Ortadoğu’nun Kaotik Geleceği ve Türkiye

0
Ortadoğu’nun Kaotik Geleceği ve Türkiye - Beytullah Demircioğlu
- Sayfa : 58

Uzunca bir süredir Ortadoğu’yu yakan ateşin Türkiye’yi tehdit ettiği söyleniyordu, artık tehdit etmiyor bizatihi yakıyor.  Özellikle Rusya’nın Suriye’deki iç savaşa müdahil olmasıyla hızla değişen dengeler nedeniyle Türkiye tarihinin en kritik günlerini yaşıyor.
Suriye’de ılımlı muhaliflerin, Rusya ve İran’ın sınırsız desteğini arkasına alan Esed rejimi karşısında gerilemesi sürüyor.  Buna paralel mülteci sorunu da hızla derinleşiyor. Diğer taraftan terör örgütlerinin Türkiye-Suriye sınır hattı boyunca alan kazanması için önü açılması Türkiye’nin endişelerini fazlasıyla ziyadeleştiriyor. Öte yandan terör örgütlerinin tanımlanması konusunda sözüm ona müttefiklerimiz ABD-AB ile derin görüş ayrılığı yaşıyoruz… İçeride tırmandırılan terör eylemleriyle, yüreğimizi yakan şehit cenazeleriyle oldukça zor günler geçiren bir Türkiye manzarası var karşımızda velhasıl.
Peki Türkiye bu kuşatılmışlık halini aşabilecek mi ve nasıl?
Sınırlarımızın dışından içeriye doğru gelmekte olan tehditleri bertaraf etmek için nasıl bir politika izlemesi gerekiyor Ankara’nın?
Askeri seçenekler mi, diplomasi mi masada olmalı?
Söz konusu askeri seçenek ne olmalı mesela?
Suriye’ye girmek ne getirir ne götürü sorusu da oldukça kritik bir soru.
 İşin sonunda Rusya ile savaşa tutuşabileceğimiz gibi bir tehlikenin de altı çiziliyor.
Rusya ile karşı karşıya kalırsa, NATO Türkiye’nin arkasında durur mu?
 Terör örgütlerinin tanımlanması konusunda ayrı düştüğümüz müttefikimiz ABD ile ipler tamamen kopabilir mi?
Yaşamakta olduğumuz kritik süreçte gündeme gelen kritik sorular bunlar…
Bu kritik soruların muhtemel cevaplarına geçmeden evvel Suriye’de dengeleri değiştiren süreci kısaca hatırlayım.

Rusya Müdahalesi ve Suriye’de Değişen Dengeler
Hiç kuşkusuz Rusya’nın Suriye’deki savaşa müdahil olması iç savaştaki dengeleri değiştiren en önemli etken oldu. DAİŞ ile mücadele edeceği gerekçesiyle Suriye’yi işgal eden Ruslar, DAİŞ terör örgütünü değil hep ılımlı muhalifleri hedef aldı.  
Ruslar, okul, hastane demeden ılımlı muhaliflerin kontrolündeki bölgeleri vurdukça bir taraftan Türkiye’ye doğru yeni göç dalgaları oluştu diğer taraftan da İranlı generallerin komutasındaki Esed güçleri ve dünyanın dört bir tarafından getirilen Şii milislerin alan kazanmasının önü açıldı.
Suriye’de, Esed’e hayat öpücüğü veren Rus müdahalesinin bir diğer kazananı PKK’nın Suriye’deki uzantısı PYD/YPG oldu. Hem Rusların hem de ABD’nin siyasi ve lojistik desteğini alan terör örgütü, kuzey Suriye’de önemli kazanımlar elde ederek Türkiye’nin, sınır hattı boyunca ortaya koyduğu kırmızı çizgilerini zorlamaya başladı.
PKK/PYD’nin, ele geçirdiği yerlerde bölgenin demografik yapısını değiştirmeye yönelik attığı adımlar, Türkmenler, Araplar hattı kendi siyasi çizgisine muhalif Kürtler üzerinde estirdiği terör, örgütün “DAİŞ ile savaşan aktör” gerekçesi öne sürülerek başta müttefikimiz ABD ve AB tarafından hep görmezlikten gelindi, kamufle edildi.
Türkiye ne yaptıysa, PYD’nin de PKK’nın uzantısı bir terör örgütü olduğuna Batılı dostlarına bir türlü anlatamadı. Ya da her şeyi bütün çıplaklığıyla gören ve bilen Batı dünyası bu gerçeği görmek istemedi demek daha yerinde bir tespit olur. Kandil’de dolaşan teröristleri, terörist olarak kabul eden sözüm ona Batılı dostlarımız, aynı teröristlerin Suriye’nin kuzeyine geçtiklerinde bir anda nasıl oluyor da kahraman savaşçılar oluverdiklerini bir türlü bize izah edemediler.
Batı’nın rakibi durumundaki Rusya açısından da PKK/PYD, Suriye’deki güç mücadelesinde Moskova’nın kullandığı önemli piyonlardan biri oldu. Özellikle düşürülen uçağının ardından Moskova yönetimi, Türkiye’ye karşı kullanabileceği her türlü fırsatı değerlendirmek isteyen bir politika izledi. Putin’in “Türkiye’ye karşı atacağımız adımların ekonomik yaptırımlarla sınırlı kalmayacağız” sözü göz önüne alındığında Rusya’nın PKK/PYD kartını kullanması beklenen bir durumdu aslında.
Bu arada terör örgütü PYD’nin hem Rusya’nın hem de Batı’nın desteğinin arkasına almasındaki en önemli etkenin “İslamcı” olmamasının altını çizmemiz gerekiyor.
Terör örgütü DAİŞ’e karşı karada savaştırılacak kimseyi bulamayan Batı ve Rusya için maşa vazifesi gören PKK/PYD, bir diğer taraftan Ortadoğu yeniden şekillendirilirken Türkiye’yi bu işin dışında tutmak, kendi iç sorunlarıyla meşgul etmek için oldukça etkili bir piyon oldu.

