Muhâsebe Gerçeği ve Gerekliliği...

0
Muhâsebe Gerçeği ve Gerekliliği... - İrfan Gündüz
Sayı : 358 - Aralık 2015 - Sayfa : 13

Kur’ân-ı Kerîm’de; “İnsan, başı boş bırakılacağını mı sanıyor?” buyruluyor. Allah insana pek çok nimetler vermiş, bunların nasıl kullanılması gerektiğini de bildirmiştir. İnsan, kendisine emâneten verilen bu nimetleri, keyfine göre değil gâyesi doğrultusunda kullanmakla yükümlüdür. Bunları yapmadığı veya yarım yamalak yaptığı zaman önce Mevlâ’sına, sonra da kendisine ve diğer insanlara hesap vermek zorundadır. Bu sorumluluk, yaratılışımızın temelidir. Eğer bu sorumluluk şuûru olmasaydı insanın hayvanlardan farkı kalmazdı.

Kulluktaki bu hassâsiyet ve titizliği hayata geçirmek için insanın kendine karşı da bir sorumluluğu vardır. Burada hesap soran da sorulan da kendisidir. İçimizde başlayıp içimizde devam eden bir muhâsebe anlayışı. Hz. Peygamber: “Akıllı kişi nefsine hâkim olan ve ölümden sonrası için çalışandır.” buyurur. Hz. Mevlânâ: “Nefsinin emîri olan efendi, esîri olansa köledir.” derken bu gerçeğe işâret etmektedir. İnsanın başkalarının hata ve kusurlarıyla meşgûliyeti, kendi kusurlarını görmesini engellediği için Hz. Peygamber: “Kendi kusurlarıyla meşgûliyeti başkalarının ayıplarını araştırmaktan alıkoyan kula ne mutlu!” buyurmuştur. Oto-kritik diyebileceğimiz muhâsebe’de nefse, öz-denetim diye tanımlayabileyeceğimiz murâkabe’de kalbe yoğunlaşmak esastır.
Muhâsebe: İnsanın, yaratılış gâyesi doğrultusunda kendisini hesâba çekmesidir. Bir işe başlamadan, bir adımı atmadan, bir sözü söylemeden önce sonunu hesab ederek hareket etmek, sonradan duyacağımız pişmanlık ve yanlış anlaşılmalara önceden mânî olmaktır. İrşad anlayışında muhâsebeye çok önem verdiği için “el-Muhâsibî” adıyla meşhûr olan Haris b. Esed, muhâsebeyi: Geçmişe ve geleceğe yönelik muhâsebe diye ikiye ayırır. Geleceğe yönelik muhâsebe, yararlıyı zararlıdan ayırmak, ayak kaymasına ve dil sürçmesine mânî olmak için önceden tedbir almaktır. Bu tür bir muhâsebe, kişinin attığı her adımın, söylediği her sözün, duyduğu her sesin ve aldığı her nefesin farkında olması, yaptığını bilerek yapması demektir. Hâris el-Muhâsibî bazı eserlerinde “vera’” kavramını yorumlarken, “Günah; gönlüne yatmayan ve seni rahatsız ederek içini tırmalayan şeydir.” “Şüpheye düşüren şeyleri bırak, şüphe vermeyene bak.” gibi hadislere dayanarak: “Bir iş için gönlünde harekete geçme arzusu belirdiği zaman bunun doğru mu? yanlış mı? olduğu belli oluncaya kadar bekleyerek kalbin durup düşünmesi.” şeklinde tarif etmiş ve bu bilincin muhâsebe ve takvâdan kaynaklandığını söylemiştir. Geçen geçmiş ve olan olmuşsa eğer geriye pişmanlıktan başka yapılacak bir şey kalmamıştır. Geçti mi bir daha geri gelmeyecek sıcak anı, ne geçmişe takılarak, ne de gelecek hayâli kararak hebâ etmek yerine ânımızın verimliliğine yoğunlaşmalıyız. Geçmişimizi çürüten ve geleceğimizi körelten anlarımızın ihmâlidir. Bizler dünde kalarak ve düne hayıflanarak değil, bugüne ve yarına bakarak hesâbımızı yapmalıyız. Gerçek muhâsebe; geçmişe takılarak değil geleceğe bakılarak yapılan muhâsebedir. Düne yaslanarak, bugüne basarak ve yarına bakarak yürümeliyiz.
