MÜFLİS KİMDİR?..

0

Bilhassa günümüzde borçlanmaktan korkulmadığı için hemen hemen herkes borçlanmayı adet haline getirmiştir. Halbuki borçlu kimse o almış olduğu miktarı ödemekle mükelleftir.

Borçlanan kimse almış olduğu nesneyi ödemek için hayli sıkıntılara düşer, huzurunu kaybeder, kendisinde rûhi ezginlikler görülür, hatta sıhhatinden bile olur. Bazan ödeyebilir, karşılığını temin edemez ise, ödeyemez. Mahcûb düşer, itibarını gaip eder.

Ebû Hüreyre radıyallahu anhden, Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem:

– Bir kimse kardeşinin haysiyetine yahut malına haksız olarak saldırmış ise, altın, gümüş bulunmayan günden (kıyametten) önce onunla helâllaşsın. Aksi halde yaptığı zulüm nispetinde, onun iyi amellerinden alınıp, hak sahibine verilir. İyiliği yoksa, hak sahibinin günahından alınıp haksızlık eden adama yükletilir, buyurdu. (Buhârî’den seçmeler, Mezâlim, 10)

Bir seferinde de buyurmuştur ki:

– Biliyor musunuz, müflis kimdir? Oradakiler

– Bizce müflis, parası ve malı olmayan kimsedir, dediler.

Bunun üzerine Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

– Benim ümmetimin müflisi o kimsedir ki, kıyâmet gününde namaz, oruç ve zekatla gelir, fakat şuna sövmüş, şuna iftira etmiş, şunun malını yemiş, bunun kanını akıtmış ve şunu dövmüş, bundan dolayı onun iyiliklerinden, anılan adamların her birine verilir. Üzerinde olan haklar ödenmeden iyilikleri tükenirse, hak sahiplerinin günahları o kimseye yükletilir. Sonra o kimse cehenneme atılır. (Riyazu’s-Sâlihin, c. 1, 266, 267)

Ekmeği Tuza Bananlar

Bir ahbabımız vardı. Muhtelif hoca efendilerden dini ders almış. Arapçası kuvvetli olup, tefsir, hadis, fıkıh bilgilerine vukûfiyeti vardı.

Zaman geldi, evlendi, çoluk çocuk sahibi oldu. Kendisi Konya’nın bir köyündendi. Nevşehir’e yerleşmiş, kendisine müftilikten vaizlik vazifesi verilmişti.

Otuzbeş-kırk sene kadar evvel maaşlar çok cüz’i bir ölçüde idi. Ona rağmen vaiz Osman efendi, hayatını maaşına göre ayarlamış, hiç maddî sıkıntı çekmiyor, kimseye el açmıyor, icab ettiği zamanlar ekmeğini tuza banarak katık etmesini biliyordu.

O kadar müstağni, gönlü zengin idi ki, oradaki zenginler, bunun ihlâs ve çocuklarını yetiştime kabiliyetini bildikleri için yavrularının bilgi sahibi olmaları için, onu tercih ediyorlardı.

O büyük şevk ve gayret ile Allah’ın rızâsını gözeterek, onları red etmiyor, çocuklarla alâkadar oluyordu.

Okuma ücreti diye bir şey almıyor, “bizim hocalarımız öğrettikleri için bizden karşılık almamışlardı” cevabını veriyordu. Böyle olunca Allah Teâlâ kendisinden razı oluyor ve halka da kendisini sevdiriyordu.

Bekâr iken gezmeyi çok severdi. Şehirden şehire kasabadan kasabaya seyahat ederdi. Durduğu yerde duramaz, bu gün burada yarın şurada vakit geçirirdi.

On beş sene kadar olmuş Osman Efendi adeta gaiblere karışmıştı. Kendisinin nerede olduğundan haberimiz olmuyordu.

Yolumuz Nevşehir’e uğramıştı, gelen ahbablarımız meyanında, Osman Efendi de ziyaret kastı ile çıka geldi.

Herkes ayrılmış, Osman Efendi ile yalnız kalmıştık. Osman Efendiye uzun zamandır İstanbul’a gelmeyişinin sebebini sordum. Cevaben dedi ki:

– Elhamdülillah rahatım çok iyi, çoluk çocuğa karıştık. Ben bu şartlarla İstanbul’a gelecek olursam, bir aylık maaşımı harcamak icab edecek. Şayet harcar isem, borçlanacağım da. Bu sefer huzurum kaçacak. Telâş sıkıntı her yerimi saracak. Allah’ın verdiği bu huzuru kaybetmemek için buradan ayrılmamayı tercih ediyorum. Çünkü borçlanmadaki vebali biliyorum.

Sonra işittim ki Osman Efen­di’nin bu feragatkârane hizmetlerini gören, civar halkı kendisine bir daire alıyorlar. Kendisi kabul etmek istememiş ise de, onların ısrarları üzerine sonunda muvâfakat ediyor. Huzur içinde hayat geçirirler inşaallah.

Sâdık Dânâ, Altınoluk Sohbetleri-3. s. 197-199

Yorum Yazın

Facebook