REFERANDUM SONRASI TÜRK DIŞ POLİTİKASI

0

16 Nisan referandumu, tartışmalarıyla birlikte geride kaldı. Türkiye, parlamenter sistemden cumhurbaşkanlığı sistemine geçti. İçeride, referandum sonuçlarının kime ne mesaj verdiği uzun uzadıya tahlil edildi, ediliyor da. Yeni dönemin hem içeride hem de dışarıda neler getireceği de hararetli bir biçimde tartışılıyor. Muhtemel öngörüler, senaryolar dillendiriliyor önümüzdeki sürecin siyasi tablosuna ilişkin olarak.

Biz de Dünya Gündemi sayfalarımızda referandum sonrası “Türk dış politikasını neler bekliyor?” Bölgesel ve küresel anlamda Türkiye’nin önündeki riskler ve fırsatlar neler olacak?”  “Ankara, ortaya çıkan yeni konjonktürde, özellikle Batı dünyası ile ilişkilerinin yönünü tayin etme noktasında ve bölgesel gelişmelere ilişkin kendi yol haritasını ne şekilde çizecek?” gibi sorular muvacehesinde beklentilerimizi, öngörülerimizi, yerel ve uluslararası analizlerden süzdüklerimizle birlikte paylaşmak istiyoruz.

Malum, Türkiye’deki referandum sürecine dünyanın ilgisi son derece yoğundu. Özellikle Batı dünyasının ilgisi sadece ilgi mesabesinde kalmadı. Taraf olarak müdahil de oldular referandum sürecine. Siyasilerinin sert söylemiyle, medyasının algı operasyonlarıyla “Hayır” kampanyasının bir parçası oldu Avrupa ülkelerinin pek çoğu.

  Halk oylaması öncesi tehdit, şiddet ve yasaklar dahil Türklerin tercihlerini etkilemek için yoğun bir gayret gösterdi Avrupa ülkelerinin bir çoğu. Ancak, her yol denenmesine rağmen, “Evet” oyunun çıkması engellenemedi.

Avrupalı Türkler, yoğun karşı propagandaya rağmen halk oylamasına katılım rekoru kırıp, büyük ölçüde “Evet” oyu verdi. Baskının en fazla hissedildiği, aynı zamanda yurtdışı oyların en yoğun olduğu Hollanda’da yüzde 71, Belçika’da yüzde 75 ve Almanya’da yüzde 63 oranında “Evet” çıktı. Avrupa’daki  “Evet” oylarındaki çokluğun nedeni, halk oylaması propaganda sürecinde kimi AB ülkelerinin Türkiye’ye yönelik tavır ve açıklamalarının ters tepmesiyle izah edildi genellikle.

Referandum Sonrası Türkiye-AB İlişkileri

Referandum süreci zarfında gerilen Türkiye-Avrupa ilişkilerini referandum sonrası neler bekliyor peki? İlişkilerdeki yüksek tansiyon düşecek mi yoksa devam mı edecek?

Gerek Avrupalı siyasilerin açıklamalarına gerekse Batı medyasının yayınlarında sergilenen “ya iç savaş ya da Erdoğan’ın öldürülmesi gerektiği” söylemine bakıldığında bu yüksek tansiyonun tamamen düşmeyeceğini öngörmek mümkün. Belki daha kontrollü bir gerilim süreci yaşanacak gibi görülüyor.

Tansiyon neden düşmeyecek? Çünkü Avrupa genelindeki İslam ve yabancı karşıtlığındaki yükseliş trendi sürüyor. Terör eylemleri, İslam ve yabancı düşmanlığına paralel Avrupa genelindeki seçimler nedeniyle milliyetçi söylem son derece prim yapıyor Avrupalı seçmenler nezdinde. Aşırı sağından, merkezdeki parti liderlerine varıncaya kadar Avrupalı siyasiler de bu zemini kullanmayı tercih ediyorlar. Kendinden olmayanı ötekileştirme ve şeytanlaştırma operasyonları da genelde Türkiye aleyhtarlığı ve “İslamcı Erdoğan” üzerinden yürütülüyor.