Hayat kitâbımız Kur’ân-ı Kerîm’de: “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve yarın için önceden ne gönderdiğinize bakın. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdârdır.” buyruluyor. Bu âyet bizleri yarına nasıl hazırlanmamız gerektiğini hatırlatıyor. Âhiret günü için “yarın” denmesinin; yarının dünden daha kıymetli olduğunu anlatmak, kıyâmeti yarın kopacakmış gibi yakın bilerek ona hazırlanmaya teşvîk etmek, ölümün ve âhiretin yanı başımızda olduğunu unutmamak içindir. Allah katında zamanın, biri mükellefiyet zamanı olan dünyâ, diğeri de cezâ ve mükâfât zamanı olan âhiret olmak üzere iki günden ibâret olduğuna dikkat çekmektir.
İmam Gazzâlî; “Ey iman edenler, sabredin ve sabır yarışında düşmanlarınızı geçin, savaş için hazır ve tetikte bulunun ve Allah’tan korkun ki felâha eresiniz!” âyetinde geçen tetikte bulunmak anlamındaki “murâbata” kelimesini nefs muhâsebesiyle birlikte değerlendirir. Düşmanlara karşı tetikte bulunma anlamındaki murâbata’nın aslında nefs terbiyesinden geçtiği, “Namazda gönlü olmayanın ezanda kulağı olmayacağı” gibi nefsini beklemeyen kimsenin, düşmanı da bekleyemeyeceği gerçeğine işâret eder.
 Murâbatayı; muşârata, murâkabe, muhâsebe, mu’âkaba, mücâhede ve muâtebe olmak üzere altı kademede takdîm eder ve böylece nefsi hesâba çekmenin ancak bu altı husûsun gerçekleştirilmesi hâlinde mümkün olacağını ifâde eder. Muşârata, nefsle sözleşme yapmak. Onu, âdeta bir şirket ortağı gibi görüp yetki ve sorumlulukları konusunda bir tür “sözleşmeye” ye tâbî tutmak. Murâkabe, sözleşmenin gerekleri karşısında nefsin ciddiyet ve titizliğini sürekli takîp etmek. Muhâsebe, nefsi hesâba çekmek, sorgulamak. Mu’âkabe, nefsin kusurlarına cezâ ile karşılık vermek. Hatâ ve ihmâllerinin bedelini ödeterek yaptığının yanına kar kalmayacağını göstermek.
Bugün dikkat dağınıklığından, ve işimize odaklanamamaktan yakınıyoruz. Kendi işimizde, esirgediğimiz ilgiyi faydasız başka alanlara harcıyoruz. Günümüzde meslek erbâbının mesleği hakkında affedilmez cehâleti, sanatkâr sınıfının her geçen gün itibar kaybına uğraması, işini bilmeyen insanlara dair acı örneklerin artması, nefs muhâsebesi bağlamında kaybettiğimiz değerin yalnızca dinî olmadığı aynı zamanda dünyevî olduğunu göstermektedir. Müslümanın mâlâyânî kuşatmasından kurtulup önce şahsî sonra da içtimâî mesûliyetlerini yerine getirmesinin temîni toplumsal bir proje olarak öncelikle ele alınmalıdır.
Hz. Mevlânâ; şehvet, şöhret ve servet zaaflarını, hırs, hased, kibir ve öfke gibi duyguları ateşe benzetir. Cehennemin âlemleri yakıp yutmasına rağmen “Hel min mezîd = daha da yok mu?” demesi gibi nefs-i emmâre de doymak bilmez. Çünkü parçalar bütüne benzediği gibi, nefs de aslına ve cehenneme benzer. Hazret-i Mevlânâ nefsin bu sinsi yönünü kışın karlar altında kalmış, donmuş ve uyuşuk yılana benzetir. Hikâyede nefs muhâsebesini terk edeni, dağda bulduğu uyuşuk bir yılanı ölü zannederek şehre indirip güneş sıcağına marûz bırakan şehevî ortamlar da nefsi uyandırır ve sâhibini boğuverir. O, nefsi insanın hata yapan ve gaflete düşen olumsuz melekesi olarak görür. Ona göre nefsin bu yanlışlıkları bilinçli bir tercîhe dayanmaz; Nefs, akla ve îmana karşı insanın içinde sürekli bir güç olarak mücâdele ortamının teşekkülüne sebep olur. Akıl, insanın karar mekanizmasını, kalpte bu kararları uygulama gayretini temsîl eder. Kalpteki belli bir niyete dönüşmemiş çağrılar, kulu iyiye veya kötüye yönelten hissî yahut fikrî bir nitelik taşır. Bunların getirisi ve götürüsünü iyi hesâb ederek davranmak gerekir.
