Rüstem’e Gönderilen Elçi Rib’î İbni Amr El-Ensârî

0
Rüstem’e Gönderilen Elçi Rib’î İbni Amr El-Ensârî - Mustafa Eriş
Sayı : 363 - Mayıs 2016 - Sayfa : 55

Rib’î ibni Amr el-Ensârî radıyallahu anh, düşman karşısında sarsılmaz bir iman, yıkılmaz bir şecaat ve cesaret sergileyen bir sahabi!.
İran ordusu komutanı Rüstem’in isteği üzerine gönderilen ikinci İslâm elçisi!..
İslâm’ı tebliğde Rüstem’in karşısında vakur cevaplarıyla, tavizsiz davranış ve dik duruşlarıyla tanınan bir tebliğ eri!..
Hakkı söylemekten çekinmeyen, düşmandan korkup ürkmeyen bir kahraman yiğit!..
O, el-Ensârî nisbesi ile tanındığına göre Medine’de doğup büyüdüğü anlaşılmaktadır. Fakat hangi kabileye mensub olduğu, İslâm’la ne zaman şereflendiği, Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz’le nerede ve nasıl buluştuğu bilinmemektedir. Hayatı hakkında fazla bir bilgiye ulaşılamamaktadır.
O, Bedir ashâbı içerisinde gösterilmektedir. Bedir savaşında bulunduğu ve Sıffın’de Hazreti Ali radıyallahu anh’ın tarafında savaştığı rivayet edilmektedir. (İsâbe, II, 379; Üsdü’l-ğabe, II, 253.)
Rib’î ibni Amr radıyallahu anh, Hazreti Ömer radıyallahu anh’in halifeliği zamanında İslâm elçisi olarak vazife yaptı. O dönemde İslâm’ın adalet şemsiyesi altında yaşayan müslümanlar bir taraftan altın devirlerini yaşarken, diğer taraftan da İslâm orduları, dört bir cephede savaşıyordu. Yeni fetihler, zaferler kazanıyor ve İslâm topraklarını genişletiyorlardı.
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz çevre ülkelerin başkanları, Kral ve Hükümdarlarına mektublar yazarak tebliğde bulunduğu zaman, onları İslâm’a dâvet edip “İslâm olun, selâmet bulun!” diye uyarmıştı.
İran Kisrasına gönderdiği mektubu Perviz alınca yırtıp parçalamıştı. Fahr-i Kâinat sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz onun bu davranışına çok üzülmüş ve Kisra hakkında: “Ya Rabbi, nasıl o benim mektubumu parçaladıysa, sen de onu ve onun mülkünü parça parça et!...” diye duâ etmişti. İşte o duânın gerçekleşmesi yakınlaşmıştı. İran Kisrası Perviz, oğlu Şirviye tarafından hançer ile öldürülmüş ve şimdi sıra mülkünün parçalanmasına gelmişti.
Rib’î radıyallahu anh, Hazreti Ömer radıyallahu anh’in hılafeti döneminde Sâ’d ibni Ebî Vakkas radıyallahu anh’ın kumandası altındaki ordu ile İran’ın fethine katıldı. İslâm ordusu Acem topraklarına dayandı. İran kisrası Yezd-i Cürd’ün kumandanı Rüstem, dahili saltanat çatışmalarından dolayı İslâm ordusuyla çarpışmak istemiyordu. Müslümanlarla bir sulh zemini arıyordu. Ancak hazırlıklarını da ihmal etmiyordu.
İslâm ordusunun 34 bin mevcuduna karşılık, İran ordusunun 80 bin yedeği yanında 120 bin mevcudu vardı. Bu mevcudun 30 bini, kaçmaması için zincirlerle birbirine bağlandı. Buna rağmen Rüstem kendine güvenemiyordu. Sa’d ibni Ebi Vakkas radıyallahu anh’ten sık sık elçiler isteyerek onu oyalamaya çalışıyordu.
İslâm ordusu dinimizin emrine uyarak, önce elçiler gönderip düşmanını İslâm’a dâvet ediyordu. Bunun için Rüstem’e birkaç elçi gönderdi. Rüstem ise her seferinde bu elçilerin dâvetini reddetti.
Rib’î ibni Âmr radıyallahu anh, Rüstem’in yanına gönderilen ikinci elçi idi. Onun düşman karşısında sergilediği cesaret, şecaat ve serin kanlı dik duruşu, dövülmekten, öldürülmekten korkmadan Hakkı tebliğ edişi dillere destandı. Şöyle ki:
O, İran komutanı Rüstem’in yanına vardığında, hiç görmediği şatafatlı bir manzara ile karşılaşmıştı. Bulunduğu yer, nakışlı yastıklar, kadifeden halılar, inci ve yakutlar ve daha birçok ziynetlerle süslenmişti. Rüstem, altın kaplama bir koltukta oturuyordu. Etrafındaki insanlar bir köle gibi kendisine hizmet ediyordu.
Rib’î radıyallahu anh ise gayet sade ve eski bir kıyafet giymişti. Eğri bir kılıncı, eğilmiş bir kalkanı ve çelimsiz bir atı vardı. Rüstem’in şatafatı onu hiç mi hiç cezbetmemiş ve değiştirmemişti. Bütün bu gördüklerine karşılık, onun da sarsılmaz bir imanı, yıkılmaz bir şecaati ve cesareti vardı. Halılarla örtülü yere varınca, atından indi ve hemen oraya atını bağladı. Silahı, zırhı, üzerinde ve miğferi başında idi. Ona: “Silâhını bırak da gel!” dediler. O da:
“-Beni böyle kabul ederseniz ne âlâ, yoksa döner giderim. Ben kendiliğimden buraya gelmedim. Siz dâvet ettiniz de geldim” diyerek gayet vakur ve cesur bir cevap verdi.
Orada bulunanlar, bu çelimsiz insanın gösterdiği cesaret, şecaat ve kahramanlık karşısında şaşırıp kaldılar. Rüstem büyük bir gurur ve kibirle: “Bırakın onu!.. Gelsin!..” dedi.
Rib’î radıyallahu anh bir mü’min mehâbetiyle ve korkusuzca ilerledi. Rüstem’in yanına yaklaştığında, mızrağını yere sapladı. Yerde ipekli yastıklar vardı. Mızrağın keskin ucu, ipek yastıkları delip geçti.
Rüstem’in ve etrafındakilerin fevkalâde değer verdiği bu süslü yastıkların, Rib’î için hiç ehemmiyeti yoktu. Onun tek düşüncesi, elçilik vazifesini, İslâm’ın izzetine uygun bir şekilde yerine getirebilmekti.
Rüstem yine gurur ve kibirle: “-Ne diyorsan söyle!.. Anlat bakalım!” dedi.
Rib’î radıyallahu anh son derece asaletle, ciddi ve vakur bir eda ile şöyle dedi:
“-Allah ü Teâlâ dilediği kimseleri kula kulluktan kendisine kulluğa, dünya sıkıntılarından ve bâtıl dinlerin zulmünden kurtarıp İslâm adaletine ulaştırmak için bize bir Peygamber gönderdi. Kim bu dini kabul ederse, bizden olur, biz de döner gideriz. Kim de kabul etmezse, Allah’ın vaad ettiğine kavuşuncaya kadar onunla savaşırız” diyerek cesûrâne bir cevab verdi.
Rüstem ona: “-Allahın vaad ettiği nedir?” dedi.
Rib’î radıyallahu anh: “-Kâfirlerle savaşırken ölen için cennet, geride kalanlar için ise zaferdir” dedi.
Rüstem: “-Söylediklerini dinledim. Bu mevzuyu düşünmemiz için bize mühlet verir misin?” dedi.
Rib’î radıyallahu anh de: “-Evet, istediğiniz mühleti veririz” dedi.
Rüstem: “-Kaç gün mühlet verirsiniz?” diye sordu.
Rib’î radıyallahu anh de: “-Bir veya iki gün ancak mühlet veririz” dedi.
Rüstem tekrar: “-Hayır!.. Âlim­lerimiz ve reislerimizle mektuplaşmamız için bu vakit az olur” dedi.
Rib’î radıyallahu anh hiç çekinmeden ve korkmadan şöyle dedi:
“-Peygamberimiz bize, düşmanla karşılaştığımız zaman, üç günden fazla mühlet vermememizi emretti. Düşün ve adamlarına sor, bu mühlet içinde şu üç şıktan birini tercih et! Müslüman olmak, cizye vermek ve harb etmek.”
 Rüstem tekrar sordu: “-Sen onların efendisi misin?”
Rib’î radıyallahu anh: “-Hayır!... Ancak müslümanlar birbirlerine kuvvet ve destek veren tek vücut gibidir” diye cevab verdi.
Rüstem İslâm elçisinin bu cevabları üzerine adamlarını topladı ve :
“-Bu adamın sözlerinden daha kıymetli ve kabule şâyan bir söz duydunuz mu?” dedi.
Adamları, Rüstem’in bu sözlerine şiddetli bir tepki gösterip şöyle karşılık verdiler:
“-Kendi dinini bırakıp, onun söylediklerine meyletmekten Allah seni muhafaza etsin! O adamın elbiselerini görmedin mi? Böyle elbiseler giyen adamın sözlerinde ne olabilir ki?” dediler.
Bunun üzerine Rüstem, adamlarına:
“-Yazıklar olsun size! Siz elbiselere mi bakıyorsunuz? İnsanın şahsiyeti elbiseleri ile değil, akıl, kabiliyet, fikir, düşünce ve konuşması iledir. Bunlar zaten yiyecek ve elbiseye önem vermezler. Onlara göre önemli olan, akıl, fikir, görüş ve kabiliyettir” dedi.
İslam elçilerinin sözleri kabul edilmeyip, dâvetleri dinlenmeyince iki ordu karşı karşıya geldi.
Rib’î radıyallahu anh gibi elbise giyenlerden müteşekkil 34 bin kişilik İslâm ordusu, süslü elbiseler ve ziynetler içerisinde bulunan 200 bin kişilik İran ordusuna kısa sürede galip geldi.
İslâm orduları Meda­yin’e girdi. Resul-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in duâsı gerçekleşti. Herkes buna şahit oldu. İslâm ordusundan, çok az kimse şehit olurken, İran ordusu 120 bin kişi zayiat vererek firar etti. (İsâbe, I, 503; Hayatü’s-sahâbe, I, 157; Taberî, III, 518-524.)
Sıffın Savaşı’nda Hazreti Ali radıyallahu anh’ın tarafında savaştığı rivayet edilen Rib’î ibni Amr radıyallahu anh’ın nerede ve ne zaman vefat ettiği de bilinmemektedir. (İsâbe, II, 379; Üsdü’l-ğabe, II, 253.)
Allah ondan razı olsun.
Cenab-ı Hak cümlemize, Rib’î ibni Amr radıyallahu anh’ın cesaret, şecaat, asalet ve tebliğ heyecanından hisseler alabilmeyi ve şefaatlerine erebilmeyi nasib eylesin. Âmin.

 

Yorum Yazın

Facebook