Küresel Terörün Hedefindeki Türkiye
Dolayısıyla geçen ay Ankara’yı kana bulayan ve 28 vatandaşımızın canını alan terör saldırısını sadece PKK/YPG ortaklığı ile izah etmek mümkün değil. Saldırının arkasında Suriye’deki planlarına çomak sokan Türkiye’ye mesaj vermek isteyen ülkelerin istihbarat örgütleri olduğunu tahmin etmek hiç de zor değil. Top ve obüs ateşiyle terör örgütü PKK/YPG’nin Suriye hattı boyunca koridor oluşturmasına izin vermeyen ve bu konudaki kararlığını çok net bir biçimde ortaya koyan Türkiye’ye “ayağını denk al” mesajdır bir anlamda bu saldırı. İçerideki terör zemini derinleştirilerek Türkiye, Suriye ve genel anlamda Ortadoğu denkleminin dışında tutulmaya çalışılmaktadır.
Tunus’un eski Cumhurbaşkanı Munsif Marzuki, Türkiye’nin uluslararası terörün neden hedefinde olduğunu ve verilmek istenilen mesajı bakın nasıl özetliyor;
“Türkiye, Sykes-Picot anlaşmasında kendisine biçilen “itaatkârlık” rolünü aşarak rol model oldu. Türkiye, iki milyondan fazla Suriyeliye desteğinden ve onları korumasından, Arap Baharı’na, özellikle ordu ve güvenlik konularında Tunus’a verdiği her türlü destekten, ekonomik ve sosyal alanlardaki başarısından ve büyük devletlerle yarışmasından dolayı cezalandırılmak amacıyla terör saldırıları aracılığıyla hedef alındı.”

Türkiye Kuşatılmışlıktan nasıl kurtulacak?
Türkiye’nin bu süreçte işinin bir hayli zor olduğu muhakkak. Türkiye’nin bu noktada izleye geldiği Suriye politikasında değişikliğe gitmesi gerektiğini dillendirenler kadar askeri yöntemler kullanmadan bu cendereden kurtulmasının zor olduğu görüşünü dillendirenler de. Hatta Türkiye’nin Suriye’deki krize askeri müdahalede bulunmada geç kaldığı da ifade ediliyor. Rusya’nın müdahalesi öncesi Türkiye böyle bir adım atsaydı ne olurdu peki? Türkiye açısından bugün ortaya çıkan riskler ortadan kalmış mı olurdu yoksa daha büyük risklerle mi karşı karşıya kalırdı? Bugünkü konjonktürde Ankara’nın Riyad yönetimi ile birlikte Suriye’deki krize ortak müdahalede bulunmasına sıcak bakan Arap ülkelerinin birçoğunun Türkiye’yi işgalci göstereceği kuvvetle muhtemeldir. Irak yönetimi ile Başika’daki Türk askerleri konusunda Arap Birliği’nin Türkiye’yi suçlayıcı yaklaşımı zihinlerdeki tazeliğini koruyor…

