İsrail’in Ürettiği “Şiddet” Psikolojisi

0

- Sayfa : 54
Dış politika gündemi açısından yoğun bir ayı geride bıraktık.

Irak ve Suriye’deki kaos ortamı bütün hızıyla sürerken ve gözler IŞİD etrafında şekillenen gelişmelere odaklandığı bir dönemde, Filistin’de işgal altındaki topraklarda İsrail’in Mescid-i Aksa’ya yönelik provokasyonu gözlerin yeniden Filistin-İsrail gerginliğine çevrilmesine neden oldu…

ABD’de gerçekleşen ara seçimlerden Başkan Obama’nın ve Demokratların yenilgiyle ayrılmasının ardından ABD’nin dış politikasında, özellikle de Ortadoğu politikalarında bir değişiklik beklenebilir miydi?

Başkan Obama’nın “Topal ördek” konumuna düşmesinin ardından en çok tartışılan konulardan biriydi bu soru…

Avusturalya’da gerçekleşen G-20 zirvesi ve Türkiye’nin 1 Aralık’tan itibaren G-20 dönem başkanlığını üstlenmesi altı çizilmesi gereken bir diğer gelişme idi…

Irak’ta mezhepçi politikaları nedeniyle eleştirilen Maliki döneminin sona ermesinin ardından yeni Irak hükümeti ile Türkiye arasında gerçekleşen karşılıklı ziyaretler geçen ayın dış politika gündemine ilişkin not edilmesi gereken önemli gelişmelerden bir diğeriydi…

Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun Filipinler ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Afrika ziyareti, Rusya Devlet Başkanı Putin’in Aralık ayının hemen başında gerçekleştireceği ekonomi gündemi ön plana çıkan Türkiye ziyareti, Türkiye’nin son dönemdeki dış politika açılımları açısından oldukça önemli ziyaretler ve gelişmelerdi.

Körfez ülkelerinin Müslüman Kardeşleri terör örgütü listesine dahil ederek tüm Ortadoğu’da bu hareketi şeytanlaştırma operasyonlarını bir üst merhaleye taşımaları geçen ayın çokça tartışılan konulardan bir diğeri idi.

Uzun zamandır dış politika gündeminin baş aktörü olmayı sürdüren IŞİD’ın tehditlerini bölge ülkelerine kadar genişletmesi hatta tehditlerini Mısır’da olduğu gibi eyleme dönüştürmesi bölge ülkelerinde endişelerin artmasına neden oldu.

Evet, geçen ayın dış politika gündeminde öne çıkan gelişmelerin bir kaçını bu şekilde özetlemek mümkün. Tüm bu gelişmelerin perde arkasını yerimiz ölçüsünde değerlendirmeye, olayların perde arkasına ışık tutmaya çalışacağız…


İsrail’in Mescid-i Aksa Provokasyonu ve İslam Dünyası

Filistin’de, işgal altındaki topraklarda İsrail’in provokasyonlarının ardından yeniden yükselişe geçen Filistin-İsrail gerginliğinin perde arkasıyla başlayalım.

Ortadoğu’daki karışıklığı fırsat bilen İsrail uzun zamandır başta Doğu Kudüs ve özellikle de Mescid-i Aksa’ya yönelik taciz ve tahriklerini uzun zamandır sürdürüyordu. Bu tacizler, 300 İsrail askerinin ilk kıblemiz Mescidi Aksa’yı basmasıyla zirve yaptı. Mihrabı çiğneyip, Kur’an-ı Kerimleri yere atan İsrail askerlerine Filistin halkının öfkesi çok büyük oldu. Gerek Gazze’de gerek Batı Şeria’da İsrail yönetimine büyük tepki gösterildi.

