ÖZGÜR OLAN AFRİKA ESİR OLAN BİZ

0

Her zaman bir yazıya başlamanın çok önemli olduğunu düşünmüşümdür ya da bir konuşmaya. Çünkü daha ilk satırlarında sizden sıkılıp, sayfayı çevirebilir okuyucu, ya da ilişkisini kesebilir dinleyici. Bu yazımda başlığın ilgi çekici olmasına güvendiğim için biraz rahatım. Ama yine de yazının sonuna kadar adım adım sabredenler için, güzel sonuçlar var. Bilinmesini isterim.

Adım.
Ortağı olduğum şirketin çalıştığım satın alma bölümü gereği, tedarikçi firmaların zaman zaman ürün ve marka ile ilgili araştırmalarında arananlar arasında yer alırım. Bir gün bu anlamda gelen bir telefonun diğer ucundaki hanımefendi, firmasını ve kendisini tanıtıp ürünlerle ilgili şikayetim olup olmadığını sorduktan sonra, aramızda şöyle bir diyalog gerçekleşti.

Firma temsilcisi;

-Ürünümüzün televizyon kanallarındaki yeni reklam kampanyasını nasıl buluyorsunuz?

Ben;

-Bilemiyorum, seyretmedim.

Firma temsilcisi;

-Ama nasıl olur, beş kanalda birden aynı anda yayınlanıyor.

Ben;

-Doğrudur, bizim evde televizyon olmadığı için seyretme fırsatım olmadı.

Firma temsilcisi;

-Harika bir şey, nasıl başardınız bunu?

Yaptığımın başarı addedilecek bir şey olduğunu çok düşünmemiştim. Ama karşıdaki neden böyle sormuştu?

Fişini çekip işi bitirmek kadar kolay olan bir şeyin neresindeydi başarı?

Adım.
8 yıl olmuş ilk defa Hüdayi Vakfı ile Kurban Bayramında Kamerun’a gideli. Daha sonrasında Gana, Malawi, Tanzanya ve Uganda. Yaklaşık 20 seyahat bu Afrika ülkelerine. Her seyahat sonrasında, ki ortalama 12 ila 15 günü kapsıyor, Afrika’yı ve Afrikalıyı daha iyi tanıdığımı düşünüyorum. Son seyahat Uganda ve Tanzanya’ya. Bir çok kez şahit olduğunuz görüntü ve anlatımlarla biliyorsunuz Afrika’yı. Bu yazıyı ilgilendiren ve başlığa da açıklık getirecek olan yönüne değinmek istiyorum. Hemen hemen her gün gardıroplarımızın kapısını açıp uzun bir süre seçim yapmak zorunda kalınır. Bazılarının modası geçmiştir. Bazıları birbirine uyumsuz. Bazıları sıradanlaşmış bazıları da ilk günkü canlılığını kaybetmiştir. Hele bazıları hiç giyilecek gibi değildir çünkü görenler ne der? Derken uzunca bir süre böyle geçer. Ama bir Afrikalının iki çeşit elbisesi varsa bir gün birini giyecek diğer gün öbürünü. Kim ne der endişesi zaten yok. Bizim hissettiğimiz baskı ne gezer. Ne derler endişesinin esamesi yok. Derler ya özgürlük. Herhalde böyle olsa gerek. Filmlerde dizilerde özgürlük diye anlattıkları veya gösterdikleri, modanın, modernliğin, çağdaşlığın, toplum ne der, endişesi esareti altına girmek.

Hayatlarını toplumun dizayn eden çarkları arasına koyanlar, bir daha geri alamadılar.

İnandılar.

Ama.

Aldandılar.

Geri adım da atamadılar. Ne yazık. Zincirler, seyrettiğimiz kölelik filmlerinde olduğu gibi ellere ayaklara boyunlara bağlanmadı. Gemiler, Zanzibar’daki mahzenlerin olduğu rıhtımlara gece karanlığında yaklaşıp, köle tüccarlarının ellerinde ne kadar masum Afrikalıyı Avrupa’ya taşıdı bilinmez. Tıpkı esaret altına giren inanların nasıl kendini kaptırdığını ve nasıl kurtaracağını bilemediği gibi.