“Türkiye Suriyeli Kürtleri bombalıyor” Algısı
Türkiye’nin karşı karşıya olduğu bir başka zorluk uluslararası arenada oluşturulmaya çalışılan “Türkiye Kürtlerle savaşıyor” algısı. Uluslararası medyada Türkiye’nin terör örgütü PYD mevzilerini bombalaması, “Türkiye Suriyeli Kürtleri bombalıyor” başlıklarıyla veriliyor. İçerideki terörle mücadelede ise terörle mücadeleden ziyade bir “Türk-Kürt” savaşı olarak sunuluyor. Sanki Türkiye’nin topyekûn Kürtlerle savaş halinde olduğu algısı verilmeye çalışılıyor. Bu algı operasyonuna kimi Arap rejimlerinin desteğini alan Arap medyası da dâhil ne yazık ki. Bu algının bir şekilde önüne geçmek gerekiyor.
Ankara saldırısın arkasında PYD’nin olduğu yönündeki güçlü delilleri, müttefikleriyle paylaşan Türkiye ciddi bir diplomasi atağı başlattı. Gerçekleri ısrarla görmek istemeyen çevrelerin PYD’nin de PKK gibi terör örgütü olduğunu kabul etmelerini beklemek pek gerçekçi bulunmuyor.

Suriye’nin ve Bölgenin Geleceğine İlişkin Beklentiler
Bu satırların yazıldığı günlerde ABD ve Rusya öncülüğünde Münih’te 12 Şubat’ta yapılan Suriye görüşmelerinin ardından açıklanan ateşkesin yürürlüğe girmesi için anlaşmaya varıldığı duyurulmuştu. Varılan anlaşmanın hayata geçirilebileceğine ilişkin beklentiler az olsa da tamamen ortadan kalkmış değil.
Şayet anlaşma hayata geçirilmezse mevcut konjonktür devam ederse yani ılımlı muhaliflerin gerilediği, Rusya ve İran’ın desteğini alan rejim güçlerinin ilerleyişi sürerse yine buna paralel YPG güçlerinin alan kazanması, Azez’in düşmesi, Halep’in Esed’in eline geçmesi halinde ne olur?
 Bunun tek kelimeyle tam bir felaket olacağını belirtmek gerek. Bu, binlerce hatta milyonlarca yeni mültecinin Türkiye’nin kapılarına kapanması demek. Artık mülteci istiabını doldurmuş Türkiye açısından çok büyük bir risk demek.
 Esed’in iktidardaki ömrünü uzatan her süreç Suriye’de akan kanın, istikrarsızlığın daha uzun yıllar sürmesi demek. DAİŞ ve Esed’in birbirini besleyen iki canavara dönüşmüş durumda. Suriye’nin istikrara kavuşması için Esed’siz bir yönetimin şart. Suudi Arabistan ve pek çok Körfez ülkelerinin bir çoğu Suriye’nin geleceğinde Esed’in yeri olmadığını ısrarla belirtiyorlar. Diplomasi yoluyla olmazsa savaş yoluyla Esed rejimini mutlaka devireceklerini belirtiyorlar. Esed güçleriyle savaşacak muhaliflere çok daha etkili silahlar vereceği vaadinde bulunuyorlar. Bu savaşın, istikrarsızlığın daha uzun yıllar sürmesi anlamına geliyor.
Başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez ülkelerinin Suriye konusundaki pozisyonlarında bu denli kararlı durmalarının sebebi Suriye’nin ardından sıranın kendilerine geleceğini biliyorlar. Rus-İran ortak işgalinin Suriye’de başarıya ulaşmasının ardından bu ikilinin yeni hedefinin Körfez bölgesi olacağını uluslararası siyasi analizlerde yazılıp çiziliyor. Arap medyasında Rusya’nın Suriye’deki işgal modelini Yemen’de uygulamaya başlaması halinde Rusları kimin durduracağı sorusu gündeme getirilip bu noktada kaygılar yazılıp duruluyor. Bu noktada İran ile uzlaşarak kendilerini arkadan hançerlemekle suçladıkları ABD’ye güvenilemeyeceğinin altı çiziliyor.
Sözün özü evet Suriye’ye istikrarın gelmesi vakit alacaktır ancak bu süre Esed iktidarda kaldığı sürece çok daha uzayacak hatta çok daha vahimleşecektir. Dolayısıyla Batı dünyasının Türkiye’yi ve Sünni Arapları dışarıda bırakarak, Esed hamisi Rusya ve İran ile Suriye’de krizi halledebilmesi ham bir hayaldir.  Hep söylendiği gibi belki Türkiye henüz oyun kurucu bir ülke gücünde değil ama bu coğrafyada Batı’nın oyunlarını bozacak güç ve kudrettedir artık.