İsrail askerlerinin Mes­cid-i Aksa’ya yönelik provo­kas­­yonlarının yanı sıra Ku­düs’te, Yahudi yerleşimcilerin, Filistinli bir şoföre önce işkence yapıp, sonra da çalıştığı otobüse asarak şehit etmesi, İsrail yetkililerin de bu cinayete intihar süsü vermesi Filistin’deki gerginliği artıran bir başka tahrikti. Bu gerginlik ortamından iki Filistinli gencin Sinagoga gerçekleştirdikleri saldırıyla 5 İsrail’liyi öldürmesi iki yılda bir tekerrür eden ve Filistinlilerin topluca cezalandırıldıkları o kanlı günlere yeniden mi gidiliyor sorusunu gündeme getirdi. İki gencin saldırıda öldürülmüş olmasını yeterli görmeyen Netenyahu yönetimi Filistinli gençlerin ailelerinin evlerinin yıktırılması emrini, ardından da toplu cezalandırmanın arkasının geleceği sinyalini verdi. İsrail Sinagog eylemini yeni katliamlarının gerekçesi yapacaktır muhtemelen. Bunu yaparken de Batı’dan gelecek cılız itirazlara “terörle mücadelede meşru müdafaa hakkımı kullanıyorum” diyecektir. Ortadoğu’dan gelecek itirazlara ise bir gerekçe dahi söylemeyecektir. Çünkü Filistin’de çiğnenen haklar, hukuklar, gasplar, cinayetler hatta ayaklar altına alınan ümmetin değerleri karşısında özellikle Arap dünyasının duyarsızlığının farkında İsrail. Hatta Filistin’deki pek çok unsur iki tarafın da ortak düşmanı kabul edilmiş durumda.

Velhasıl, Filistinlilerin yıllar boyu yaşadığı ıstıraplarıyla baş başa ve düşmanının insafına bırakılmaları, iki İslam ülkesinin dahi işgal altındaki topraklarda yaşanan hukuksuzluklar hatta ümmetin değerlerine saldırı karşısında bir araya gelememeleri İsrail’in cesaretinin arkasında yatan en önemli nedenlerden biri.

Evet İsrail’in başta Mescid-i Aksa’ya yönelik saldırıları İslam dünyasının sokaklarında büyük tepki gördü. Ancak o kadar. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Mescid-i Aksa’ya yapılmış saldırı Türkiye’ye yapılmıştır” tepkisinin özellikle Ortadoğu ülkelerinin yönetimleri nezdinde bir karşılık bulduğunu söylemek gerçekten çok güç…


Şiddet Şiddeti Doğuruyor

“Sinegog’da cinayet işlemek haram da, tanklarla, füzelerle yüzlerce Filistinli çocuğu katletmek helal mi?” diye soruyor bir Arap gazeteci. Ardından da ekliyor; “Filistin halkının haklarının gasp edilmesi sürdükçe ne İsrail yönetimi ne de Yahudi yerleşimciler rahat yüzü görmeyecektir.” Elhak doğru ifadeler bunlar. Filistin’e, işgal altındaki topraklardaki yaşananlara bakıldığında görünen manzara şundan ibarettir: Bir tarafta devlet terörünün her türlüsünü icra eden ve yaptığı bütün hukuksuzluklar, gasplar, cinayetler, hatta katliamlar yanına kâr kalan faşizan bir devlet var. Hatta yapıp ettiklerine Batı tarafından meşru nazarla bakılan bir savaş makinesi var… Diğer tarafta ise köşeye sıkıştırılmış, Batı’nın ikiyüzlülüğünden bıkmış usanmış, sözde dostları tarafından düşmanının insafına terk edilmiş, sözüm ona barış müzakerelerinden umudunu kesmiş, “İsrail ancak şiddetten anlar” noktasına sürüklenmiş bir halk var…

Şöyle bir algı var. Filistinli örgütler rahat dursa Filistin halkının başı bu kadar ağrımayacak diye. İşgal devleti dünya medyası üzerindeki etkinliği ile işgal altındaki olup biteni tam tersi gösterebiliyor. Bu, İsrail halkının “teröristlerin tehdidi altında” olduğu tezviratının yaygınlaşmasında büyük rol oynuyor tabii. Ancak bu, hakikati yansıtmıyor asla. Filistinli örgütler rahat dursa da durmasa da İsrail’in hukuksuzları, gaspları, cinayetleri, tahrikleri, aşağılamaları, Filistin halkının ve tüm Müslümanların kutsallarına saldırıları dur durak bilmiyor. Üstüne üstelik İsrail’in bu hukuksuzlukları, hukuksuzluk olarak görülmüyor uluslararası arenada… Katliamları meşru müdafaa olarak addediliyor Batılı dostları tarafından. Yaptığı her şey yanına kâr kalıyor velhasıl İsrail’in. Hal böyle olunca Filistinliler de hakkını hukukunu kendi bildiği yollarla aramaya yöneliyor. “İsrail ancak şiddetten anlar” düşüncesiyle hareket ediyor ve ortaya o bildik kısır döngü çıkıyor. Sivillerin, ibadethanelerinde insanların katledilmesini elbette onaylamamız mümkün değil. Tüm söylediklerimiz işgal altındaki topraklardaki biçare bırakılmış insanların haleti ruhiyelerini tespittir o kadar.

