Niyet Ettim Allah Rızası için...

0
Niyet Ettim Allah Rızası için...
Niyet Ettim Allah Rızası için... - Rabia Brodbeck
Sayı : 390 - Ağustos 2018 - Sayfa : 22

 

Madde âleminde su hayattır
manevi alemde ise niyet hayattır.

Peygamber Efendimiz’in mirâca yükseldiği yer olan Mescid-i Aksâ’nın işgal altında olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Her şeyin zâhirden ibâret olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Efendimiz’in dünyaya teşrif etmeden önceki cahiliyet devrine döndüğümüz bir dünyada yaşıyoruz. İnsanoğlunun iyiden kaçıp kötüyü arzuladığı bir dünyada yaşıyoruz. Şeytanın aklımızı, kalbimizi, hayatımızı ve bilincimizi eline geçirdiği ve doğruyu yanlış, yanlışı da doğru gibi gösterdiği bizim de buna kandığımız dünyada yaşıyoruz. İnsanoğluna en mükemmel hediye olan mirâcı veren, Allah’ın Habîbi’ni, unuttuğumuz bir dünyada yaşıyoruz. İnsanların manâdan kopuk, menfaat budalası bir hayat sürdüğü dünyada yaşıyoruz.
Dünya sahnesindeki olaylara baktığımızda görüyoruz ki kulların tek kurtuluşu; şeytanın şerrinden Rabbü’l-alemîn’e sığınmak ve Rahmeten-li’l-âlemîn’e sığınmaktır, ve Allah rızası için yaşamak ve Allah rızası için sevmeye gayret etmektir. Her Müslüman bir ibadetinden veya amelinden önce Allah rızası için diyerek niyet edip besmele çekiyor, şeytandan Allah’a sığınıyor. Ne var ki biz hâlâ şeytana esiriz ve vesveselerine kulak vermekteyiz. Bunun başlıca sebebi Allah rızası için niyet etsekte, ibadeti sevap ticaretine çevirmemiz, ameli sadece kendi menfaatimiz için yapmamızdır. İslam dininde bir şeyin herhangi bir nedeni olması gerekmez. Biz O’nun mahluklarına hizmet etmek için sebep aramayız. Ancak bizim O’na olan aşkımızı bitmeyen kulluk ile ispat etmeye ihtiyacımız var. Biz İslam’a hizmet etmek yerine kendimiz için fayda arıyoruz. Allah rızası İslam’a, Kur’an’a ve mahlukata hizmet etmekte gizlidir.
Kendimizi Allah rızası hariç bütün maksatlardan temizlemeliyiz. Allah için olmayan her sevgiden kurtarmalıyız. Sevgide menfaat, münafıklık, pazarlık olamaz. Hz. Mevlânâ: “Ekmeğe talip derviş karadaki balık gibidir. Şeklen balıktır ama denizden kaçmaktadır. Allah’ı, kazanç uğruna sever. Nefsi, Allah’ın Kemâl ve Cemâl’ine âşık değildir” buyuyor. Rıza aramak, şifa bulmak yerine şefaat, menfaat, sevap kazanmanın peşindeyiz. Dine kulluk yerine dini kullanmaktayız. Maddi anlamda doyumsuzluk yaşıyoruz ancak manevi anlamda herşeyin asgarisiyle yetiniyoruz. Dine mükellefiyet gözüyle bakıp, muhabbetinden mahrum kaldığımız için İslam dininin özünü yaşayamıyoruz. Allah’ın rızasına mazhar olmanın şartı; rızây-ı Bârî’den gayrı maksatlar gütmekten kaçınmaktır, Allah’tan ayrılık zehabının verdiği ıstıraptan başka ıstırap hissetmemektir, O’na varabilmek kaygısından gayrı kaygıları terk, O’ndan gayrısına teveccühü terk, O’ndan gayrısına bel bağlamayı terk ve O’ndan başkasına ihtiyaç duymayı terktir. Eğer Allah’ın rızasını kazanmak istiyorsak duaları bir alişveriş mercii olarak görmeyi bırakmalıyız. Nefsin yürüttüğü mantıkları, ibtidaî seviyedeki maneviyatı, bulanık, bulaşık ibadetlerimizi, ilahî vehimlerimizi bırakmalıyız. Hz. Mevlânâ bu konuda şöyle buyuyor; “Birçok insan Kur’an yüzünden dalalete düştü; o necata erdiren iple bir zümre de kuyunun dibine düştü. İpin günahı yok ey kavgacı adam! O iple yukarı tırmanmak derdinde değilsin ki!”