Avrupa, Türkiye ile ipleri tamamen koparır mı?

Avrupa Birliği ile Türkiye arasında 2005 yılından bu yana sürdürülen üyelik müzakerelerinin askıya alınması seçeneği gündemdeki yerini koruyor. Bu satırlar yazıldığı sırada Alman medyasında çıkan haberlerde 28-29 Nisan’da Malta’da gerçekleşecek zirvede müzakerelerin askıya alınabileceği dillendiriliyordu.

Müzakerelerin askıya alınması gerektiğini düşünenlerin gerekçesini AB’nin eski Ankara Büyükelçisi Marc Pierini şu sözleriyle özetliyor; “Yeni Anayasa değişiklikleri ile Türkiye’nin AB’ye entegrasyonunu öngören siyasi proje sona erdi”

AB kararlarında ağırlığı olan Alman Hükümeti ise Türkiye ile diyaloğun sürdürülmesini, mevcut sorunların diyalog kapsamında ele alınmasını savunuyor. Referandum sonrası gerek Almanya’dan Angela Merkel’in ‘Saygılı bir ilişki geliştirmek istiyoruz” mesajı, gerekse Fransa’dan gelen seçimle ilgili düzensizliklerle alakalı olarak dillendirilen eleştirilerdeki düşük ton ve temkinli üsluba dikkat çekiliyor.

Bu temkinli yaklaşımın nedeni ise AB’nin terörle mücadele stratejisi ve mülteci politikalarında Türkiye’nin hayati rolü ve konumu. Bu durum, AB’nin Türkiye ile ipleri tamamen koparmasına mani oluyor.

İpleri tamamen koparamayacağı öngörülen ancak referandum sonuçlarını da kolay kolay hazmedemeyecek gibi gözüken AB ülkeleri bundan sonraki süreçte Türkiye ile olan ilişkilerinde nasıl bir seyir izleyecek peki?

Britanya’nın önde gelen dergilerinden Economist, anayasa referandumuna ilişkin analizinde şöyle bir değerlendirmede bulunuyor: “Erdoğan uzun süredir göz koyduğu güçlere şimdi sahip. Ama bu güçler, evde gerilim ve dışarıda yalnızlaşma gibi bir maliyetle geldi.” diyor.

Economist’in analizine yansıyan “Evde gerilim ve dışarıda yalnızlaşma” şeklinde özetlenen maliyet meselesini nasıl okumak gerekiyor? Bu maliyetin çerçevesini ve derinliğini çizmek mümkün mü?

Bu konudaki değerlendirmelere bakıldığında, Türkiye’nin gücünü, direncini kıracak, etkisini azaltacak onu kriminalize edecek bir iklim meydana getirilmeye çalışılacağı, bu noktada kimi Avrupa ülkelerinin ellerindeki dört stratejik kartı kullanabileceğine dikkat çekiliyor. Gazeteci ve strateji uzmanı Nihat Ali Özcan, AB’nin devreye sokması muhtemel elindeki dört stratejiyi şöyle özetliyor:

“Birincisi, “Kürt sorunu” olarak ambalajlanmış PKK kartı. Sadece Türkiye’de değil, AB üyesi ülkelerde ve Suriye’de bu kartın etkisini artıracak hamleler dikkat çekici.

İkincisi, FETÖ kartı. FETÖ elemanlarının dışarı taşıdıkları nefret, “bilgi ve belgeler”.

Üçüncüsü, Alevi meselesini kaşıyarak toplumu germek, enerjisini içeride tutmak.

Son olarak, AGİT benzeri kuruluşların yardımı ile “propaganda” savaşını sürdürerek “her şeyin/değerin” meşruiyetini erozyona uğratmak. AB için resim bu kadar net ise Türkiye için yapılması gerekenler de açık demektir.”   