IŞİD Etkinlik Alanını Genişletirken

 

 

 

 

 

 

 

Suriye ve Irak’ta IŞİD merkezli gelişmeler dünya gündeminin bir numaralı konusu olmayı sürdürüyor. Başta Kobani olmak üzere özellikle Irak’ta bazı bölgelerde geri püskürtülse de örgüt bölgede etkinliğini sürdürüyor.

Hava operasyonlarından tam netice alınmamasının ardından ABD yönetiminin IŞİD ile mücadelede ve özellikle de Suriye konusunda Türkiye’nin krizin başından bu yana dillendirdiği noktaya gelip gelmeyeceği meselesi geçen ay tartışılan konulardan biriydi.

Ara seçimlerden mağlubiyetle ayrılan Obama yönetiminin Suriye stratejisini nasıl şekillendireceği konusunda kafasının bir hayli karışık olduğunu söylemek mümkün.

Bir taraftan “Esed’i görevden uzaklaştırmak gibi bir planımız yok” derken bir taraftan da “Suriye’nin geleceğinde Esed’e yer yok” açıklamalarını aynı anda dillendirebiliyorlar.

Esed’in gitmesi halinde yerine kimin getirileceği konusunda Amerika’nın henüz bir alternatif isim bulamamış olması nedeniyle Obama yönetiminin Suriye konusunun çözümünü daha uzun vadeye yayacağı anlaşılıyor. ABD’nin öncelikli hedefi Irak’ı IŞİD’den temizlemek…

Koalisyon güçleri karşısında özellikle Irak’ta bir gerileme içerisine giren IŞİD ise Kobani hariç Suriye’deki alan hakimiyetini her geçen gün biraz daha genişletiyor.

Örgütün sadece Irak ve Suriye’de değil Ortadoğu’nun farklı ülkelerinde de etkinliğini artırdığı ise yadsınamaz bir gerçek. Nitekim geçen ay Mısır’ın problemli bölgesi Sina’da faaliyet gösteren Ensaru Beytil Makdis örgütünün IŞİD’e katıldığını ve Ebubekir el-Bağdadi’ye biatlarını bildirmeleri ve örgüt adına kanlı eylemlerde bulunmaları dikkatleri bu bölgelere çekti. IŞİD’e katıldığını açıklayan ve Sina’da Mısır ordusuna karşı saldırılarıyla tanınan Ensaru Beytil Makdis, yayınladığı videolu mesajda hem Kasım ayında 5 Mısır güvenlik görevlisinin öldürülmesi hem de Ekim ayında Sina’da 31 askerin öldüğü saldırıyı üstlendiğini açıkladı. Örgüt, IŞİD’e katıldıktan sonra adını ‘Sina Vilayeti’ olarak değiştirdiğini bildirdi.

Ensaru Beytil Makdis, 2011 yılında El Kaide’nin fikirlerinden esinlenilerek kuruldu. Örgüt, Mısır’ın seçilmiş ilk cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin devrilmesinden sonra İsrail-Mısır gaz borularını da hedef alan birçok bombalı saldırıyı üstlenmişti.

 Ensaru Beytil Makdis’in sözcüsü, Mısır’da yaşanan istikrarsızlığın sorumlusu olarak Cumhurbaşkanı Sisi’yi gösterdi ve Mısır ordusuna karşı daha fazla saldırı düzenleyecekleri tehdidinde bulundu…

Bu arada örgüt lideri Ebubekir Bağdadi’nin özellikle Suudi Arabistan’a yönelik tehditleri Riyad yönetimini bir hayli kaygılandırmış durumda. IŞİD’in Suudi Arabistan’ın özellikle Şii nüfusunun yaşadığı bölgelerde bir takım eylemlerde bulunacağı yönündeki haberler Suudi Arabistan yönetimini diken üstünde tutuyor…

Libya’da da IŞİD ile bağlantılı bazı örgütlerin etkinliğini artırdığını belirtelim…

Türkiye’nin Dış Açılımları

 

 

 

 

 

 

 

 

Gerek başbakan Ahmet Davutoğlu’nun gerekse Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın dış temas ve ziyaretleri geçen ayın gündemine ilişkin altı çizilmesi gereken gelişmelerdi. Özellikle Türkiye-Irak ilişkileri bağlamında Ankara ile Bağdat arasındaki karşılıklı ziyaretler iki ülke arasındaki ilişkilerde yeni bir sayfa açılması olarak yorumlandı.