Müslümanların bu ahvalinin yani Allah’ın rızasına mazhar olamayışımızın asıl sebebi; Peygamber Efendimiz’i (s.a.v.) tanımamamız ve Allah-u Teala’yı sevemememizdir. Elbette Rabbimizi seviyoruz ancak O’nun istediği şekilde değil. İbrahim Ethem hazretleri Basra halkına hitaben bizlere bu konuda şöyle nasihat etti; Allah’ı tanıdığınızı söylüyorsunuz, ama O’nun hakkını vermiyorsunuz. Kur’an okuyorsunuz, okuduklarınızı hayata geçirmiyorsunuz. Şeytanın düşmanınız olduğunu söylüyorsunuz, ona itaat ediyorsunuz. Cennete gireceğinizi iddia ediyorsunuz, ancak cennete girmek için yerine getirmeniz gereken vazifeleri yapmıyorsunuz. Ateşten kurtulmayı istiyorsunuz, fakat işlediğiniz günahlarla kendi kendinizi ateşe atıyorsunuz. Ölümün hak olduğunu biliyor ancak onun için hiç bir hazırlık yapmıyorsunuz. Rabbinizin nimetlerini O’na şükretmeden tüketiyorsunuz. Ölüleriniz gömüyorsunuz, sanki aynı son sizi beklemiyormuş gibi hiç ibret almıyorsunuz.”
Hz. Hüseyin’in gönlündeki mukavemet gücünden bir zerre tevârüs etmeden Allah’ı sevmiş oluyor muyuz? Hz. Hamza’nın cesaretinden bir zerreye kadar mîras almadan, Hz. Yusuf’un imtihanlara sabrından, Hz. İbrahim’den dost kokusunu duymadan, Hz. İsmail’in teslimiyet sevgisinden, Hz. Fatıma’nın mahviyet sırrından bir zerreye kadar mîras edinemeden Allah’ı sevmiş oluyor muyuz? Hz. Hatice’nin üstüne aldığı ağır mesuliyetlerin altında ezilmeye bir nebze olsa bile biz de kendi hayatımızda gayret etmeden Allah’ı sevmiş oluryor muyuz? Özverinin ve fedakârlığın zirvesinde bulunan Hz. Ebu Bekir’in; “Başkalarının acısını dindirmek için acı çekmek hakiki cömertliktir” buyruğunu bir zerre olsun dinlemeden Allah’ı sevmiş oluyor muyuz?
Nefsinden infak etmeyen bir kimsenin Efendimiz’e karşı sevgisi sahte olur. Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Azîm’de buyurmuştur, “Peygamber, müminlere kendi nefislerinden daha evladır.”1 Bizler Efendimiz’i (sav) nefislerimizden daha çok sevmedikçe imânımız kemâle ermez.
Resûlullah (sav) en pâk aynadır. O yaşayan Kuran’dır. O’nun ve ashabının hayatını anlamakla kişide hidâyet nuru tecelli eder. Bizim sorunumuz; hayatlarımızı onların hayatlarıyla bağdaştırmıyoruz. Onların hayatlarından alacağımız bilgi tarih dersinden ibaret kalıyor. Onları kendi ailemizden daha fazla sevmeye çalışmıyoruz, bu yüzden hayatımızda gökyüzündeki yıldızlardan örnek alamıyoruz. Ehl-i beyt ve ashab-ı kiram canlarını bizim için feda ettiler. Kuran âyetlerini anlamamız, hidâyet nuruyla nurlanmamız için şehit oldular. Peygamber Efendimizden, onun ashabından, Kuran-ı Kerimden ve hadis-i şeriften almasına rağmen, bu hidâyet kaynağından faydalanamadık ve olgunlaşamadık. Çünkü Allah’ın sevgili Elçisinin kulluğunu ve ashabının infak ahlakını anlayamadık. Kısacası, ilahi emaneti taşımayı beceremedik. Bizim sevgili Peygamber Efendimiz Muhammed Mustafa  (s.a.v.) doğru bir şekilde sevme ve tanımayı Hz. Hatice (r.anha.)’den öğrenmekteyiz; “Efendimiz (s.a.v.)’i tanıdıktan sonra benim için dünya bitmiştir, dünya sadece hizmet için kaldı.”
Maalesef ki; Müslüman olmamıza rağmen günlük yaşantımızda seküler yaşıyoruz. Doğu, batının içine düştüğü ve İslam ile zıt kutup olan egoizmi ilke edinmeye başladı ve kimlik karmaşasına girdi. Peygamber Efendimiz (s.a.v.);“İnsanlar size bakıp Müslüman olmuyorsa imanınızdan şüphe ediniz” buyuruyor. Aslında İslam tüm hayatı kuşatmaktadır. Oysa bugün pek çok İslam ülkesinde tecrübe edilen şey, dünya hayatının İslam’ı kuşatmasıdır. Bu, modernleşme zannettiğimiz menfaat virüsü yüzündendir.
Müslümanların gaflet uykusundan sırat-ı müstakîmin o yüce farkındalığına uyanması gerekmektedir. Bu farkındalık ahlak-ı Muhammediyye’nin idrakidir. Gafletimizden, cehaletimizden ve şuursuzluk karanlığımızdan uyandığımızda ve göremediğimizi gördüğümüzde ilâhî merhamet sarayının kapıları açılır ve Allah’ın ilâhî nimet, ihsan ve lütuflarına nail oluruz.
Allah indindeki en rıza celbedici hal dünyada kul olup O’nun rızası için mücadele etmek, ilâhî mesuliyetleri sırtlanmak, o azîz emaneti taşıyabilmektir.
Dipnotlar: 1) Ahzâb Sûresi, 6.âyet

 

Yorum Yazın

Facebook