Örtüleri Kaldır Aradan!

0
Örtüleri Kaldır Aradan! - Adem Ergül
Sayı : 363 - Mayıs 2016 - Sayfa : 12

“Aziz dost, ey insan! Sen, tek bir kişi değilsin; sen bir âlemsin! Derin ve çok büyük bir denizsin. O senin muazzam varlığın, belki dokuz yüz kattır; dibi, kıyısı olmayan bir deryadır. Yüzlerce âlem, o okyanusta gark olup gitmiştir!”
Kendini keşfetmek isteyen aziz insana, işte böyle seslenir Hazret-i Mevlânâ!.
Kendinin farkında ol, der. Kendini ucuza satma, içindeki cevheri zayi etme! Dıştaki kabuğa bakıp aldanma! Onun iç içe tabakalarının arasında sefer et de, ancak sana emanet edilen incileri keşfet.
Evet, bütün peygamberler ve ârifler, kat kat zifiri karanlıklara gömülmüş insanoğlunu, perdeleri açmaya, kendini fethetmeye ve nûra çıkmaya davet etmişlerdir. Rahmân ve Rahîm olan Mevlâmız, bu davetçileri ve ilâhî mesajlarını bu gayenin tahakkuku için göndermiştir. O şöyle buyurur:
“O (Allah), sizi karanlıklardan nûra (aydınlığa) çıkarmak için kulu Muhammed’e apaçık âyetler indirendir. Şüphesiz Allah, size karşı çok esirgeyici, çok merhametlidir.” (Hadîd Sûresi, 9)
Bu öyle bir kitaptır ki (bütün) insanları Rablerinin izniyle karanlıklardan aydınlığa, o yegâne gâlip, hamde lâyık olan (Allah)ın yoluna çıkarman için onu sana indirdik. (İbrahim Sûresi, 1)
Karanlıklar diye tercüme edilen “zulumât” nedir? İnsanın gözüne perde, kulağına ağırlık ve sağırlık, aklına kilit, yüreğine pas olan perdeler nelerdir? Nasıl oluşur? İnsan kendi hakikatini bu işgalden nasıl kurtarır ve kendinin fâtihi olabilir?
Âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerden şunu öğreniyoruz ki, en kalın perde küfr, inkâr ve şirk perdesidir. Zaten “küfr” kelime olarak “örtmek” demektir. Fıtratın örtülmesi, vicdanın kapatılması, Hak ve hakikatin perdelenmesi demektir. Bir kimseyi Hak ve hakikate karşı kapatan şeyler çoğu zaman, nankörlük, cehâlet, batıla saplanıp kalmak, körü körüne taklit, delilsiz inat ve taassup, kör taklit ve önyargı gibi hâl ve tavırlardır. Bu ve benzeri zifiri karanlıklar, insanın kendi hakikatine en büyük zulümdür. İnsan hakikati, bu gibi hallerde nice imdat çığlıkları atar da ehl-i irfan dışında bu sesi duyan da olmaz. Hatta kişinin kendisi bile!
Günah ve masiyet perdeleri de insan hakikatini örten karanlıklar oluşturur. Bunlar da işlenen günahın büyüklüğü-küçüklüğü, sayıca azlığı ya da çokluğuyla doğru orantılı olarak insanın öz benliğini kapatır ve karartırlar. Allah Resûlü –sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyururlar:
“Kul bir hata işlediği zaman, kalbine siyah bir nokta vurulur. Şayet el çeker, bağışlanma diler ve tevbe ederse kalbi cilâlanır. Böyle yapmaz da tekrar hatalara yönelirse siyah nokta artırılır ve neticede bütün kalbini kaplar. İşte Hak Teâlâ Hazretlerinin“Hayır, doğrusu onların işleyip kazandıkları (kötü) şeyler, kalplerinin üzerine pas (reyn) olmuştur”. diye zikrettiği “reyn” budur” (Tirmizî, Tefsir, 83; İbn Mâce, Zühd, 29).
Göz harama bakınca perdelenir, kalbe de zehirli bir yara açar. Kulak, gıybet ve yalan gibi zehirli sözlerle sağırlaşmaya başlar, hassasiyetini kaybeder. Dil haram sözlerle kirlenir ve kararır. Böyle böyle insani öz işgale uğrar. Nefs ve şeytanın esiri haline gelir.
Bir başka perdeleme, kibirlenmek, kendini beğenmek, fanilere bel bağlamak, arzuları putlaştırmak, dünyaya çakılıp kalmak, yâri bırakıp ağyâra sevdalanmaktır.