Alman Dışişleri Bakan Sigmar Gabriel’nin de referandum sonrası yaptığı açıklamada; “Yapmamız gereken, anayasa değişiklikleri lehinde oy kullanmayanları güçlendirmek. Ne de olsa Türkiye’de halkın yarısı, hatta belki daha fazlası bu değişikliklere karşı oldu, onları güçlendirmeliyiz…” ifadelerini kullanması son derece dikkat çekici. Alman bakan “anayasa değişiklikleri lehinde oy kullanmayanları güçlendirmekten” neyi kastediyor? Bu noktada Almanya’nın ya da genel anlamda AB’nin bundan sonraki süreçte “Hayır” bloğunu güçlendirme stratejisinin mahiyeti Türkiye-AB ilişkilerinin geleceği açısından büyük önem arz ediyor.

Gerek Economist’in “Evde gerilim ve dışarıda yalnızlaşma” diye özetlediği durumun derinleştirilmesi ihtimali gerekse Alman bakanın “Hayır” bloğunu güçlendirme açıklamaları önümüzdeki dönemde Türkiye’nin başını ağrıtacak riskleri işaret ediyor.

PKK sempatizanı Avrupalı siyasilerce hazırlanan ve referandumun meşruluğunu sorgulayan AGİT raporu benzeri adımlarla bundan sonraki süreçte daha çok karşılaşılabilir. Meşruluk sorunu olduğu algısı sürekli biçimde diri tutulmaya çalışılabilir. Batı medyasınca her geçen gün derinleştirilerek yürütülen şeytanlaştırma ve yalnızlaştırması strateji yine devam ettirilebilir. AB, bu stratejisi ile Türkiye’nin elindeki mülteci kozunu dengelemeye çalışacağını söylemek mümkün.

Velhasıl, bundan sonraki süreçte Türkiye-AB ilişkilerinde, stratejik hamlelerle kontrollü bir gerilimin süreceği öngörülebilir. Ancak AB, son kertede Türkiye üzerinde baskı kurarken, çıkarları gereği ipleri tamamen koparmayacaktır. Bu beklenti pek çok siyasi analizde de dillendiriliyor.

Türkiye’nin de benzer bir yol takip edeceğini söylemek mümkün. Referandum sonrası Ankara’nın hem içerideki kırılgan siyasi dengeleri hem de bölgesindeki oldukça kritik gelişmeleri göz önüne alarak AB ile ilişkilerde daha temkinli ve güç muhasebesi yapılmış bir politika takip edeceği beklentisi hâkim. Türkiye’nin AB serüveni bakalım nereye doğru evrilecek? Bekleyip göreceğiz.

Referandum Sonrası Türkiye’yi Ortadoğu’da Ne Bekliyor?

Referandum sonrası Türk dış politikasını bekleyen zorluklardan bir diğeri Ortadoğu’daki gelişmeler olacak kuşkusuz. Özellikle Suriye ve Irak’ta, Türkiye’yi son derece endişelendiren bir süreç yaşanıyor. Her iki ülkenin bütünlüğünü koruyabilmesinin artık imkânsızlığından bahsedildiği bir konjonktürdeyiz. Irak Başbakanı Haydar Abadi bile Iraklı Kürtlerin bağımsızlığına karşı olmadığını sadece bunun zamanlamasının yanlış olduğunu dile getirme noktasına gelmiş vaziyette. Suriye’de de benzer bir durum var. Suriye’nin bundan sonra bütünlüğünü koruyabileceğine ilişkin neredeyse kimsenin umudu yok.

Ankara her iki ülkedeki çözülmenin ortaya çıkardığı risklerin Türkiye’nin bütünlüğünü tehdit edebilecek bir mahiyet kazanmasından endişe ediyor. Bir taraftan Suriye’de akan kanı durdurabilmek için yoğun bir mücadele veriyor diğer taraftan hem Irak’ın hem Suriye’nin toprak bütünlüğünün bozulmaması için gayret sarf ediyor. Bu noktada Türkiye’nin önündeki ve aşmakta zorlandığı en büyük handikap ABD ve Rusya’nın terör örgütü PKK’nın Suriye’deki uzantılarıyla benzer bir ilişki içerisinde olması. Ankara, bu konuda müttefikleriyle ciddi bir güven bunalımı yaşıyor. Bu güven bunalımını aşabilmenin yollarını arıyor. İzleyeceği yol haritasını belirlemeye çalışan Türkiye bir taraftan da Donald Trump yönetiminin Suriye politikasını netleştirmesini sabırla bekliyor.

