NOKTA-İ SÜVEYDÂ-7

0
NOKTA-İ SÜVEYDÂ-7
NOKTA-İ SÜVEYDÂ-7 - Ethem Cebecioğlu
Sayı : - Ocak 2015

Şimdiye kadar yazdığımız bölümlerde İmam-ı Rabbâ­nî (v. 1034/1624), İbn Berrecan (v. 536/1142), Muhyiddin İbnü’l-Arabî (v. 638/1240) ve Erzurumlu İbrahim Hakkı (v. 1194/1780) (Kaddesa’llahu esrârahum) hazretlerinin “Nokta-i Süveydâ” ile ilgili görüşlerini ele almıştık. Bu çeşitlemeyi yapıp nokta-i süveydâ’yı geniş bir yelpazede ele almakla, farklı sufîlerin bu konudaki ortak paydalarını bulup terminolojik olarak mana açılım birliğini sağlamayı yani mana icma’ı/konsensüsü oluşturmayı hedefledik.

Genelde bölük pörçük bilgi kırıntıları halinde mahiyeti ve fonksiyonları hakkında bilgiler verilen “nokta-i süveydâ”, içinde bulunduğu bilinmezlikler muammasını korumaktadır. Ancak şu ana kadar görülen o dur ki; nokta-i süveydâyı genel hatlarıyla; insanın başladığı, Allah’a açılan, madde ile mana arasında bir kapı veya bilginin ve müşahedenin ortaya çıktığı manevî/metafizik yer olarak değerlendirmek mümkündür.

Her sûfî, biraz artı ve eksisiyle çoğunlukla keşfiyyata dayalı olarak bir takım açıklamalar yapmış, bu konuda bilgi ve yorum zenginliği sunmuşlardır.

Abdulkerîm-i Cîlî (ks) (v. 832/1428) Hazretleri de1 bu konuda el-İnsânu’l-Kâmil’inde belli bir ölçüde katkıda bulunmuştur.

7-
ABDULKERîM-Î CÎLÎ’YE GÖRE NOKTA-İ SÜVEYDÂ NEDİR?

a) O’na göre nokta-i süveydâ, herşeyden önce Hakîkî birliğin olduğu yani şu gördüğümüz kesretlerin/çoklukların ilk olarak ortaya çıktığı/zuhur ettiği yerdir. Bir başka ifade ile Nokta-i Süveydâ, görmekte olduğumuz şu kesret âlemine açılan ilk kapı veya kesretin/çokluğun vahdete/birliğe dönüşerek kaybolduğu yerdir.2
Esasen bu konudaki makalelerimizin başında, kalbin lügat manalarını açıklarken bir manasının da “dönüştüren” olduğunu açıklamıştık.3 Buna istinaden, Nokta-i Süveydâ’ya “çokluğu tekliğe yani kesreti vahdete dönüştüren” demek mümkündür.

Nokta-i süveydâ’nın “kapı” olduğuna ilk işaret eden sûfî, Cîlî’den yaklaşık dört yüz sene önce yaşayan Hallâc-ı Mansûr (ks) (v. 309/922) olmuştur.4

O, kapı ile kalbin dinamik giriş/çıkış fonksiyonuna işaret ederken, muhtemelen “ve kul Rabbi edhilnî müdhale sıdkın ve ahricnî muhrace sıdkın”5 ayetinden istifade etmiş olmalıdır.

Kapının gönül binasında içe açılması özelliğiyle (cem’ ile) ruhun letaif tavırlarına bürünmesi, Nokta-i Süveydâ’nın Allah’a/Hakk’a açılmasını ifade eder. Bu (müdhale sıdkın) esprisidir. Duyu organlarıyla dışa açılmasıyla da insanın kesrete/halka açılması (muhrace sıdkın) söz konusudur.6

b) Cilî’ye göre nokta-i süveydâ, zâtın tecelli ettiği yerdir. Cilî’nin tanımıyla nokta, zât’a açılan birliği ifade eder. Nokta-i süveydâ, ona göre çokluğun/kesretin cem olduğu/toplandığı, zıtların/tefrikanın bir araya geldiği yerdir.7
İbn Arabî de aynı şekilde nokta-i süveydâ’yı (Cîlî’nin dediği gibi) zata açılışı nedeniyle onun aklın ötesinde aklın şaşırıp karanlığa/hayrete düştüğü, zaman-mekan koordinatlarının verâsında bir yer olarak kabul eder.

