Nakşibendilik Üzerine Temel Bir Çalışma

0
Sayı: Kasım 2002

XII. yüzyılda Orta Asya'nın ilim ve kültür merkezlerinden Buhara civârında doğan Hâcegân tarîkatı, sonraki asırlarda Nakşbendiyye adıyla devam ederek İslâm dünyasının büyük bir bölümünde yayılma imkânı bulmuştur. Bu tasavvuf ekolü diğer tarîkatlara göre bazı farklılıklar arzetmekteydi. Tarîkatların çoğu silsilelerini Hz. Ali'ye bağlarken Hâcegân Hz. Ebû Bekir'e bağlamıştır. Diğer tarîkatların çoğu cehrî zikir, semâ, halvet ve riyâzat uygulamalarına olumlu yaklaşırken, bu tarîkat -istisnâları olmakla birlikte- çoğunlukla bunları kabul etmemiş ve sûfînin toplum içinde aktif bir birey olarak varlığını sürdürürken erdemli bir insan olabileceğine vurgu yapmıştır.

Diğer taraftan Hâcegân ve Nakşbendiyye Sünnî ve kitâbî İslâm anlayışını tarîkatın temel esâsı olarak almış, bu sâyede Bâtınî ve Hurûfî akımların tesirinden büyük ölçüde korunabilmiştir. Bu yapısı sebebiyle tarîkat, târih boyunca ulemânın ve sünnî hükümdarların desteğini görmüştür.

Hâcegân ve Nakşbendîliğin bu özellikleri sebebiyle olsa gerek, son yıllarda doğuda ve batıda bu tasavvuf ekolü üzerine yapılan çalışmalar oldukça artmıştır. Türkiye'de de tarîkatın özellikle son dönemleri üzerine bazı akademik araştırmalar yapılmıştır. Ancak bu ekole adını veren Bahâeddîn Nakşbend ve tarîkatın ilk dönemleri hakkında kapsamlı ve bilimsel bir araştırma bulunmadığı için, bu eser bir doktora tezi olarak hazırlanmıştır.

Eser beş bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde XII. asırda Hâcegân tarîkatının kuruluşu ve önde gelen şeyhleri, ikinci bölümde Bahâeddîn Nakşbend'in hayatı, düşünceleri ve tarîkatın XVII. asırda kurulan Müceddidiyye dönemine kadar olan târihi, üçüncü bölümde Anadolu'ya Nakşbendîliğin gelişi ve yayılışı, dördüncü bölümde Hâcegân ve Nakşbendiyye'de tasavvufî eğitim ve düşünce, beşinci bölümde ise bu tarîkat mensuplarının içtimâî ve siyâsî münâsebetleri ele alınmıştır. Konular işlenirken aslî kaynaklara mürâcaatla en doğru ve yeni bilgiler ortaya çıkarılmaya çalışılmış, önde gelen şahısların hayatı, eserleri ve tasavvufî görüşleri hakkında bilgi verilmiş, tarîkatın usûl ve âdâbının yanı sıra rûhânî ve içtimaî yönleri de ele alınmıştır. Ayrıca zamanla tarîkatın tasavvufî eğitim usûllerinde ve düşünce yapısında meydana gelen değişim ve gelişimlere de işâret edilmiştir. Bu yönleriyle eser sâdece tasavvufa ilgi duyanlar için değil, aynı zamanda târih, kültür târihi, psikoloji, sosyoloji ve eğitim sahalarında araştırma yapanlara da önemli malzemeler sunmaktadır.

ESERİN SONUÇ BÖLÜMÜ:

Hicrî VI. (XII.) asırda Mâverâünnehr'in ilim ve kültür merkezlerinden Buhara bölgesinde Hâcegân tarîkatı adıyla teşekkül eden tasavvuf ekolü Horasan'ın melâmet ve fütüvvet neş'esi ile Buhara'nın şer'î ve sünnî İslâm anlayışını birleştiren yeni bir sentez ortaya koymuştu. VIII. (XIV.) asırda yaşayan Bahâeddîn Nakşbend, bu mîrâsı devraldıktan sonra Hâcegân tarîkatının unutulmaya yüz tutan prensiplerini ihyâ ettiği için yeni bir tarîkat kurucusu olarak telakkî edilmiş ve zamanla Hâcegân kelimesinin yerini Nakşbendiyye almıştır. Kısa zamanda Mâverâünnehr'in sınırlarını aşan Nakşbendîlik, Doğu Türkistan'ın Kâşgar ve Yârkend gibi şehirlerinden Balkanlar'a, Hicaz'dan Hindistan'a kadar geniş bir İslâm coğrafyasında yayılma imkânı bulmuştur.

Nakşbendîliğin yayılışında sünnî âlimlerin ve devlet adamlarının desteğinin önemli bir rol oynadığı muhakkaktır. Horasan-İran topraklarında şiî Safevî devletinin kurulup sünnîlere, özellikle de Nakşbendîler'e yönelik baskılarının artması, bu bölgedeki birçok Nakşbendî'nin başka ülkelere göç etmesiyle sonuçlanmış, bu durum hem tarîkatın farklı bölgelere yayılıp temsil edilmesini, hem de Nakşbendîler ile sünnî Türk hükümdarlarının birbirine daha da yakınlaşmasını sağlamıştır. Bu dönemde Mâverâünnehr'deki Özbek, Hindistan'daki Bâbürlü ve Anadolu'daki Osmanlı hükümdarlarının Nakşbendîler ile yakın ilişkiler kurduğu bilinmektedir.

