrov %17.5 oranında oy elde etti. Seçimlerin ikinci turu ise 30 Ocak 1994'de yapılmış olacak.

Seçim sonuçlarının açıklanmasının ardından bir açıklama yapan Kırım Tatar Milli Meclisi yetkilileri seçim sonuçlarının kendileri için şaşırtıcı olmadığını aşırı Rus milliyetçisi Yuriy Meşkov'un "Kırım'ın Rusya'ya Kavuşması" sloganıyla yürüttüğü seçim kampanyasından Kırım nüfusunun %67 sini teşkil eden 1 milyon 800 bin Rus'dan oy almasının zaten beklendiğini belirttiler.


SİVAS DAVASINDA HUKUKU KORUMAK

2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas'ta meydana gelen ve 36 kişinin ölümüyle sonuçlanan hadise ile ilgili davalar Ankara DGM'de başladı.

Sanıkların bir bölümü Af yon bir bölümü ise Kırşehir cezaevlerinde tutuklu bulunuyor.

Davanın seyri hukuk adına milleti tedirgin edecek boyutlar gösteriyor.

Davanın "güvenlik" gerekçesiyle Ankara'ya alınmasından ve sanıkların Sivas yerine değişik illere dağıtılmasından itibaren siyasetin hukuka müdahalesi endişesi söz konusu Sivas'a çok daha yakın bulunan Kayseri'de de Devlet Güvenlik mahkemesi mevcutken neden dava Ankara'ya alınıyor? SHP'li Adalet Bakanlığı kimin güvenliğini düşünüyor? Sanıklar neden suçun işlendiği mahalde değil de başka başka şehirlerde tutuluyor?

Bu sorular daha başından itibaren Adalet Bakanlığı çevrelerinde sanıklara suçlu gibi bakıldığını gösteren işaretler olarak yorumlandı toplum nezdinde.

Sonra Barolar Birliği ve Çağdaş Hukukçular Derneğinin baskıları geldi.

Ancak duruşmalar başlayınca, bazı çevrelerin bu davadan mutlaka "baş almak" istedikleri şeklindeki toplum endişesi daha da kökleşti. Çünkü mahkeme seyrinde hukuk dışı çevrelerin çok yoğun baskıları söz konusu olmaktaydı.

Duruşma salonuna dinleyici rolünde doldurulan kişiler sanıklar aleyhine gösteriler yaptılar. Hakaretlerde bulundular.

Bu arada "Aleviler" adına konuştuklarını ifade eden kimi dernekler basın toplantıları yaparak "Bunlar beraat ederse Türkiye'de laiklik daha çok tehlikeye girer" gibi iddialar ortaya attılar. Böylece laik ve "Alevi' muhitlerle bir ortak cephe oluşturmak ve bunları sanıkların ve mahkemenin üzerine salmak istediler.

Böyle bir ortamda adaletin sağlıklı bir biçimde ortaya çıkmasının güçlüğü bellidir.

Tümü hukuk düzenleri sanıkların suçları ispat edilinceye kadar suçsuz olarak görülmelerini öngörür. "Beraati zimmet asıldır" sözü tüm hukuk düzenleri için tartışılmaz bir ilkedir. Ancak dikta yönetimleri hukuku belli kuvvetlerin hesap ve çıkarlarına göre düzenleyen yönetimlerde astığı astık kestiği kestik bir hukuk çizgisi oluşur.

İstiklal Mahkemeleri böyle bir hukuk geleneğinin uzantısı olarak Türkiye tarihinde kara sayfalar olarak yer almıştır. Ancak Türkiye'nin o devirleri geride bırakmış olması lazımdır. Artık 2000 lerin eşiğinde bir ülkedir. Türkiye insanların hukuka korku ile yaklaştığı dönemlerin geride kalmış olması gerekir. Dileriz Sivas davası bütün baskılara rağmen "Türkiye'de hukukçular var" sözünü gerçek haline getirir.

Yorum Yazın

Arşiv

TÜM YILLARI GÖR

Facebook