Bu dairenin merkezini ifade eden nokta, bütün zıtları ihtiva etmesi bakımından insan-ı kâmildir. O da Allah’ın (cc) yeryüzündeki halifesidir.8 Tasavvuf ıstılahında buna “camiu’l-ezdâd” adı verilir.

c) Cîlî’ye göre noktanın hareket ettirilmesiyle çizgi meydana gelir. Buna da ta’ayyün-i sanî, yani “ikinci beliriş” denir.9
Buradaki ta’ayyün/beliriş zuhur mertebelerindendir. Yoksa insan gözüyle maddî bir şeyin görülmesi manasında değildir. Hükmîdir, itibarîdir.

Nokta bu durumda, mutlak gayb ve ta’ayyün-i evvel’den sonra üçüncü mertebeyi oluşturmaktadır.10

Bu hususu biraz daha açarsak nokta, ikinci beliriş olarak kendinden sonra 4. mertebede bugünkü astrofizikçilerin “matematiksel evren” dediği “misâl âlemi” ve 5. mertebede de gözle gördüğümüz şu maddî “şehâdet âlemi” gelir.

Yani nokta tam ortada yer almakta ve merkezi bir konumu gösterir:

1- Mutlak Gayb

2- Ta’ayyün-i Evvel

3- Ta’ayyün-i Sani: NOKTA

4- Misal âlemi

5- Şehâdet âlemi.

Görüldüğü gibi nokta hükmî ve itibarî olarak dâirenin merkezini ifade eder, ortayı gösterir. Yine aynı şekilde nokta, ontolojik olarak da aynı merkezdir.

4- Cîlî, diğer sufiler gibi kalbin nokta-i süveydâsını bilmek/ilim ve görmek/müşâhede ile irtibatlandırır.11 (Bilmek/olmak/ilimle görmek/müşahede/irfan); vücudî ve şuhudî yapılanma, aynı çizginin üzerinde yer alır vesselam

İlkine vüs’at-ı ilmiye (ilmî genişlik) diyen Cîlî, nokta-i süveydâ üzerinden kalbin bu yönünü kısaca “Allah’ı bilmek” diye tavsîf ve tarif eder. Çünkü Allah’ın (cc) kemalatını ondan daha layık birşekilde taakkul eden varlık yoktur.12

Cîlî, ikincisine vus’at-ı müşahede (görmenin genişliği) der ve şöyle izah eder: “Keşf-i ilâhî ile kalbin mehâsin-i cemâlullâha/Allah’ın cemalî güzelliklerine karşı ıttıla’ıdır.” Kalbin bu ıttıla’/tulu’/doğuş yani bir tür manevi aydınlanış ile Allah’ın isim ve sıfatlarını müşâhede eder ve bu müşâhede lezzetinin zevkine erer.13 Müşahede bu durumuyla Hakk’ı eşyada görmektir.14

Dikkat edilirse, Cîlî, kalbin fonksiyonel olarak ilkinde bilmeyi/olmayı gerçekleştirdiğine, ikincisinde de müşâhedeyi/görmeyi tahakkuk ettirdiğine vurgu yapar. Yani “bilmek/olmak olmayınca, müşâhede/görmek olmaz” kazıyyesinde şuhûd, nihâî/son nokta olarak görülüyor diyebiliriz. Nitekim Hz. Yusuf’un (as) kardeşleri babaları Hz. Yakûb’a (as) “vemâ şehidnâ illâ bimâ alimnâ” yani “biz ancak bildiğimizi gördük.”15 Bilmek olmaktır. (Alime/amile). Yani yaşadığımız olayı, gördük. “Yaşayıp, yaşadığını anlamak/görmek yani yaşayıp da bilmemizin neticesinde görebildiğimiz, gördüğümüz okuduğumuz olay bu…” Nitekim en büyük nimet cennette Allah’ı görmek değil mi?16 İlmen yakînine erdiğimiz sonra aynen yakînine erdiğimiz Allah… Ve bu ikisinin kâmilen tahakkuku neticesi ise hakka’l-yakîn değil mi?17

Kısaca kalbin vucûdî ve şuhûdî olarak yapılanması işte bu nokta-i süveydâ üzerinden olmaktadır

Ancak şu kadar var ki makale dizimizin başlangıcından itibaren terminolojik manada nokta-i süveydânın yapı ve fonksiyonel bazda pek çok kavramla sinonim/eş manalı/müteradif olduğunu gördük. Nokta-i süveydânın bu yönden ele alınıp açıklanması hiç şüphesiz onu daha anlaşılır hale getirecektir.