Anadolu'ya bakıldığında, Muhammed Pârsâ'nın Faslü'l-hitâb adlı eserinin çok erken bir dönemde Mûsâ b. Hacı Hüseyin İznîkî (ö. 838/1434) tarafından Türkçe'ye tercüme edildiği, bu sâyede Anadolu insanının Nakşbendî kültürüyle tanışmaya başladığı görülür. Bunu Lâmi'î Çelebi'nin Nefahâtü'l-üns ve Muhammed Ma'rûf'un Reşahât tercümeleri izlemiş, Orta Asya'nın yazılı Nakşbendî kültürü Anadolu'ya taşınmıştır. Orta Asya'nın Nakşbendî şeyhlerinden tasavvufî eğitim alarak Anadolu'ya gelen sûfîler burada halkın, ulemânın ve devlet ricâlinin yakın alâkasını ve desteğini görmüşlerdir. Bazı Nakşbendî tekkelerinin devlet adamları tarafından kurulması ya da vakıflarla güçlendirilmesi bu desteğin bir göstergesidir. Osmanlı idâresi Safevîler'in Anadolu'ya yönelik Şia propagandasına karşı koruyucu bir kalkan olarak sünnîliğe sıkı sıkıya bağlı olan bu tarîkattan istifâde etmeyi düşünmüş olmalıdırlar.

Nakşbendîler'in ulemâ ile ilişkileri de genelde iyi olmuştur. İslâmiyet'in emir ve yasaklarına son derece riâyetkâr olan bu tarîkat, bazı âlimlerin muhâlif olduğu cehrî zikir, semâ ve raks yerine -istisnâları olmakla birlikte genellikle- hafî zikri esas aldığı ve Bâtınîlik, Hurûfîlik gibi heterodoks düşüncelerden büyük ölçüde korunduğu için ulemânın sempatisini kazanmıştır.

Nakşbendîliğin sonraki dönemleri üzerine yapılacak yeni çalışmalar bu tarîkatın târih içindeki gelişim ve değişimlerini daha iyi ortaya koyacaktır. Aynı çalışmaların diğer tarîkatlar için de yapılması, tasavvuf tarihi boyunca tarîkatların hem eğitim metodlarının hem de tasavvufî düşünce yapılarının gelişim seyrini takip etmek açısından son derece faydalı olacaktır. Ayrıca bu çalışmalar tarîkatların sosyal, siyasal ve kültürel hayata katkıları konusunda elimize sağlıklı bilgiler verecektir.

“BİR DÖNÜM NOKTASI”

California Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Hamid Algar'ın bu kitap için yazdığı takriz:

TAKRİZ

Hâlen faaliyetlerini sürdüren tarikatların en önemlilerinden biri şüphesiz ki Nakşibendî tarikatıdır. Horasan ve Mâverâünnehir sufi geleneklerinden kaynaklanan bu tarikat büyük bir hızla çok geniş bir coğrafyaya yayılmış ve Osmanlı Devleti, Hindistan ve Türkistan başta olmak üzere Afrika hariç halkı Sünni olan hemen hemen bütün ülkelerin manevî, kültürel ve hatta siyasi tarihlerinde inkar edilmez bir rol oynamıştır. Günümüzde de Bosna'dan Endonezya'ya kadar bir hayli yerde izine rastlanan Nakşibendî tarikatı, birkaç yıldan beri Türk ve yabancı araştırmacıların merakına konu olmaktadır. Nitekim Nakşibendîlik konusunda birincisi 1985'te Fransa'nın Sevres şehrinde ve ikincisi 1997 İstanbul İsveç Enstitüsünde iki uluslararası kongre yapıldı. Bu kongrelerde sunulan makaleler ve konuyla ilgili olan diğer yayınların bütün değerine rağmen, Nakşibendilik araştırmalarında şimdiye kadar büyük bir boşluk vardı: o da tarikatın kuruluş ve şekillendirici gelişme asırlarının sistematik tarihi.

Sayın Necdet Tosun'un bu kıymetli çalışması mezkur boşluğu dolduruyor. Yayınlanmış araştırmalar ve basılmış Nakşibendî metinleri incelemekle yetinmeyip tarikatla ilgili ve İstanbul, Taşkent ve diğer merkezlerde saklanan yazmalardan da yararlanarak Nakşibendiliğin ortaya çıkışı ve gelişmesini ilk defa ayrıntılı bir biçimde bize anlatıyor. Tarikatın kimliğini belirleyen öğretiler ve özellikleri, önemli şahsiyetleri, onların yazdıkları eserleri ve tarihte oynadıkları rolleri, bu kitabın ana konularını oluşturuyor. Nakşibendilik araştırmalarında bir dönüm noktası sayılan ve uzun ve titiz bir çalışmanın ürünü olan bu kitaptan dolayı, Nakşibendilik konusuyla yıllardan beri ilgilenen bir araştırmacı olarak, sayın Necdet Bey'e tebrik ve teşekkürlerimi sunmayı vicdan borcu biliyorum.

Yorum Yazın

Arşiv

TÜM YILLARI GÖR

Facebook