Ancak Trump yönetimi özellikle YPG/PYD konusunda selefi Obama yönetiminden farklı bir perspektife sahip olduğu yönünde Türkiye’yi umutlandıracak bir politika izlemedi şimdiye kadar. Görünen o ki çok radikal bir değişim olmadığı sürece terör örgütü PKK’nın uzantısı PYD/YPG unsurlarını Rakka operasyonunda kara gücü olarak kullanacak ABD.

 Donald Trump yönetiminin Suriye özelinde netleştirmesi gereken bir diğer konu Han Şeyhun’da bir kez daha kimyasal silah kullanarak kırmızı çizgileri çoktan aşan Esed yönetimini, 7 Nisan’da olduğu gibi cezalandırmayı sürdürüp sürdürmeyeceği meselesi. Trump yönetiminin bu konudaki niyeti sorgulanmaya devam ediyor.  Şayrat Hava Üssü’nün Tomahawklarla vurulması ABD iç kamuoyuna yönelik bir mesaj mıydı? Trump, başkanlıktaki rüştünü ispat etmek için mi bu operasyonu gerçekleştirdi? Ya da uluslararası toplumda oluşan infiali dindirmek için mi? Amiyane ifadeyle bir gaz alma stratejisi miydi bu saldırı? Bu konudaki kuşkular tamamen izale olmuş değil. ABD’nin ilk kez gerçekleştirdiği bu saldırı Esed rejimine “Bir daha kimyasal silah kullanma!” demenin ötesinde bir anlam taşıyıp taşımayacağı merakla bekleniyor? Yani Esed kimyasal silahlarla değil de konvansiyonel silahlarla öldürmeye devam ederse mesele kalmayacak mı Trump yönetimi açısından?

Her şeye rağmen Han Şeyhun’daki kimyasal saldırıyla birlikte Suriye krizinde yeni bir döneme girildiği söylenebilir. Trump yönetimi, Suriye’nin geleceğinde Esed’in olmadığı söylemine yeniden geri döndü. Bu tavrında ne kadar samimi olduğu konusunda kuşkular bulunsa da Batı’dan gelen tepkilerle birlikte değerlendirildiğinde Esed rejiminin elinin çok da zayıfladığını söylemek mümkün. Tabi bu Esed rejiminin sonunun çok yaklaştığı anlamına da gelmiyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Mayıs ayında yoğun bir diplomasi trafiği gerçekleştirecek. Hem Rusya Devlet Başkanı Putin hem de ABD’nin yeni Başkanı Donald Trump ile ilk kez bir araya gelecek. Her iki buluşmanın ardından Trump’ın Suriye politikasını netleştirebileceği beklentisi oluşmuş vaziyette. Bu noktada gündeme gelen pek çok soru var tabii. Trump, Suriye politikasını Rusya’ya rağmen mi netleştirecek yoksa Putin yönetimiyle uzlaşarak mı? Muhtemel ABD-Rusya uzlaşısı Türkiye’nin kaygılarını gözeten bir uzlaşı mı olacak yoksa daha da derinleştiren bir uzlaşı mı?

Esed’in Suriye’nin geleceğinde yeri olmadığını yeniden dillendirmeye başlayan Amerikalılar Rusya’yı buna ikna edebilecekler mi? Çok zor, hatta imkansız gibi gözükse de Rusya’yı çetin geçen pazarlıklar sonucu Esed’siz bir Suriye’ye ikna ettiler diyelim, Suriye’de çok büyük bedeller ödemesine rağmen geri adım atmayan, binlerce Şii milisiyle sahada olan İran ne yapacak?

Velhasıl Suriye’de çok zorlu bir denklem söz konusu.

Bugünden yarına Suriye krizinin çözülmesi mümkün gözükmüyor. Hatta DAİŞ ortadan kaldırılsa da, Esed rejimi son bulsa da Suriye’yi daha uzun süre konuşacağız gibi duruyor…

Yorum Yazın

Facebook