5- Nokta-i Süveydâ’ya giriş, gaybetle/akıl ötesine geçmekle mümkündür. Nokta-i Süveydâ’ya giren gaybete girmiştir. Nokta-i Süveydâ’da ‘âmâ üzerinden Allah’a açılan bu gaybet, akıl ötesine geçişi ifade eder. Cilî’nin dediği “bütün varlığınla mevcudiyetinden kat-ı nazar edince (varlığından kesilip uzaklaşınca), sen kendi nefsinle kendinde ‘âmâ’dasın… Dikkat etmiyor musun Hak senin ‘ayn’ın ve hüviyyetindir. Ancak (gaybete dalmadığın için) hakikatla vasıflanmaktan ve bunu hak kazanmaktan gaflet ediyorsun!”18

Bu ifadeler özet olarak açıklamak gerekirse, Nokta-i Süveydâ’da gaybetle kaybolanın Allah’a vuslata ereceğini gösterir.

Namaz ve zikirdeki huşu‘nun19 Allah’a vuslatı ifade edişini anlayan bir kul, huşû‘yu elde ederek kulluğunu dikey-yatay yani zamanî-mekânî olarak hayatının her bir alanına yayar. “Gerçek manada kurtuluşa erenler namazlarında huşu‘ içinde olan müminlerdir.”20 Vesselâm…

Dipnotlar: 1) M. Nazif Şahinoğlu, “Abdulkerim el-Cilî”, TDV, I, 250. 2) Abdulkerim-i CîlÎ, el-İnsanu’l-Kâmil, İstanbul 1300, c.I, ss.26-7. 3) İbn Manzur, Lisanu’l-Arab, “k-l-b” maddesi; Firûzâbâdî, Tacu’l-Arus, “k-l-b” maddesi. 4) Hallâc-ı Mansûr, Kitabü’t-Tavâsîn, (Tasînü’d-Dâire), s. 175. 5) el-İsrâ, 17/80. 6) Gazalî, İhyâu Ulûmi’d-din, Beyrut 1402/1982, c. II. Sss. 2-15; Ayrıca bkz: Süleyman Uludağ, TDV İslam Ansiklopedisi, c. 24, cc. 229-238. 7) Abdulkerim-i CîlÎ, el-İnsanu’l-Kâmil, İstanbul 1300, c.I, ss.26-31. 8) Bkz.: Suâd el-Hakîm, İbnü’l-Arabî Sözlüğü, s. 367-vd. 9) Cîlî, el-İnsanu’l-Kâmil, c.I, ss.26-31. 10) Cilî, Merâtibül’-Vücûd ve Hakikat-i Külli Mevcûd, nşr. Ümmü Dermân, Sudan trz., s. 15. 11) Bkz. Kelâbâzî, et-Taarruf li Mezhebi Ehli’t-Tasavvuf, nşr. A.J. Arberry, Kahire 1933, s. 90. 12) Cîlî, el-İnsanu’l-Kâmil, çev: Ahmed Avni Konuk, yayına hazırlayanlar: Selçuk Eraydın, Ekrem Demirli, Abdullah Kartal, 2. Baskı İstanbul 2002, s. 294. 13) Cîlî, aynı eser, ss.294-5. 14) Ziyâeddin Gümüşhanevî, Kitabü Camiu’l-Usul fi’l-Evliyâi ve Envâihim ve Kelimâti’s-Sufiyye, Mısır 1298/1880, ss. 53-62. 15) Yusuf, 81. 16) Hakîm Tirmizî, Beyânü’l-Fark Beyne’s-Sadri ve’l-Fuâdi ve’l-Lübb, thk. Nicola Heer, Kahire 1958, s. 68. 17) Yakîn için bkz: Sühreverdî, Avârifü’l-Ma’ârif, nşr: Muhammed Ali Beyzavî, Beyrut 1999, s. 310; Kuşeyrî, er-Risâletu’l-Kuşeyriyye fî ilmi’t-Tasavvuf, Mısır 1959, s. 91; Herevî, Menâzilü’s-Sâirin, ile’l-Hakkı Azze Şanüh^ü, Kahire 1966, s. 25. 18) Cilî, İnsan-ı Kâmil, s. 105. 19) el-Mü’minun, 23/1-2. 20) Mü’minun, 23/1-2.

Yorum Yazın

Facebook