 Erbil ile Bağdat yönetimlerinin petrol gelirlerinin paylaşımı konusunda aralarındaki ihtilafları gidermesi Türkiye-Irak ilişkileri açısından oldukça önemliydi. Mezhepçi politikaları nedeniyle eleştirilen Maliki yönetiminin gitmesinin ardından Türkiye-Irak ilişkilerinde yeni bir sayfa açılması siyasi analizlerde genel olarak Bağdat yönetiminin özellikle IŞİD tehdidinin ardından Türkiye’nin yardımına ihtiyaç duymasıyla ilişkilendiriliyor.

Peki Türkiye Irak ilişkileri fırtınalı günlerin ardından yeniden arzu edilen düzeye gelebilir mi? Bu noktada temenniler ifade edilse de ABD işgalinin ardından İran’ın yörüngesine giren Bağdat yönetimin ne kadar Tahran’dan bağımsız bir politika izleyebileceği yönünde derin kaygılar dillendiriliyor.

Bağdat yönetiminin İran’dan bağımsız politikalar izleyebildiği ölçüde Türkiye-Irak ilişkilerinin ve buna bağlı olarak Ankara-Erbil hattındaki ilişkilerin çok daha güçlenebileceği vurgusu yapılıyor. Tüm temkinli yaklaşımlara rağmen Türkiye’nin son dönemdeki dış politika açılımları ete kemiğe bürünmüş gözüküyor…

Türkiye’nin G-20’nin dönem başkanlığını üstlenmesi, Afrika açılımının son sürat sürmesi, Batı’nın ekonomik ambargosuyla köşeye sıkıştırılmaya çalışılan Rusya’nın bu kuşatmadan çıkış yollarından biri olarak Türkiye’yi seçmesi oldukça önemli…


“Şeytanlaştırılan”
Müslüman Kardeşler

Geçen ayın gündemine ilişkin not edebileceğimiz bir diğer gelişme Körfez ülkelerinden Birleşik Arap Emirlikleri’nin terör örgütleri listesini güncellemesiydi. Birleşik Arap Emirlikleri’nin terör örgütleri listede 83 örgüt bulunuyor. El-Kaide ve Da’iş yani IŞİD listenin başında yer alıyor. Son güncellemeyle Müslüman Kardeşler de bu listeye dahil edildi.

Arap Baharıyla birlikte Müslüman Kardeşlerin tüm Ortadoğu siyaset sahnesinde en görünür hareket haline gelmesinden en çok Körfez ülkeleri rahatsız oldu. Mısır’da ve Tunus’ta Müslüman Kardeşlerin iktidara gelmeleriyle birlikte bu rahatsızlık tavan yaptı denebilir. Nitekim Mısır’da seçilmiş ilk cumhurbaşkanının darbeyle indirilmesinde söz konusu ülkeler başat rol oynadılar. Darbe sonrası Mısır’daki Abdül Fettah Sisi yönetimine en büyük desteği de onlar verdi ve bu desteği sürdürüyorlar. Libya’da da benzer bir süreci yaşatmak için büyük gayret sarf ettiler ve hâlâ ediyorlar. Tüm Ortadoğu’da Müslüman Kardeşleri şeytanlaştırmak için inanılmaz bir kampanya yürütüyorlar. O derecede ki şiddeti kesinlikle tasvip etmeyen ve bunu her fırsatta dile getiren ve bu tür eylemleri kınayan, iktidarların ancak demokratik yollarla değişmesi gerektiğini savunan Müslüman Kardeşleri, El-Kaide’den, IŞİD’den daha tehlikeli olarak takdim eder oldular. Hatta bu şeytanlaştırma operasyonunda Dünya Müslüman Alimler Birliği’ne bile terörist organizasyon damgası vurdular. Onun başkanı ve Sünni dünyanın en önemli dini lideri Yusuf el- Kardavi’yi dahi terörist ilan ettiler.

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum Yazın

Arşiv

TÜM YILLARI GÖR

Facebook