Ölümsüzlüğe Açılan Kapı: Ölüm

0
Ölümsüzlüğe Açılan Kapı: Ölüm - Ali Rıza Temel
- Sayfa : 38

Tartışılmaz gerçeklerin başında ölüm gelir. Ondan kaçıp kurtulmak mümkün değildir. Kaçmaya çalışmak da zaten anlamsızdır. Zira hayata anlam kazandıran ölümdür. Kapısı ölümle aralanan başka bir hayat yoksa bu hayatın da bir anlamı yoktur. İmtihan için getirildiğimiz bu hayatta kazandığımız iyilik ve kötülüklerin tam ve mutlak karşılığı ahirettedir. Zira bu dünyada adalet tam olarak gerçekleşmiyor. İnsan vicdanı adaletsizliğe isyan ediyor. Bu isyan mutlaka bir karşılık bulmalıdır. Dünyada bulamadığına göre bulabileceği başka bir alem olmalıdır. Bu mücerred bir temenni değil, vicdanın ve ahlâkın tabii bir gereğidir. İnsan fıtratı yalan söylemez ve olmayacak bir şeyi istemez.
Hayata anlam kazandıran ölüm her canlının kaderidir. “Her canlı ölümü tadacaktır. Yaptıklarınızın karşılığı size kıyamet günü tam olarak verilecektir. Kim o gün cehennemden uzak tutulur ve cennete konursa, o gerçekten kurtuluşa ermiş olacaktır. Bilin ki, dünya hayatı sadece aldatıcı bir metadan geçici bir zevkten ibarettir.” (Al-i İmrân, 185)
Her şey aslına rücu eder. Beden topraktır. Toprağa dönüşür, ruh ise kendi âlemine döner. Yunus ne güzel söylemiş:
“Ölürse tenler ölür, canlar ölesi değil.”
Peygamberler dahil herkes ölüm şerbetini içecektir.
“Ve ey peygamber! Biz senden önce hiç kimseye ölümsüzlük vermedik. Peki sen öleceksin de onlar sonsuza kadar mı yaşayacak? Gerçek şu ki, her canlı ölümü tadacaktır. Biz sizi kötülük ve iyilikle deniyoruz. Sonuç da hepimiz hesap vermek üzere bizim huzurumuza geleceksiniz.” (Enbiya, 34-35) “Unutmayın ki, muhkem kalelerde bile olsanız ölüm size ulaşır.” (Nisa, 78) Sağlıklı yaşamak için tedbirler alınabilir fakat ölüm için çare bulunmaz. Çare aramanın saçma olduğuna başta işaret etmiş, hayata anlam kazandıranın ölüm olduğunu belirtmiştik.
Kader programına göre insanın ne zaman ve nerede öleceği belli olmakla beraber ilahi bir lütuf olarak bu, insandan gizlenmiştir. Aksi halde insan korku, endişe ve telaş içinde yaşar, çalışmayı bir kenara kor, hayat neşesini kaybeder. Böylece de hayatın düzeni bozulmuş olur.
Akıllı insan ölümden korkmak yerine ölüm ötesi için hazırlık yapar. Ölümü çok hatırlamak korkmaya yönelik değil, hazırlığa yönelik olmalıdır. An be an ömür sermayesinin tükenmesi ahiret hazırlığı açısından endişe kaynağı olmalıdır. Villadan gecekonduya göçmek üzüntü, gecekondudan villaya geçmek ise sevinç kaynağıdır. Fâniyi bâkiye çevirenler, ahiretlerini mamur edenler için ölüm bir bayramdır. Mevlana’nın dediği gibi sevgiliye kavuşmaktır. Hz. Peygamber (s.a.v.) de vefat anında “Yüce dosta gidiyorum” buyurmuşlardır. Sekerât halinde başında üzülüp “Vay babamın başına gelenlere” diyen kızı Fatıma’ya: “Bu günden sonra babana üzüntü yok” diyerek tam bir itminan ve teslimiyet içinde Rabbine kavuşmuştur. Ölüm karşısında müslümanın tavrı böyle olmalıdır. Muhammed İkbal “Müslüman ölümü tebessümle karşılayan kimsedir,” demiş. Kafirler gibi ölümü yokluk sayanları müslüman saymamıştır. Zaten mümin olmanın temel şartlarından biriside ba’sû ba’del mevt’e ve âhirete yakîn derecesinde iman etmektir.
Ölüm bir kara deliğe düşmek değil ebedi hayata doğmaktır. Ölümsüzlüğe geçiş ölümledir. Dostumuz Mahmud Kaya ne güzel söylemiş:

Yaşar ölürüz bildin mi niçin?
Ölürüz bir daha ölmemek için?
*

Korkma dostum korkma ölüm var diye
Ölüm yokluk ise var olmak niye
Çile şairi üstad Necip Fazıl’a kulak verelim:

“Kahraman yalnız onlar, ölümü öldürenler
Yokluğun ötesinde sonsuz ömür sürenler.
Ölüm gecesini Şeb-i arus = gerdek gecesi sayan Mevlânâ’ya bakalım:

Öldüğüm gün tabutum yürüyünce
Bende bu dünya derdi var sanma.
Bana ağlama, “yazık, yazık!” “vah vah!” deme.
Şeytanın tuzağına düşersen vah vahın sırası o zamandır.
“Yazık, yazık!” o zaman denir.

