RESULULLAH (S.A.V.) EFENDİMİZİN DÜNYADAKİ SON GÜNÜ

0

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) in ahirete irtihalinin, kameri takvimle 12 Rebiülevvel 11; miladi takvimle 8 Haziran 632 Pazartesi günü gerçekleştiğini biliyoruz. Efendimizin, doğumundan başlayarak, nübüvvet vazifesinden öncesi ve sonrası, vefatına kadar her günü düşünen insanlar için irşad ile dopdolu geçmiştir. Ahirete irtihal günü ise adeta, tüm ömrünün özeti gibi, biz Müslümanlara pek çok öğütler içermektedir.

Son gün Allah Resulü (s.a.v.), takati kalmadığı için sabah namazında cemaate iştirak edememiş, Hz. Ebu Bekir’in imametinde sabah namazını kılan ashabını, oda kapısının perdesini aralayarak tebessümle seyretmiş, bu olayı anlatan eşi Aişe annemiz: “Allah Resulünü hiçbir vakit böylesine sevinçli bir halde görmemiştim.” (İbni-i Hişam IV 331) demiştir. Efendimizin süruru, yetiştirmiş olduğu, her biri bir yıldız misali ashabını görmesindendi. Günümüzde Ümmet-i Muhammed’in en büyük ihtiyacı, iyi yetişmiş, Efendimizin ahlakıyla ahlaklanmış insanlardır. Dünya ve ahirete yönelik bilgilerle donanmış, ilmiyle amel eden, kalbi eğitimden geçmiş, takva ehli âlimlere, yöneticilere, kumandanlara, hâkimlere her meslekten, insanlara ihtiyacımız çok fazladır. Bizler, önce kendimizi etrafımıza örnek olacak şekilde yetiştirdikten sonra, başta eşimiz, çocuklarımız ve yakından başlayarak uzak akraba, komşu ve arkadaş çevremize örnek bir şahsiyet sergileyerek, ahlakta, ibadette ve muamelatta onların da güzelce yetişmesini sağlayabildik mi? Bu hususta hizmet edenlere malımızla, bedenimizle yardımcı olabildik mi?

O sabah Allah Resulü (s.a.v.), Üsame bin Zeyd komutasında hazırlanan orduya: “Allah’ın bereketi üzere kuşluk vakti yola çıkınız” (Vakıti III 1120) emrini vermiştir. Cihad, Müslüman toplumlarının ve bireylerinin asla ihmal etmemesi gereken bir gerçektir. Zira dünyada insanların yaratılışından itibaren insanlar arası kavga, savaş hiçbir zaman kesilmemiştir. Barış söylemleri adı altında, özellikle İslam coğrafyamızda kâfirlerin, münafıkların, zalimce katliamlarının ardı arkası kesilmemektedir. Efendimiz o gün sefere çıkacak orduyu, “ben iyileşeyim de ondan sonra veya ben öldükten sonra” diye ertelemiyor. Bizler onun ümmeti olarak cihadın her türlüsünü (önce nefisle cihad başta olmak üzere, kültürel cihad, iktisadi cihad, medyatik cihad, bilfiil savaş) yerinde ve zamanında gerekli tüm tedbirleri almamız, icap etmez mi?

O gün Allah Resulü (s.a.v.), evinde kalan son 6-7 dinar paranın fakirlere dağıtılmasını emretmiş, hastalık telaşıyla unutan eşi Ayşe (r.anha) annemize tekrar hatırlatmış, “Allah’ın Peygamberi Muhammed, bunları fakirlere dağıtmadığı, yanında bulundurduğu halde Rabbine kavuşmayı uygun görecek değildir” buyurarak paraların fakirlere dağıtılmasını sağlamıştır. Eşi ve benzeri bulunmaz cömertliğini Efendimiz bir kez daha göstermiş, Rabbinin huzuruna malsız ve parasız şekilde varmak suretiyle, hesabının kolay görülmesini arzu etmiştir. Mal ve para yığmak hususunda, israfla harcamada birbirleriyle yarışırken; etrafındaki fakirleri, Afrika’daki açları görmezden gelen zengin Müslüman kardeşlerimiz, çalıştırdığı işçiye asgari ücreti çok gören Müslüman patronlarımız bu olaydan ibret almazlar mı?

O gün Allah Resulü (s.a.v.), karanlık gece kıtaları gibi fitnelerin geldiğini bin dört yüz yıl önce bizlere haber vermiştir. Ayrıca eşi Safiyye ve kızı Fatıma (r. ünhüma) annelerimize ahirete hazırlık ve ibadet hayatı hakkında, makbul ameller işlemeleri, Peygamber akrabalığına asla güvenilmemesi gerektiğini hatırlatmıştır. Allah Resulü (s.a.v.) Efendimiz kendi ailesine böyle derse bizler, ibadetlerimizi yerine getirmeden, günahlarımıza tevbe etmeden, yarın ahiret gününde Rabbimizin merhametini, Efendimizin şefaatini hangi yüzle bekleyebiliriz?

O gün Allah Resulü (s.a.v.), “Aman! Namaza! Namaza devam ediniz” (Ebu Davut Edeb 123-124) diyerek namazın önemini bir kez daha hatırlatmış, elimizin altındakilere iyi davranılması gerektiğini tembihlemiştir. Ülkemizdeki nüfusun yüzde doksan dokuzu Müslüman olduğu halde, istatistiki bilgiler devamlı namaz kılanların oranının yüzde otuzlar, sabah namazını cemaatle kılanların ise yüzde iki-üç civarında olduğunu göstermektedir. Efendimizin namaz hassasiyetini, cemaati emreden titizliğini bizler ne zaman uygulayacağız?

O gün Allah Resulü (s.a.v.), hastalığının harareti nedeniyle sık sık elini su kabına götürüp ıslatmış, serinlemek için yüzüne sürmüş ve “La ilahe illallah, şüphesiz ölümün sekeratı (aklı gideren şiddetleri ve sadmeleri) vardır” (Buhari, Megazi, 83) buyurmuştu. İnsanlar içinde en fazla sıkıntıya uğrayanların Peygamberler olduğunu bildirmiştir. Hepimizin çeşitli şekillerde imtihan halinde bulunduğumuz malumdur. Eş, çocuk, hastalık, varlık, darlık, bela ve musibetlere bizler ne kadar sabredebiliyoruz? Hayatımızın en önemli nefesi olan son nefese nasıl hazırlanıyoruz?

Rabbim, Efendimiz (s.a.v.)’in örnek hayatından ibret alabilmeyi cümlemize nasip eylesin. (Âmin)

Yorum Yazın

Facebook