Düşünce, ifâde ve irâde özgürlüğü adına insanın kutsallaştırıldığı illizyonist bir çağda yaşıyoruz. Hayatına sınır getirecek hiçbir kutsalı olmayan modern insan tipi, bu anlayışıyla kendisini, kutsallığın tam merkezine oturtmuş, modernizm de “hevâ ve hevesini ilah edinen” bu insan tipini, “fikri ve vicdânı hür insan” diye göklere çıkartmıştır. Ölçüyü dinden alıp akla ve insanın eline veren bu düşünce, artık hayatın bütün safhalarında gerçekliğin tek belirleyicisi olmuştur. Bu anlayış modernizmin kutsalları olmadığı, bütün tabuları yıktığı ve kutsallardan kurtulduğu anlamına gelmez. Tek fark, modern çağın kutsalları semâdan inmiyor, doğrularını vahy belirlemiyor ama belli bir sınıfın tekelinde dokunulmaz değerler üretiliyor. Bu çağda kapitalist sistemin çarklarına su taşıyan her türlü imkân kutsaldır; meşrûiyeti asla tartışılmaz. Ülkemizde modern dünyânın kutsallaştırdığı değerlerin zihniyetimiz üzerindeki etkilerini sorgularsak eğer, uğradığımız inanç ve kültür erozyonuyla semtimizden çekilen semâvî değerlerin yerini, “dünyevî, beşerî ve hazcı tartışılmaz değerler”in işgâl ettiğini çok rahat söyleyebiliriz.
Bu kültürel erozyon içinde cehâlet, baskın seküler çevre ve iktisadî şartlar gibi çeşitli îzahlarla, nefsânî arzular mazûr gösterilerek bir nevi masûmlaştırılmış ve nihâyet kutsala has bir biçimde sorgulanmayan insan nefsi, “zarûret” ve “ihtiyaç” kılıfına büründürülerek Müslümanların hayatında başlı başına bir problem olarak ortaya çıkmıştır.
Bilinçaltımızda nefsimize ve isteklerine atfettiğimiz kutsallığın doğurduğu ârızalar, hakîkat arayışımızı sonuçsuz kılmış, içimizde aramamız gereken hatâları, dışımızda ve başkalarında aratmaya başlatmıştır. Psikolojik rahatsızlıklara dönüşen birçok rûhî dengesizliğin temelinde, şımartılmış insan egosunun yattığını söylemek bir abartı değil aksine hafife alınmayacak kadar önemsenmesi gereken bir gerçektir. Nefsânî zaaflar hastalık adı altında “mazûr gösterilerek” nefse mukâvemet duyguları törpülenmiş, ve “nefs mücâdelesi” yerini terapilere bırakmıştır. Günah-kâr müminlere umut aşılayan âyet ve hadisleri, ümitsizliğin önüne geçmek için gündeme getirmek yerine, adı konmamış yeni bir “dindarlık modeli”ni işimize geldiği ve kolaycılığa kaçtığımız için benimseme noktasına geldik. “İnandıkları gibi yaşamayanlar, yaşadıkları gibi inanırlarmış.” sözünde ifâde edilen girdâba düştük.
Başlangıçta, nefsine yenik düşen insanları, ilâhî rahmetten dışlamamak adına benimsenen bu üslup, sekülerleşen insanları dînî hayata çekememiş, ama seküler İslam algısına meşrûiyet kazandırmada oldukça başarılı olmuştur. Bazı çevrelerce hoşgörü ile karşılanan birçok haram, zamanla mubahlara ve bazan da “meşrû haklar”a dönüşmüştür. Modern dînî literatürde günahkârlığa karşı gösterilen hoşgörü, yarı Müslüman-yarı liberal bir kesimin dilinde “insanın günah işleme özgürlüğü”ne bürünmüştür. Beş vakit namazı kılmamanın büyük günah olduğu ve büyük günah işleyenlerin kâfir olmayacağı yönündeki kelamî prensip, tekfircilik illetini önlemede ne kadar faydalı oldu bilinmez ama, en azından Türkiye’ye has, beş vakit namazı terk eden, emirleri boş veren, yasakları hiçe sayan ve buna rağmen dindarlığından şüphe etmeyen pek de kaygı duymayan bir Müslüman tipinin ortaya çıktığı çok rahat söylenebilir. Toplumun dînî yanlışlarına “doğru” diyerek çanak tutan, bazılarının beklentisine göre fetvâ veren sözde hocaların bu konudaki başarılarını(!) unutmamak gerekir.

 

Yorum Yazın

Facebook