Cenazemi gördüğün zaman “el-firâk, el-firâk!” deme.
Benim buluşmam asıl o zamandır.

Beni mezara koyunca “elveda” demeye kalkışma
Mezar Cennet topluluğunun perdesidir.
Mezar hapis görünür amma,
Aslında canın hapisten kurtuluşudur.

Batmayı gördün ya, doğmayı da seyret,
Güneşle aya batmadan ne ziyan gelir ki?
Sana batma görünür amma
Aslında o doğmadır, parlamadır.

Yere hangi tohum ekildi de yetişmedi?
Neden insan tohumu için
Bitmeyecek, yetişmeyecek zannına düşüyorsun?
Ölmeden sevgiliye kavuşulmaz. Kavuşma hasretinin ne denli bir hasret olduğunu anlamak için Ferhatla Şirin, Leyla ile Mecnun hikayelerini hatırlamak gerekir. Bütün sevgilerin kaynağı olan Mevla’ya kavuşmak için ne denli yanıp tutuşmak gerektiğini bir düşünelim.
Hz. Peygamber (s.a.v.) karşılıklı kavuşma isteğini şöyle belirtiyor: “Kim Allah’a kavuşmayı arzu ederse Allah da ona kavuşmayı sever. Kim de Allah’a kavuşmaktan hoşlanmazsa Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz.” Aişe validemiz: “Ey Allah’ın nebisi! Ölümden hiç birimiz hoşlanmaz,” deyince Rasûlullah: “Öyle değil! Mümin Allah’ın rahmeti, rızası ve cennetiyle müjdelenince Allaha kavuşmayı arzular, Allah da ona kavuşmayı sever. Kâfir ise Allah’ın gadabı ve azabı ile müjdelenince Mevlaya kavuşmak istemez, Allah da ona kavuşmayı sevmez.” (Aclûnî, Keşfül hafa, 2/222)
Sevgiliye giderken boş gidilmez. Mevlayı hoşnut edecek şeyler götürmek gerekir. O’nun hediyeye ihtiyacı yok, fakat bizim O’nu sevip saydığımızı ispat edecek şeyler sunmamız gerekir. Biz O’ndan razıyız, aslolan O’nun bizden razı olmasıdır. Bu dünya O’nun rızasını kazanma yeridir. Asıl sermaye ahiret sermayesidir. Şairimiz Necip Fazıl ne güzel söylemiş:

Hasis sarraf, kendine bir başka kese diktir.
Mezarda geçer akçe neyse onu biriktir.
Hz. İsa gerçek kazanca şöyle işaret ediyor: Neniz varsa satın ve sadaka verin. Kendimize eskimeyen keseler, göklerde eksilmeyen hazine yapın. Orada hırsız yaklaşmaz ve güve de olmaz. Çünkü hazinemiz nerede ise yüreğimizde orada olacaktır.” (Luka, 12/33-34)
Akıllı kimse geçici değil kalıcı kazançlar için çalışır, “Mal mülk ve çoluk çocuk dünya hayatının geçici süsleridir. Asıl kalıcı olan iyi ve yararlı işler ise, Rabbinin katında sevapça daha değerli, ümit bağlamaya daha layıktır.” (Kehf, 46)
Şair ne güzel söylemiş:

Senin rızanı kazandıktan sonra gerisi boş
Zira toprak üzerindeki her şey topraktır.
Bütün değerli madenler, gıdalar, giyecekler ve akla gelen her maddenin aslı topraktır. Beden de topraktır. İnsanın değeri beden değil, bedene üflenen ruhtur. Aslolan kafesin çok süslü olması değil, içindekinin güzel ve sıhhatli olmasıdır. Ahmaklar vazoyu cilalamakla uğraşırlarken saksıdaki çiçeği unutuyorlar. Saksı çiçek için vardır. Mevlânâ’nın dediği gibi; parfümü hep bedene sürmek yerine ruha sürmek gerekir. Zira beden toprak olur. Kalıcı olansa ruhtur.
“Ey iman edenler! Allah’a karşı saygılı olun. Her nefis yarın (ahiret) için ne hazırladığına baksın.” (Haşr, 18)
Dünyanın yarını için hazırlığı ihmal etmeyenler, büyük ve ebedi yarın olan ahiret için daha titiz olmalıdırlar. Geçici altın, kalıcı tuğla kadar değerli değildir. Zira faydası sınırlıdır. Marifet; geçici olanları kalıcı hale getirmek, yani fani olanları ibadet niyetiyle bakiye çevirmektir.
Tekrar başa dönecek olursa; ölüm kaçınılmaz bir kaderdir. Hayata anlam kazandırır. Ebedi hayata açılan kapıdır. İdam sehpası değil, askerin görevini tamamlayıp tezkeresini alarak memleketine dönmesidir. Kuşun, kafesteki hapis hayatından kurtulup uçsuz bucaksız semada kanat çırpması, hürriyete kavuşmasıdır. Hapishane yıkılırsa mahkumlar üzülmez, bilakis sevinir. Ölüm, beden hapishanesinin yıkılıp ruhun sonsuzluğa kanat açmasıdır. Bütün mesele bu fani imtihan dünyasında ebedi hayatı kazanmak, Bâki olan Mevlânın rızasına ermektir. Mevla, rızasını kazananlardan eylesin. Amin.

 

Yorum Yazın

Facebook