 

Putin’i Kim Durduracak?
Rusya ve ABD’nin özellikle Suriye konusunda zımni bir işbirliği içinde oldukları yönünde oldukça kuvvetli emareler var. Kimi yaklaşımlara göre Irak gibi Suriye’nin de bugünleri yaşaması her ikisinin bilinçli bir tercihiydi. Parçalanmış, güçten düşürülmüş, İsrail açısından tehdit olmaktan çıkartılmış bir coğrafya inşa etmek ortak stratejisinin bir sonucuydu tüm bu yaşananlar. Kimi yaklaşımlara göre ise ABD, Rusya’yı Suriye bataklığında boğmak için tuzak kurdu. Suriye’yi işgal etmesine göz yumarak ekonomik olarak Rusya’nın çökmesini sağlamak istedi. Başkan Obama’nın son olarak “Suriye, Rusya’nın kaynaklarını kurutacak bir bataklık olacak.” Şeklindeki son açıklamalarının da bunu teyit ettiği ifade ediliyor.
ABD nasıl olsa Rusya’nın bu işgalinin faturasını ödemiyor.  Hastane, okul demeden bombalanarak katledilen insanlar Müslümanlardan olduğu sürece sayılarının şu kadar olmuş bu kadar olmuş ABD açısından hiçbir önemli yok çünkü.  Binlerce, milyonlarca mültecinin ABD’nin kapılarını çalma diye bir problemleri de yok. Geriye petrol fiyatlarını dipte tutarak mümkünse daha da aşağıya çeker ekonomik olarak Rusya’yı iflas ettirmesini beklemek kalıyor. Ne strateji ama!
Rus işgalinin ortaya çıkardığı insani fatura ABD’nin çok da umurunda değil ama Avrupalılar, seyirci kaldıkları ateş kendilerini de tehdit etmeye başlayınca paniğe kapılmış durumdalar. Bu panik hali kapılarına dayanan ve ağızlarının tadını kaçıran mültecilerden dolayı!  Batı medyası şimdilerde “Putin’i durdurun” diye bağırmaya başladı artık.
Avrupa’daki Putin paniğini İngiliz Financial Times’in baş makalesinden okuyalım: “Rusya’nın eylemleri tüm Batı’yı alarma geçirmeli. Zira bunlar, NATO müttefiki Türkiye ile Rusya arasında bir savaşa yol açabilir. Binlerce mülteciyi daha Avrupa kapılarına gönderebilir; doğu-batı, güney-kuzey arasında bölünen AB yeniden sınanabilir. ABD ve AB, Rusya’ya eylemlerinin bedeli olacağı mesajını vermeli. ABD ve müttefikleri Putin’in yeniden düşünmesini sağlayacak yollar bulmalı.”
Avrupa’daki paniği net olarak ortaya koyan ifadeler bunlar. ABD ve müttefiklerinin Suriye’deki zulme, tarihin en büyük insanlık ayıbına ve Rus işgaline sessiz kalması Putin Rusya’sının Batı karşısındaki özgüvenini tavan yaptırmış durumda. Financial Times’ın baş makalesi bunun itirafı niteliğinde.
Dün Gürcistan, Ukrayna, bugün Türkiye’yi taciz ve tehditleri karşısında Türkiye’yi yalnız bırakan NATO’nun, Suriye’de de hiçbir fonksiyon icra edemeyişi, Putin’i iyiden iyiye havaya sokmuş durumda.  Bu yüzde Avrupa basınında Rusya’nın Suriye’de NATO’yu test ettiğinin altını çiziyor ve Putin’in bir sonraki hedefinin Baltık Denizi, Doğu Avrupa olacağı ifade ediliyor.
Bir diğer hedefin Yemen olduğu sır değil artık. İran dini lideri Hamaney’in danışmanı Ali Ekber Velayeti, Rusya’nın desteğiyle Yemen’e müdahale edeceklerini duyurdu bile. Lübnan ise sırada bekliyor.

 

Yorum Yazın

Facebook