Adım.
Siz hiçbir TV filminde veya dizisinde hayatın akışı içinde gelen namaz vakti ile işini bırakan ve camiye koşan insanların, senaryoya taşındığına şahit oldunuz mu? Olmadık. Böyle bir hayat talimi yapılmadı bizlere.

Ticaretini modern şekle, sosyal hayatını çağdaş dizayna uyum içinde tutan figürlerle şekillendirildi bizim düşünce arka planımız. İşimiz, aile hayatımız, çocuklarımız, ev dizaynımız, araba markamız zaten dizilerde dizayn oldu. Bize kullanacaklarımızın rengini bile belirleme hakkını tanımadılar. Hepsi moda olup karşımıza dikildiler. Seçim yaptığını sananlar, bunların arasından beğenmek zorunda kaldılar. Hiç kimse, özgürce kıyafetini dizayn edemedi.

Adım.
Vermek özgürlüktür.

Sizi gelecekle, hastalıkla ve yaşlılıkta yaşanabilecek sıkıntılarla korkutan kültüre rağmen verebilmek.

Kendisini ihya ettiği yetmezmiş gibi, çocuklarının hatta torunlarının hayatını garantilemeye çalışan düşünce. Bunu evlat sevgisi gibi bir bahane ile şirinleştirenler. Diğer tarafta desteksiz kalan hizmetler, nesil endişesinde çırpınıp duranlar, karnını doyurma telaşında kıvrananlar, dinini namusunu koruma zorluğunda yürek yakan feryatlar.

Kefensiz gömülen ya da ortada kalan cenaze yokken kefen parasını bile düşünen ve kenara para ayırmayı sağlamcılık hatta dindarlık gören anlayış.

Evlat demişken, maalesef evladımızın esiri olmuşuz. Evlatlarımız evde anne babayı esir almış, okulda öğretmeni. Bu esaretin kurallarını da kendisi değil, internetteki veya sokaktaki herhangi biri belirlemiş. Ellerimizde olduğunu düşündüğümüz yavrumuz, kontrolü dışarda olan prangalara vurulmuş. Aramıza öyle mesafeler koymuşlar ki ulaşamıyoruz. Ellerimizden kayıp gidiyor gözümüze baka baka. Evlatla imtihan olacağımız ile ilgili İlahi uyarıyı hafife mi aldık? Hayatı bu kadar basit, imtihanı da bu kadar kolay olacak diye mi düşündük? İman ettiğimiz sonsuz bir hayat için, kolay olmayacak bir hayat imtihanı varken, yolumuzu bulacağımız kitapla bağımız nasıl bu kadar zayıf olabilir? Bu ne cesaret!

Bu adımlardan sonra hayatında bir şeyleri değiştirmeyi düşünmeyenler için şunu söyleyeceğim, bir de tavsiyede bulunacağım. Yukarıda aklımızın erdiğince yaptığımız tespitler, bir uyarı ve değişikliğe fırsat oluşturmak için.

Laf olsun diye değil elbet.

Buna rağmen değişen bir şey olmuyorsa, sorunu başkalarında aramaya gerek yok. Yaşadığımız hayat, dinimizdir. Yani, kime neye göre şekillendirdik ise, kime neye benziyor isek dinimiz o. Bir bakalım kendimize, örnek olarak gördüğümüz Rasulullah (s.a.v) ve onun ashabı gibi mi? Bizim kendimizi nasıl gördüğümüz önemli değil. Allah bizi nasıl tanımlıyor ona bakalım.

Değiştiremezsek meşru olan şekle göre kendi yaşantımızı, hiç kimsenin hayırlı değişimine vesile olamayız.

 Gün içinde o kadar çok şey karışıyor ki hayatımıza. Elimiz kirleniyor, gözümüz kirleniyor, kulağımız kirleniyor. En kötüsü gönlümüz kirleniyor. Her günü LA ile bitirmek ve günün getirdiği birtakım süprüntüleri LA ile temizlemek gerekiyor. Başka türlü ayrıştırmak ve sabaha mü’min kalkmak mümkün olmaz.

Keşke Elhamdülillah’ın tadını bir alsak.

Yorum Yazın

Facebook