Esasen bu ve diğer perdelerin her birinin menşei, kulun Hak’tan gafil olmasıdır. Gafletin az ya da çok oluşuna göre perdelerin kemiyet ve keyfiyeti artar ya da eksilir. Bu gaflet neticesinde kişinin zihni, kalbi, gözü, kulağı, idraki ve belki hücre hücre tüm benliği nefis ve şeytanın askerleri tarafından işgale uğrar ve fonksiyonlarını icra edemeyecek hale gelir. Rabbimiz şöyle buyurur:
“Andolsun biz, cinler ve insanlardan, kalpleri olup da bunlarla anlamayan, gözleri olup da bunlarla görmeyen, kulakları olup da bunlarla işitmeyen birçoklarını cehennem için var ettik. İşte bunlar hayvanlar gibi, hatta daha da aşağıdadırlar. İşte bunlar gafillerin ta kendileridir.” (Araf Süresi, 179)
İnsan kendi öz benliğini bu işgalden kurtarıp kendi varlık mülkünde Hakk’ın hâkimiyetini sağlamak için harekete geçmek durumundadır. Bu hamlenin adı “tezkiye” yani arınma ve nurlanma hamlesidir. Bu fetih hareketinde;
Hedef: Öz benliğimizin, Hakk’ın dışındaki tüm hâkimiyet ve sultalardan kurtarılmasıdır. Diğer bir ifadeyle Kur’an-ı Kerim’de adına “Tağut” denilen her çeşit şeytan ve putların ya da putlaşan kişi, fikir, müessese ve arzuların inkârı ve Hak ve hakikatin ikrarıdır. Rabbimiz şöyle buyurur:
“Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır. O hâlde, kim tâğûtu tanımayıp Allah’a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (Bakara Suresi, 256)
Yol haritası: Kelâmullah ve sünnet-i Resulullahtır. Karanlıkların esaretinden kurtulup aydınlığa çıkış ancak böyle sağlanacaktır.
Liderlik: Peygamber verasetini üzerinde taşıyan takvâ imamı Rabbânî âlimler ve mürşid-i kâmillerdir.
Yardımcılar: İyilik ve takvâ üzere yardımlaşan sâlih ve sâdık tüm müminlerdir. Zira sadece kendi benliğimizin fethi de olsa zafer, tek başına kazanılamayacak kadar büyük ve zorlu bir hedeftir.
Ferdî vazife: Allah için bütün imkânları seferber ederek tam bir özveri ile gerçekleştirilecek olan büyük bir mücâhededir, gayrettir. Bu şart da gerçekleştiği takdirde Rabbimizin hususî nusreti (yardımı), hidâyeti ve tevfîkı kulunun imdadına yetişecek ve biiznillah fetih gerçekleşecektir. Rabbimiz şöyle buyurur:
“Bizim uğrumuzda cihad edenler var ya, biz onları mutlaka yollarımıza ileteceğiz. Şüphesiz Allah, mutlaka iyilik yapanlarla beraberdir.” (Ankebût Sûresi, 69)
Bu fetih süreci, tövbe ile başlayan, Hakka yönelişle devam eden, itaat ve takvâ ile başarıya ulaşan bir süreçtir. Rabbimiz, kendini arıtma ve arındırma ameliyesine soyunanların kurtuluşa ereceklerini ve fakat böyle bir yola girmeyip de nefsini kendi haline terkedenlerin ise kaybedeceklerini haber verir. (Şems Sûresi, 9-10).
Vücut mülkünde karanlık bir tek nokta kalmayıncaya kadar da bu mücadele ve mücâhede devam edecektir. Ta ki tam bir fetih gerçekleşsin ve emniyet ve huzur hâli (itmi’nan ve sekinet) sağlanabilsin. Şimdi bu büyük hedefi bizlere gösteren Habib-i Hüdâ –sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin şu dualarına bir de bu gözle nazar edelim ve kulak verelim:
“Allahım! Kalbime nur ver, gözüme nur ver, kulağıma nur ver, sağımı nurlandır, solumu nurlandır, üstümü nurlandır, altımı nurlandır, önümü nurlandır, arkamı nurlandır ve beni baştanbaşa nûr kıl! (Bir başka rivayette şu ilaveler de vardır): Damarlarımı nurlandır, etimi nurlandır, kanımı nurlandır, saçımı nurlandır, yüzümü nurlandır.” (Buhari, Deavat, 9; Müslim, Misafirin, 181)
Bize emanet edilen vücut mülkünü esaretten kurtarmak ve zafere erişmek, hiç şüphesiz ancak âlemlerin Rabbi olan Allah’ın yardım ve inayeti ile gerçekleşebilecektir.

 

Yorum Yazın

Facebook